Zeynep ALTIOK AKATLI – Doğayı Gülümsetmek; Doğayla Gülümsemek

Zeynep ALTIOK AKATLI
25. ve 26. Dönem İzmir Milletvekili
z.altiok@gmail.com

“Hadi gülümse bulutlar gitsin

İşçiler iyi çalışsın, gülümse

Yoksa ben nasıl yenilenirim

Belki şehre bir film gelir

Bir güzel orman olur yazılarda

İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.*

Çocukluğumda Ankara’da mevsim değişimlerinde, yaz ve kış başında Kırkikindi Yağmurları olurdu. Bu yağmurlar şaşırtmaz, her gün aşağı yukarı aynı saatlerde başlar ve biter ve 40 gün kadar sürerdi. Artık yok onlar. Yine çocukluğumda, hayat anneannemin Ece Ajandasına göre planlanırdı. Bu el kadar minik ajandada gün dönümleri, mevsim dönümleri, cemre düşümleri, fırtına ve bazı yağış günleri belirtilir ve ekseriyetle de o tarihlerde söylenen olurdu. Artık bunlar da olmuyor. Günlerimiz yağış bekleyerek ya da yağışlardan bezerek geçiyor. Beklenmedik anlarda kovalarla boşalıyor gökten sular. Ya da çağlayanlar akıyor üzerimize. Hiç görmediğimiz büyüklükte dolu yumruları tarlaları, ekinleri, seraları hatta otomobilleri paralıyor. İklim değişiyor ama biz Kemal Burkay’ın güzelim şiirindeki gibi gülümseyemiyoruz.

İklim değişimi, küresel ısınma artık bir güvenlik problemi. Dünyamız uzunca zamandır çığlık atıyor. Günü değil geleceği yönetmek gereğinin bilincinde olan kurumlar, aktivistler dünyanın yardım çığlığını duyarak etkili olabilecek güçleri sorumluluk almaya çağırıyor. Medeniyetin kapısını açan sanayi devrimiyle gelişen unsurların atıkları ironik şekilde medeniyetin sonunu hazırlıyor. İnsanoğlunun gereksinimleri ve konforu, neoliberal politikalarla iktidar ve güç paylaşımları arasında sadece bazılarının iyiliği için elimine ediliyor. Geleceği yönetecek, ülkesinin kendi göremeyeceği zamanlarını da planlama vizyonuna sahip liderler ve bilimi takip edenler elbette tehlikenin farkında. Bu nedenle belli arayışlar, çözümler için adım atmak zorunda olduklarını biliyorlar. Üzücü olan, sadece zorunda oldukları kadar hatta daha az adım atmaları.

COP26 ne kadar umut verdi?

İşte geçtiğimiz günlerde böyle önemli arayışlardan biri olan 26. BM İklim Değişikliği Konferansı Glasgow’da gerçekleşti. Katılan 200’e yakın ülke, iklim değişikliğine karşı alınacak bir dizi önlemi içeren bir anlaşma imzaladı. Anlaşmada, kömürün aşamalı olarak azaltılması taahhüdü, emisyon azaltma planlarının düzenli olarak gözden geçirilmesi ve gelişmekte olan ülkelere daha fazla finansal destek gibi önemli kararlar yer aldı. Glasgow İklim Anlaşması ile birlikte uzun zamandır talep edilen bir ilk de gerçekleşti. Anlaşma “aşamalı olarak kömür kullanımının azaltılması” planına imza attı ve bu bir ilk.

Her ne kadar Hindistan İklim Bakanı Bhupender Yadav’ın “Kalkınma ve yoksullukla uğraşan gelişmekte olan ülkelerden, kömür ve fosil yakıt sübvansiyonlarını aşamalı olarak sonlandırma vaatleri vermesi nasıl beklenebilir?” yönünde belli nedenlerle belki de anlaşılabilir itirazıyla “kömür kullanımının aşamalı olarak bırakılması” yerine “azaltılması” taahhüdü üzerinde mutabakat sağlandı. Bu, bir çok kişi için hayal kırıklığı yaratsa da önemli bir adım atılmış oldu. COP26 zirvesine başkanlık eden Alok Sharma durumun bu şekilde yönelmesi nedeniyle “çok üzgün” olduğunu, ancak anlaşmayı bir bütün olarak korumanın da hayati olduğunu belirtti.

Dünyamız hasta; pansuman değil tedavi gerekli. Ancak fayda ve çıkar gibi niyetler, istekler ve gerçekler de savaşıyor. Glasgow’da imzalanan anlaşma, maalesef küresel ısınma tehdidinin bertaraf edilmesi ve iklim değişikliğinin neden olduğu çevre olaylarından etkilenen ülkelere maddi yardımda bulunulması gibi hedefleri tutturamadı. Parayı ve gücü yöneten vahşiler dünyayı değil, daha çok dünyanın kendi bölgelerini korumaya gereksinim duyarken; uzun vadede kendilerinin de sonu olacak gerçeklerin farkında olanlar da yok değil. Bir diğer yanda bu günü kurtarmak zorunda olan, bu vahşilerin çöreklendiği ülkeler ve onların gerçeklikleri duruyor. Öyleyse, birileri daha fazla sorumluluk alana kadar kendi koşullarımızın en iyisini sağlamak için çalışmak, çözümün parçası olmak, daha iyisi için zemin hazırlamak önemli.

İklim krizine karşı Erdoğan’ın güvenlik talepleri

İklim krizi dünyamız için artık bir güvenlik sorunu. Yaşam döngüsünün devamı için adım atmak büyük önem taşıyor. Kendisi için değil insanlık için, hiç değilse kendi ülkesinin yurttaşları için çalışacak liderlere gereksinim var. Bunun için en başta bir kavrayış ve bilinç gerekli. Böylesi bir zirvede bizim  ülkemizin temsili, yerel yöneticilerimiz sayesinde sağlanabildi. Oysa iklim değişikliğinin neden olduğu çevre olaylarından etkilenen ülkelerden biriyiz. Şüphesiz bizden çok kötü durumda olanlar var. Ancak biz bir yandan da bu değişikliklerden kötü şekilde etkilenmemize sebep olan yanlış yönetim tercihlerinin sonuçlarını yaşıyoruz. Doğanın ihtiyaçlarına, taleplerine ve doğal gerekliliklere kulak tıkayarak hoyratça yerleştirilen santraller, yaşadığımız afetlerin ve  afet yönetiminin başarısızlığının baş sebebi.  “Rezidans” gibi süslü isimler verilen beton kütleler uğruna yok edilen tarım alanları, ranta teslim edilen ormanlar aslında bizim yaşam güvencemiz.

İklim değişiklikleri her geçen yıl daha kötüye giderken afetlerle yaşadığımız kayıpların çok daha beterlerine açığız. Bunu henüz kavrayamamış olanların hiç değilse orada bulunmaları belki bir bilgi kırıntısıyla olsun idrak yollarını temizlemelerine fayda sağlardı. Kesilen asırlık ağaçların yerine büyümesi yıllar alacak cılız fidanlar koyarak “milyonlarca” ağaç dikimiyle böbürlenen yöneticilerin, anlaşmanın temel amaçları arasında yer alan “ormanlar atmosferden karbonu uzaklaştırmada çok önemli bir rol oynadığından, 10 yılın sonunda ormansızlaşmaya son vermek” hedefini yerinde duymaları bizim için bir şey değiştirir miydi dersiniz?

Gündem böyleyken bizim ülkemizin her konuda uzman tek adamı dünyanın değil kendi güvenliğinin derdindeydi. Erdoğan; güvenlik talepleri yerine getirilmeyince Glasgow’a gitmekten vazgeçtiğini açıkladı. Bunun aynı zamanda ülkemizin itibarıyla ilgili bir mesele olduğunu belirtirken, böylesi bir zirvede üstelik böylesi kişisel bir sebeple bulunmama tercihinin esas itibar zedeleyici mesele olduğunu dahi anlamış gözükmüyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Joe Biden ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin de aralarında bulunduğu 120’ye yakın lider Glasgow’da ağırlandı. Tüm liderler için muhakkak güvenlik koşulları söz konusuydu. İçlerinde sadece bir kişi güvenliğinden endişe ederek böyle bir toplantıya katılmadı. Sarayının güvenliğine alışık olan tek adam, Galler Prensi Charles’ın mütevazı temsili yanında gölgede kalacağını da düşünmüş olabilir elbet. Biz de “Erdoğan artık bir güvenlik sorunudur” diyen yöneticilerimizin haksız olmadığını bir kez daha görmüş olduk.

İstanbul ve İzmir Belediye Başkanları Glasgow‘da

Glasgow’da, ülkemiz adına İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer sunumlar yaptılar. Ekrem İmamoğlu, yaptığı konuşmada; İstanbul’a dayatılan Kanal İstanbul projesini pek çok açıdan kentin güvenliği için en ciddi risk olarak kabul ettiklerini; bu projenin BM’nin ‘Sürdürülebilir Kalkınma’ amaçları kapsamındaki 17 prensibine birden karşı olduğunu anlatarak finans kuruluşları dahil olmak üzere dünya ölçeğinde tüm aktörlere bu konuda dayanışma beklentisiyle çağrıda bulundu. İmamoğlu’na yöneltilen “özellikle yeşil alanlarla ilgili çalışmalarınızda iklim eylemi için nasıl ortaklıklar geliştiriyorsunuz?” sorusu bence önemliydi. Ekrem İmamoğlu bu soruya kentlerde yeşil alanları artırmak için 2020 yılında toplam 4 milyon metrekarenin üzerinde yeşil alanı İstanbullular için kazandırdıklarını anlatarak şöyle yanıt verdi:  “Konutlar, İstanbul’daki karbon ayak izinin de yüzde 14’ünden sorumlu. Özellikle, ulusal evsel enerji sistemlerinin, fosil yakıtlara bağlı olmasından kaynaklanan bu durumu, enerji çeşitliğimizi, yenilenebilir enerjiler lehine artırıyoruz. Özellikle, büyük güneş enerji santrali yatırımlarımız ile başta kamu tesisleri olmak üzere, pek çok alanda kömüre bağımlılığı azaltmaya çalışıyoruz. Göreve gelmeden önce, İstanbul için temel vizyonumuzu ‘adil, yaratıcı ve yeşil bir kent ‘olarak özetlemiştik. Bu yüzden de uzun yıllar yeşil alanlar konusunda ihmal edilmiş olan şehrimizde, yeşil alanları artırmak konusunda büyük adımlar attık. Toplamda, 10 milyon metrekarelik 15 yeni yaşam vadisini şehrimize kazandırmak için çalışmaya başladık. Bu alanları önümüzdeki yıldan itibaren hizmete açmaya başlayacağız. Onlarca yaşam vadisi ve kent ormanı ile kentteki ısı adası etkisini azaltacak önlemler geliştiriyoruz. Pandemi sonrasında, balkon ve yeşil alan kullanımlarının artırılmasına özen gösteriyoruz. Konutlarda iklim etkisini azaltabilmek amacıyla, ‘gri su’ kullanımını hayata geçirerek, bu yolla hem su faturalarının azaltılmasını sağlıyoruz hem de sudan tasarruf ediyoruz. Yeşil alanlar, İstanbul’da sadece yaşam kalitesinin yükseltmekle kalmayacak, aynı zamanda kent içinde hava sıcaklığının azaltılmasına yardım edecek. Aynı zamanda da karbon oranının doğal yollarda azaltılmasına yardım edecek.”

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ise İzmir’in Doğayla Uyumlu Yaşam Stratejisi’nde dört temel adım belirlediklerini anlattı. Bu yaklaşımı insanlığın içinde bulunduğu ekonomik ve ekolojik krizin bilincinde olarak çözüm için katkı yapmak üzere geliştirdiklerini vurguladı. Tunç Soyer dört temel adımı şöyle özetliyor: “İlk adım doğanın şehre nüfuz edebilmesi. İzmir’in çeperindeki doğal alanlarda yaşayan canlıların yeşil koridorlar aracılığıyla kent merkezine erişebilmesi. İkinci uygulama başlığı, insanların doğaya nüfuzunun yönetilmesi. Yani şehrimizde yaşayan insanların kırsal alanlara doğal dengeyi bozmayacak, zarar vermeyecek şekilde erişmesi. Üçüncü başlık, İzmir’de döngüsel ekonomiyle ilgili çalışmalarımız. Bu kapsamda kent ve kır arasında doğrudan ekonomik bağlantılar kuruyoruz. Son olarak, İzmir’deki kırsal alan ile metropol alan arasındaki kültürel bağları çoğaltmayı hedefliyoruz.” Soyer’in İzmir’de ev sahibi olduğu USLG Kültür Zirvesi’nde dile getirdiği Döngüsel Kültür kavramı dikkat çekici ve önemli.  Bu kavramı şöyle anlatıyor Tunç Soyer “Döngüsel kültür kavramının iklim kriziyle mücadelede önemli bir yeri olacağına inanıyorum. Döngüsel kültür, dört ana ayak üzerinde yükseliyor: Doğamızla uyum. Geçmişle uyum. Birbirimizle uyum. Ve son olarak, değişimle uyum. Sanatı, felsefeyi ve ekonomiyi, yani kültürünü doğasından ilham alarak var eden insan, bir an geldi, doğayla arasındaki tüm bağları söküp attı. Buradan, iklim krizi doğdu. Bu nedenle döngüsel kültür kavramı, öncelikle doğamızla uyumu esas alıyor. İkincisi geçmişle uyum. Bizden önce var olan kültürleri anlamadan, geleceğe dair bir kültürel tasarım yapmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Gezegenimizin ihtiyaç duyduğu kültürel değişimi gerçekleştirmek istiyorsak, temel başlangıç noktalarımızdan biri de şu üçüncü başlık olmalı: Birbirimizle uyum. Bir başka deyişle, insan haklarının evrensel değerlerine saygılı, yaşamın her anında demokrasi. Burada doğa haklarını gözeterek eşit vatandaşlığı güvence altına almak ve kapsayıcılık ana ilkemiz. Döngüsel kültürü tarif ederken, değişimle uyumu dördüncü bir başlık olarak ele almamızın nedeni bu. Kültür üretiminin yeni kuşakların yaratıcılığı ve doğanın sonsuz ilham kaynaklarından beslenmesini sağlamak”.

Temel hedefi doğaya saygılı, kent sakinlerinin yaşam kalitesine odaklı bir anlayışla yönetim olan iki ;duyarlı sosyal demokrat başkanın vizyonu, ülkemizin geleceği için dünyanın gününü ve geleceğini bir arada yorumlayarak kavrayan ve önceliği insanlığın ihtiyaçları ve geleceği olan yöneticilerimizin sunumları bana umut verdi. İyi yönetilen kentlerde mutlu insanlarla yaşamak bir ayrıcalık. Bu ayrıcalığın tüm yurttaşlarımız için geçerli olacağı günleri bu anlayışın temas ettiği kentlerin yarattığı farkla karşılayacağız.

İklim değişirken gülümseyebilmek için bu şart.

*Kemal Burkay