Zeynep Altıok Akatlı – Geriye Dönüşlerle İleriye Bakış

ey insanı anısıyla yıkan
şiirin bile kurtaramadığı
sıradanlık…


Açıklaması olmayan kötülüklere tanıklık ettik, ediyoruz.  Kötülük sıradan. Tamiri yok hasarın. Her şeyi  ‘mış gibi’ yaşamaya zorlanan bir halk var. “Bir cahilin” sözünü sorgusuz gerçeklik olarak kabul edebilecek cehalet toplumunu özenle inşa ettiler. Diyanetin on yıllardır güçlendirilmesinin; eğitimin, temelsiz uygulamalarla bilimsellikten siyasal İslam’ın kabul koşullarına gerilemesinin sonucu bu. Siyasal İslam’ın iktidar etkisi güçlendikçe, kabul koşulları da yöneticilerin ve onları yönetenlerin kendi bildikleri ve öğrenmeye kapalı bağnazlıklarıyla yeni nesillerin eğitim koşullarını belirliyor.

Bu süreçte eğitim/öğretimin kuramsal ve uygulama temelli yozlaşması başlı başına bir kötülük aslında. Ancak bu yapının devreye girebilmesi, nesillerin uyuşturulması için Demokrat Parti iktidarıyla başlayan din sömürüsü, Diyanetin güçlendirilmesi, 1980 sonrası Kenan Evren’in ve Özal hükümetinin sürdürdüğü sağ politikalarla imam hatiplerin önünün  açılması AKP iktidarında üst seviyeye ulaştı.  4+4+4 ile hançerlenen eğitim sistemi, kanun hükmünde kararnamelerle başta aydınlanma devrimlerinden; çağdaş bilimsel eğitimin neferlerinden; aydın öğretmenler, sol görüşlü ve ilerici eğitmen ve akademisyenlerden intikam almak niyetindeydi. Bu intikam planı, sendikalarda;, STK’lardan; düzene boyun eğmeyen, şiddete, ayrımcılığa, zalimliğe karşı görüş bildiren ve barış çağrısı yapan imzacı akademisyenlere değin genişleyen cezalandırmalara dönüştü. Bu da yetmedi. Cezalandırılanların içinden, iktidarı en rahatsız eden, kamuoyunda geniş kabulü olanların daha fazla cezalandırılması için harekete geçildi.

siyah bir yağmur.
herkesin konuştuğu.


Bir belgeselin anımsattıkları

Türkiye insan Hakları Vakfı’nın girişimiyle “Buluştuğumuz Yer Hakikat Bahçeleri” belgeselini izlediğimde çok iyi bildiğim, hatta gün gün içinde olduğum bir süreci yeniden idrak ettim. Bildiğimizin, yaşadığımızın, gerçeğimizin kanıksanmışlığı çarptı beni.

Derin travmalar yaşayan insanların başka travmalara yaklaşımı üzerine çokça düşünürüm. Empatinin, mutlaka bizzat acılar deneyimlememiş insanlarda vücut bulduğunu iddia edemem elbette; ama bu koşulun olmadığı örneklerin çok daha etkili ve sonuç alıcı olduğunu düşünüyorum. Bağımsız bir muhakeme ile sağlanan empati sanki toplumun değişimi için, özlediğimiz toplumsal yapı için daha kuvvetli bir malzeme. Acının mütemmim cüzü her zaman empati olmuyor elbette. Özellikle İslamcı ve milliyetçi kodlarla yetiştirilen insanlarda empati yerini çoğu zaman intikam ve düşmanlığa bırakabiliyor. Deneyimlediklerinden, kendi acılarından sıyrılarak başkalarının yaşadığı mağduriyetlere yönelenleri azımsadığım sanılmasın. Aksine büyük saygım var. Benimki belki de yetemediğim her şeye dair kendi çabamı sorgulamakla ilgili. Ucundan tutmak, bilmek, üzülmek yeterli değil. Ama mutlaka yan yana olmak, örgütlü mücadele ve birliktelik fark yaratıyor.

İzmir Mimarlar Odası’nda belgeseli izlerken kişisel hikayemde yaşadığım travmalar, yaşamadığım ama öğrendiğim, çok sevdiklerimin izleğinde sürdürdüğüm bilinç ve isyanla olgunlaşan farkındalığın yetmediğini düşündüm. Paylaşarak, direnerek çözümün parçası olma isteğim ve yetemeyişimle yüzleştiğim birkaç saat oldu.

İktidarın akademi ile sürekli hesaplaşması

Akademinin adım adım gerileyişine çocukluğumdan itibaren tanıklık ettim. 1968’de gencecik bir akademisyen olan sevgili annem Füsun Akatlı’nın bana hamileyken bir eğitim direnişinde Koca Beyoğlu Pasajı önünde ülkücülerden karnına yediği tekme aklımı başıma getirmiş olabilir mi? Sanmam. Son dönemlerin modası iç yolculuklara; anne karnından itibaren şekillendirilen ruh okumalarına, kişisel aydınlanmalara pek inanmıyorum. Felsefeci anne ve babamın sanatla harmanladığı ve daha iyi bir dünya için somut çözümler ortaya koyan; gücünü bilimsel düşünceden alan devrimci bir tercihin, onurlu bir mücadelenin tanığıyım. Tevekkül edebilenleri, soyut iç yolculuklarla tedavi olabilenleri anlamakla ilgili güçlüğüm var. Bunu, elini taşın altına koymak yerine kaçış olarak görüyorum biraz.

1402’likler olarak bilinen, 12 Eylül darbesine ve YÖK’e karşı çıktıkları için görevlerinden uzaklaştırılan her meslekten sol görüşlü insan arasında çok yakınlarım oldu. Annem, bu sürece ilişkin itirazını, atılmayı beklemeden üniversitedeki görevinden istifa ederek ortaya koyanlardandı. Duruşunu yaşamı ile ödeyen Bedrettin Cömert ve nice aydınımızın ödedikleri bedeli türlü açılardan yaşadım. Gördüğüm ve öğrendiğim; bu insanların asla bedel ödemekten kaçmadığı, ilkeleri uğruna sonunu bildikleri yolda dimdik durmayı seçtikleri ve gerçek bedel ödeyenlerin bunu malzeme etmedikleridir. Sonraki süreçte Türkiye’nin yüz akı 1300 imzacı, Aydınlar Dilekçesi’ne imza verdikleri için suçlandılar, yargılandılar ve aklandılar. Uzun ve acılı bir yoldan geçtiler. Kaybettiklerini elbette geri alamadılar. Ama kötülüğün karşısına dikilerek bizlere çok şey kattılar. 32 yıl sonra “bu suça ortak olmayacağız” diyen 1128 imzacı aydın aynı yollardan geçiyorlar. Hocaların hocası Korkut Boratav; babasını, kendisini, asistanını ve onun asistanını kapsayan sürecin benzerliklerine dikkat çekerken her dönem daha gaddar ve yıkıcı olan uygulamalara rağmen tarihsel birikimin bir köşesinde saklı olan telafi mekanizmasını yine aydınların, bilimin ve hukukun bulacağını söylüyordu. Yaşadıklarından yılmayan ve daima iyilik ve sonuç için ilkeli duruşuyla geleceğe bakan, geleceğe umut olan Korkut Hoca gibi annemin öğrencileri, teyzem ve arkadaşlarımın verdiği imza elbette bir tesadüf değildi. Geçmişte hesaplaşılmayan karanlığı, bugünün şiddetini değiştirmek için verdikleri imza nedeniyle yaşamları alt üst oldu.

Ne acıdır ki 12 Eylül darbesinin karanlığı yanında bugün çok daha katmanlı ve kalabalık bir hesaplaşma söz konusu. Akademisyenlerin akrabaları, çocukları, tanış olduğu kimseler bile basit ihbarlarla ihraçlardan, sürgünlerden nasibini alıyor. Emeklilik hakları, çalışma olanakları kısıtlanan akademisyenler  adeta ihraç değil tecrit edildiler. “Yaşayan ölü” ilan edilerek duygusal bir harbin içine itildiler, yalnızlaştırıldılar. Tarihten, sadece kötülük için yararlanan ve feyiz alan rejim, hayatını alt üst ettiği akademisyenleri cezalandırmakla da yetinmedi; hedef gösterdi, nefretle sınadı, tehdit etti. Onlar görevlerine dönmek için beklerken psikolojik olarak daha da yıpratılarak sınandılar. Devletin başıyla dostluk eden mafya liderlerinin soluğunu enselerinde hissettiler.

bir baykuş avazı.
göğe bakan kuyu.


Bambaşka bir acının kahramanı, Öykü Arin’in annesi Eylem Şen de kendi yaşadıklarına rağmen başkalarının yaşadıklarıyla dertlenenlerden; örgütlü mücadele bilinciyle umutlanan, tedavi olan biri. Yaşadığı ne olursa olsun başkalarını gören ve duyan bir yürek. Bu belgesel, beni geçmişimden bugünüme kendi hakikat bahçelerimde dolaştırdı. Birlikte direndiğim, yanında olmak istediğim akademisyenlerle SBF’de üzerimize gaz sıkılarak püskürtüldüğümüz günü yeniden yaşadım. Yerlerde sürüklenen en gencinden en yaşlısına hocalarımızı korumak için şiddete boyun eğmeyen milletvekili arkadaşlarımın, o gün onlarla orada şiddetin ortasında Korkut Boratav Hocamız’ın ve pırıl pırıl öğrencilerin ödediği bedeli bir kez daha hissederek, hiç unutmayarak, o fotoğrafları belleğime kazıyarak. Bu izleğin kahramanlarını dinlerken, tek tek her birine anlık tepki verdiğimiz ve itiraz ettiğimiz akıl almaz açıklamaları, uygulamaları, “artık bu da olmaz” dediğimiz mantık dışı tüm çirkinlikleri bir kez daha ve tek seferde algılamak, kötülüğün mağdur için bile sıradanlaşabildiği bir tokat gibi yüzüme indi. Bildiğimin çarpıcılığı, tüyler ürperten açıklamalar. “Kanlarınızda duş alacağız” cümlesinin de, söyleyenin de sıradanlığı üzerine düşünüyorum. Felsefenin beton dökülen bahçesini yeşerteceğiz diyor akademisyenlerimiz. Dayanışma bahçeleri; unutmayarak, kaçınmayarak, geri adım atmak yerine acıyı paylaşarak, deneyimi kendine saklamadan aktararak ve teslim olmayarak çiçeklenmiş. O çiçeklerin kokusunda kendini bulanların dikeceği fidelerle yola devam etmek üzere…

gitmek gitmek.
taştan ağır gül.
gurbete düşen ay.


şimdi adından esen üşüme…*

İyi ki onlar var.

Şiir : Şükrü Erbaş / Dil Budur Artık

*Zeynep ALTIOK AKATLI
SODEV YK Üyesi,
25. ve 26. Dönem İzmir Milletvekili
z.altiok@gmail.com