Zeynep ALTIOK AKATLI – Seçimler ve Beka

“Bir ufka vardık ki artık

Yalnız değiliz sevgilim

Gerçi gece uzun

Gece karanlık

Ama bütün korkulardan uzak,

Bir sevdadır böylesine yaşamak”*

Seçimsiz bir hayat için seçim yapmaya zorlandığımız bir düzende yuvarlanıp gidiyoruz nicedir. Tüm tercihlerimizin sorgulandığı, iktidarın kendinden olmayan tüm yaşam seçimlerini ağır bir nefret diliyle hedef gösterdiği hatta cezalandırdığı bir düzenin kalıcı olması için sözde tercihimiz soruluyor. Sonra tercihimiz iktidarın arzu ettiği sonucu vermeyince yeniden isteneni yapmaya zorlandığımız bitmeyen bir seçim sarmalında tıkandı kaldı tüm ülke sorunları. Ekonomiden dış politikaya tüm sorunlar, daimi bir seçim gölgesinde çözülmezliğe sürükleniyor. Bir “beka sorunu” yaratarak kendi hatalarını görünmez kılıp bir türlü yakalayamadığı kanunsuz, insafsız, mantıksız fetva düzenini kurmak için oluyor bütün bunlar.

İstediği gücü elde edemedikçe yeniden deneyen, doymaz bir hırsla 7 Haziran’da sonucu tanımayarak, muhalefete hükümet kurma görevini vermeyerek, 1 Kasım’da yeniden seçim dayatarak adım adım nicedir planlanan rejim değişikliğine hazırlık yapıldı. Tek kişilik bir hegemonyaya yasal dayanak uydurmak için referandum icat ederek, oradan da istediği gücü elde edemeyince iktidarını kalıcı kılabilmek için bu kez de “erken seçim” rüzgarıyla toz duman oldu bütün yanlışlıklar. Sadece kendi iktidarının bekasını düşünen gerici bir anlayışla karşı karşıyayız. Bir türlü istenen olmuyor. O zaman formül hazır; yeniden seçim! Her gerileyişte yeniden denemeye doymayarak, hileyle değilse korkuyla, “devletin bekası tehlikede” tehdidiyle sandık kurup sürekli sopa sallayan, kin ve nefretten beslenen baskıcı bir rant rejimindeyiz. 16 Nisan’da oylar yetmeyince “mühürsüz oy” hukuksuzluğuyla ancak %1 üstünlük yakalayan iktidar, 24 Haziran’da zorla değiştirilen anayasayla yeni bir rejim dayattı. Bu kez de istenen olmadı. “Adam kazanamadı!” Zira erken seçim öncesi sahip olduğu parlamento çoğunluğunu 7 Haziran yenilgisinden geri dönebilmek için beka sorunu olarak tanımladığı, kötülediği koalisyon / ittifak formülüne kaptırdı. İstikrar ve beka için olmazsa olmaz koşul olarak gösterdiği tek parti, tek güç, tek adam modeli çalışmadı ve ittifaka muhtaç hale geldi. Öyle ki, batık ekonomi seçim sonuçlarını etkileyecek görünürlüğe gelmeden yerel seçimleri erkene çekme ihtiyacı doğdu. Bu plan da ittifak ortağının oluruna takıldı. Seçimler ekonominin dibe vurduğu, seçmenin kuru soğana bile muhtaç olduğu için tanzim satış kuyruklarında birbirini ezdiği günlerde gerçekleşti. Önceki seçimlerde “mühürsüz” oyların geçerliliği kararı ile son dakikada ucundan yakalanan oyların bekası bu kez “geçersiz” oyların AKP lehine geçerli sayılmasıyla bile korunamadı. Sonuç yeni bir “zafer” tarifi üreterek ülke genelinde “ittifak ortağıyla birlikte” %52 almakla, toplam belediye sayısıyla örtülmeye çalışılan büyük bir yenilgi. Önce parlamento çoğunluğunu, sonra üç büyük kenti, nüfusun çoğunluğunu barındıran kentleri, GSMH’nın %70 ini elinde tutan ekonomik kaynakların yerel yönetimini kaybettiği halde kükreyerek biz kazandık diyen ve kaybettiği İstanbul’da yine yeniden bir kez daha sayım, o da olmadı tekrar seçim isteyen bir iktidarın beka sorunu elbette vardır. İstanbul’da maddi hatalar düzeltildikten sonra 20.000’den fazla oyla kaybettiğini vermemek için yeniden sayım için eğip büktüğü hukuku doğu illerinde üç, on, yüz ya da bin oyun yeniden sayımını engellemek için kullananların tatlı su kurnazlığı, zorbalık, yalan ve iftira mekanizmaları bitmiyor.

Peki kim kazandı, nasıl kazandı?

31 Mart seçiminde soncu iki faktör belirledi. İlk etken, ekonominin her gün kötüye gidişi ve üretimin sıfırlanarak tamamen dışa bağımlı hale gelmesiydi. Sadece yandaşın kasasının dolduğu, açlık sınırının 2.550 ve yoksulluk sınırının 8.877 TL ye ulaşması, işsizliğin % 15’e dayanarak en yüksek boyuta ulaşması seçmen açısından en belirleyici faktör oldu. SODEV’in yaptırdığı ekonomik koşulların seçmen davranışlarına etkisini ölçen araştırma, ülkede tanımlandığı şekilde bir beka sorunu olmadığını açıkça gözler önüne serdi. Seçmen %64 ile ekonomiyi, %60 ile işsizliği, %17,4 ile eğitimi en büyük sorun olarak tanımlarken beka sorunu %1’le bile gündeme gelmedi.

İkinci etken ise iktidarın dili oldu. Yaşam biçimini, inançlarını, giyimini, etnik kökenini beğenmediği milyonları meydanlarda aşağılayan, hedef gösteren tehdit eden sürekli bağırıp çağıran tek adamın kibri ve halktan uzak saltanat koşulları bu seçimde önemli bir eğilim farkı getirdi. Demokratik bir seçim sürecinde oyuna talip olması gereken ama kendisine oy vermeyen seçmeni vatan hainliği ile ve karşı ittifakı zilletlikle, münafıklıkla, doğrudan teröristlikle ve yaftalayarak tanımlamak büyük bir yarılmaya sebep oldu. Bu değerlendirmeye göre bir beka sorunu şüphesiz var. Ancak bu; vatanın milli bütünlüğü, bölünmezliğini tehdit eden değil ekonomik sürdürülebilirlik, çağdaş Türkiye’nin gelişimi ve ilerlemeye ilişkin bir gerileme olarak karşımıza geliyor. Doğrudan söylemek gerekirse, Aydınlanmanın ve Cumhuriyetin bekasıdır önümüzdeki en büyük tehlike.

Yaratılan bu karanlık tablo sonucunda açık ve keskin bir kutuplaşma,  kopuş ortamı büyük bir itiraz ortaklığı ile tercihin belirleyicisi oldu. Bu seçimlerin kazananı mağdur edilen, yok sayılan halk kitlelerinin ortaklaşmasıyla şekillenen özgürleşme, eşitlik ve adalet talebi oldu.

Adam kaybetti.

Rant kaybetti emek kazandı. Beton ekonomisi kaybetti, doğa ve yaşam kazandı. Korku kaybetti, umut kazandı. Ayrıştırma karşısında ortaklaşma kazandı. Biat kaybetti, çok seslilik ve hak talebi kazandı. Dayatma karşısında özgürlük, kin karşısında empati kazandı. Kibir kaybetti tevazu, samimiyet kazandı. Cehalet kaybetti düşünce ve muhakeme kazandı. Ortada siyaseten görünür kılınacak sayısız yenilgi varken ilk kez gençlerini, milyonları meydanlarda buluşturan ve umut veren sahiplenilecek bir başarıyı bir sözcükle silip atan, siyaseti skor ve kişisel mevki için taraftarlık güdüleriyle sürdüren anlayış kaybetti. Yenilgiden pay çıkaran ama yılmayan, inancını yitirmeyen, davası uğruna kararlılıkla yeni başlangıçlar arayan, korkusuzca ‘kral çıplak’ diyebilen anlayış kazandı.

Muhalefete gelince; iktidarın orantısız kaynak kullanımı, medya üstünlüğü, kara propagandası karşısında kısıtlı olanaklara rağmen sağduyulu ve birleştirici bir dil kullanılması. Onca hakaret karşısında ağız dalaşı, cevap yarışı ve kavga yerine sosyal demokrasinin, sosyal adaletin, solun değerleriyle sunulan hizmet ve çözüm önerileri belirleyici oldu. Sosyal demokrat belediyelerin olduğu yerlerde iktidarın yok ettiklerini koruyan çözümleriyle daha iyi yaşamak isteyen insanların gözünü çevirdiği İzmir, Eskişehir, Aydın, Bursa Nilüfer gibi bölgelerde yaratılan başarılı çalışmalar görünür oldu. Cumhur İttifakı’nın ajitasyon ve provokasyonlarla kriminalize ettiği karşı ittifaka zorladığı muhalefetin bu ayrıştırıcılık karşısında kullandığı siyasi dil farklılıkları yakınlaştırdı. HDP’nin sağduyulu tavrı ve Selahattin Demirtaş’ın anlamlı çağrısı, sadece Kürt seçmen açısından değil yan yana gelmesi imkansız olan siyasi görüşteki farklı partilere oy veren çok geniş bir seçmen kitlesi için ortaklaşan bir hak ve temsil talebine dönüştü. Bu koşullarda herhangi bir partinin net kazancından söz etmek mümkün değil. Henüz tam anlamıyla “demokrasi kazandı” diyebilir miyiz; tartışılır. Ancak Ankara ve İstanbul kazanımıyla iktidarın yenilmezlik algısını ve seçmenin korku duvarını yıkarak azımsanmayacak bir başarı elde eden CHP ile seçilmiş tüm belediyeleri kayyum atamaları ile gasp edilen illeri tüm kısıtlamalara rağmen geri kazanan HDP başta olmak üzere tüm muhalefet esasen bir fırsat alanı yakalamış durumda. Bundan sonrası için belirleyici olan bu fırsatı hangi partinin en doğru ve sürdürülebilir şekilde değerlendirebileceğidir. Başarılı ilçe belediye başkanlarının adaylaştırılması bugüne kadar olması gerektiği şekliyle sahiplenilmeyen yerel başarıların farkındalığını artırmış ve sonuç getirmiştir. Ancak belirleyici olan, kazanılan yerler olacak. Yani partiler açısından bir kazançtan, ancak önümüzdeki süreç sonunda bahsedilebilir.

İstanbul’un seçimi

Türkiye’nin sosyal, kültürel ve demografik ölçekte bir yansıması olarak kabul edilen İstanbul şüphesiz 31 Mart seçimine damgasını vuran büyük bir değişim getirdi. İstanbul’un kazanımı sağdan oy almak için sağ politikaların, iktidarın dayattığı milli ve dini değerlerin dilini benimsemenin zorunlu olmadığını bize göstermesi açısından da çok önemli. Kendi partilileri tarafından yerleşik algılara ve statükoya uymadığı için hedef gösterilen Canan Kaftancıoğlu başkanlığında yürütülen süreç, vaat edildiği gibi “Halkın İstanbul’unun halka verilmesiyle” sonlandı. Halkın isteklerini görmeyen, ezilen halkı karşısına alan anlayışın karşısında siyasetin dili ve sekli değişti. Tüm tehditlere, iftiralara, karalamalara rağmen korkusuzca kendi kimliğinden, inandığı değerlerden ödün vermeyen ve doğru bildiğini söylemekte ısrar eden Kaftancıoğlu ilkeli siyasetin başarıyı getirdiğinin, getireceğinin kanıtı gibi. İktidarın, yaşamını tehlikeye düşürecek ölçüde hedefe koyarak saldırısına maruz kaldığında bile güvencesi, çıkarı için amacından geri basmadı. Partililerin çokça iddia ettiği gibi ‘kendi için bir koltuk talebi’ olmaksızın; birilerinin yakınlarını, danışmanlarını, delegelerini bir yere getirmektense ekip bilincini ve emeği önceleyen tavrıyla örgütünü birleştiren motive eden bir liderlik örneği gösterdi. Aday belirleme sürecinde veriye dayalı, isimlere değil seçmen taleplerine ve öncelikle aday profiline odaklı profesyonel bir çalışmayı her ilçede örgütüyle birlikte ve mutabakat sağlayarak sürdürdü. İsimleri, ikinci aşamada bu çalışmanın getirdiği kriterler ve veriler ışığında gündeme alıp ölçümleyerek belirledi. Zaman zaman adayların dahi kendilerine inanmalarını, başarabileceklerini fark edecekleri bir çalışma sonunda İstanbul kazandı. Halk kazandı. Siyasi ahlak, samimiyet ve örgütlü emek kazandı. Kazanmanın rehavetine, şehvetine kapılmayarak, güç ve ego zehirlenmesine teslim olmayarak seçim gecesi sandık koruma ve sonrasında akıllara gelmeyecek her türlü aldatmacaya hazırlıklı, önceden çalışılmış bir stratejiyle kararlılıkla hiçbir boşluğa mahal vermeden, kararlılıkla sürdürülen süreç yönetimi ile kazanılan başarıyı da -geçmişte yaşadığımız örneklerde olduğu gibi- yenilenin sahiplenmesine izin vermedi. Yenilginin başarısını yazanlara en büyük yanıtı, karşısındaki büyük ve yıkıcı gücün hiçbir baskısına pabuç bırakmayarak verdi.

Özetle bu seçimlerin kazananı; değişen siyasi dil ile sürdürülen, gücünü halkın taleplerinden alan, Gezi’nin, 7 Haziran’ın, Adalet Yürüyüşü’nün, Adalet nöbetlerinin dinamiklerini kavrayan, halkı dinleyen ve duyan bir siyasi anlayış olmuştur. Bu anlayışla sürdürülecek ve yerel başarı öyküleriyle yaygınlaşarak seçmeni dönüştürecek olan kişisel deneyimler olacak. Bu aydınlanmacı anlayışın sürdürülebilmesi halinde geleceğin kazananı ise aydınlanma ve çağdaşlık yani Cumhuriyet ve demokrasi olacak.

Yalnız Değiliz!

“Ölüme bir soluk kala

Tek başına

Zindanda yatarken bile

Asla yalnız kalmamak”

Ahmed Arif / Yalnız Değiliz

*Zeynep ALTIOK AKATLI
SODEV YK Üyesi, 25. ve 26. Dönem İzmir Milletvekili
z.altiok@gmail.com