Zeynep Altıok Akatlı – Değirmen

“Bir kez geçer, bir insan bir karşı’ya,

Ondan sonra artık her-şey karşı’dır.

Orada bir dur-yeri olsaydı ya…

Olmaması bir karşı-yarışı’dır.”

Özdemir Asaf

Karşıdayız hep birlikte…

İktidarın maharetli kutuplaştırma politikası ile “yerli ve milli” olanlar “kindar ve dindarlar”, “kefen giyenler”,  onun muhtarı, onun esnafı, onun polisi, bir yanda; muhalifler, aydınlar, solcular, devrimciler, demokratlar, eğitimciler, sanatçılar ve Atatürkçüler diğer yanda. Bu karşı yarışının değirmenine su taşıyanların dur yeri yok ne yazık ki. Ölümleri, acıları, katliamları bile paylaşmış taraftarlarına çığırtkanlık yaparak kendilerinden olmayanları karşı yarışının hedefine oturtup yalan, iftira bombardımanına tutuyorlar.

Füsun Akatlı bundan 10 yıl önce şu satırları yazarken on yıllardır sistemli şekilde içi boşaltılan Cumhuriyet ve özgürlük safsataları ile hedef alınan laikliğin karşısında yer alan aklı ve yandaşlarını tariflemişti.

“Cumhuriyet artık bir külkedisidir. Parsayı “sınır tanımayan özgürlükler”, “alabildiğine demokrasi, demokrasiyi yok edinceye kadar demokrasi” giysilerine bürünmüş kız kardeşler toplayacaklar. 84 yıllık bir sürecin biriktirdiği kin, nefret, nankörlük ve “gaflet ve dalâlet” Cumhuriyet’i nihayet boğmuştur. Şimdi sıra, ikincisinden başlayarak onun mutant’larını yaratıp onları “ılımlı İslam”, “AB’ne aday adayı olmaya geçiş sürecinin bekleme evresi” gibi ortamlarda el bebek-gül bebek beslemekte. Soykırım ikrarı, teröre siyasal çözüm, bazı insanların hakları ve diğerlerinden alınıp onlara verilecek başka haklar vb. yeni eko-sistemin hormonlu besinleri. Türkiye Cumhuriyeti belirsiz bir süre boyunca zehir soluyacak.”

10 yıl sonra bugün tablo farksız dahi diyemiyoruz. Külkedisi artık sadece kötü muamele değil şiddet ve baskı görüyor. Açıkça ve pervasızca karşıtlık bir kültür olarak dayatılıyor bugün. Ya yandaşsınız; haksızlığı, hukuksuzluğu ve kitlesel çürümeyi kabul edersiniz ya da hedeftesiniz.

Hedefteyiz… Karşıdayız!

“90 yıllık reklam arası” sona erdi. Cumhuriyet’in 94. yılında devraldıkları “enkazın” (!) toplum yararına ve herkesin refahına ayırdığı tüm kaynaklarını kız kardeşlerine bölüştürüp doyuramayan bir iktidar var artık. Bütün devrimlerine karşı durdukları aydınlanma hareketinin buharlaşmasını sağlayacak düzenlemeleri yaparken Atatürk’e övgüler düzmeyi ihmal etmiyor. Hal böyle olunca onlardan ilericisi yok. Eylemi, şiddeti, hukuksuzluğu, yolsuzluğu sorgulamaya gerek yok. Nasılsa ”laiklik tehlikede değil” “Türkiye İran olmaz!” Güvencemiz AKP Atatürkçülüğü ve ileri demokrasi!

Milyarlarca liralık saray harcamaları sorulduğunda “itibarda tasarruf olmaz”, gereği yokken odalarını saraya çevirenleri eleştirdiğimizde “aslan yattığı yerden belli olur” diyenler, KHK’larla yönettikleri OHAL rejiminin baskısıyla susturuyorlar tüm Atatürkçüleri, aydınları… 4 yaşındakinin saç telinden tahrik olup 9 yaşındaki kızları evlendirenlerin özgürlükten anladıkları “demokrasiyi, hukuku, Cumhuriyeti, laikliği yok etme özgürlüğü”.

Bir kez geçtiler tam geçtiler karşıya. Biraz da karşılarına bakalım “o halde” biz de.

Bugün 20 milyonu yoksulluk, 7 milyonu açlık sınırı altında bir halk gerçeği ile karşı karşıyayız. Açlık sınırını biliyorduk ama bu iktidarla birlikte açlık sınırının da altında bir sınır kavramıyla karşı karşıya bırakıldık. Son düzenlemelerle asgari ücret de, açlık sınırının altında 1603 lira oldu!

İşsizlik %10’u geçerek tarihinin en üst sınırına ulaşmış, enflasyon %13’e dayanmış. 15 yılın sonunda AKP iktidarı Cumhuriyet Türkiye’sinin kurumlarını satmış, topraklarını tarım arazilerini, ağaçlarını o ağaçlardan yapılmış ayakkabı kutularına yerleştirmiş, ranta teslim etmiş durumda.

Genç Cumhuriyetin bin bir yoklukta demir ağlarla ördüğü ana yurdun her köşesine düşman bir iktidarla karşı karşıyayız. 30 yıldır yönettikleri, Türkiye’nin en büyük ve trafik sorunu bir türlü çözülemeyen ilinde, İstanbul’da banliyö treni çalışmıyor. Demir ağlar sökülmüş, Sirkeci-Halkalı ve Haydarpaşa-Gebze hatları 2013 yılından bu yana çalışmıyor. Genç Cumhuriyet’in her köşesine ulaşım sağlayan trenlere gerek yok; herkes kredi borcuyla otomobil alabilir. Her yanı denizlerle çevrili İstanbul’da deniz ulaşımını geliştirmek, tren hatlarını kullanmak yerine 2 milyon 330 bin ağaç, sayısız canlı kıyımıyla gelsin 3. köprü. Türkiye’nin her yanına vapurlar feribotlar işleyeceğine gelsin Körfez geçiş rantı, 65 lira geçiş ücretli Osmangazi köprüsü, gelsin yeşil yol. Ekonomi sakın üretime endekslenmesin. Köylü, çiftçi üretmesin tarlasını satmak zorunda kalsın ki narenciye bahçelerine Titanik şekilli dev / mega oteller, rezidanslar inşa edilsin. Hem ekonominin batışını da güzel temsil etmiş olur. Yaylalara çok katlı rezidanslar, her köşeye en az beş minareli ulu camiler inşa edilsin. Sanayi tükenmiş, ot bile ithal kimin umurunda işçilere iş mi yok. Dünyanın rafa kaldırdığı kömür madenlerinde güvencesiz çalışır, daha fazla beton için inşaatlarda kum kararlar.

Ama “Türkiye büyüyor!”

Üretim yok. Değirmenin çarkları durmuş, inşaat sektörünün rant çarkları sadece yandaşa ve zengine çalışıyor. Gelir adaletsizliği o kadar arttı ki, en düşük gelire sahip olan %20’nin toplam gelirden aldığı pay %6’nın altında. En yüksek gelire sahip olan %20’nin toplam gelirden aldığı pay ise %50’nin üzerinde!

Çiftçinin mazotundan vergi alan iktidar yat sahiplerinden, lüks otomobilden 10.000 TL etiket fiyatı olan el çantasından, pırlantadan vergi almadı.  Eğitim bütçesinin sadece %7’si yatırıma gitti. Cumhuriyet yatırımları teker teker yok pahasına satıldı. Satacak mal kalmayınca varlık fonu adı altında Cumhuriyet’in ve halkın yatırımlarına, değerlerine OHAL ile el konuldu!

2002 yılında devletin borcu 242,7 milyar lirayken 2017 yılında 760 milyar liraya ulaştı. Et 2002 yılında 5 lirayken bugün 40 lira. Benzin 2002 yılında 1,66 lirayken, bugün 5,22 lira. Vatandaşın bankalara borcu AKP iktidara geldiğinde 6,6 milyar liraydı; bugün ise ile 430 milyar liraya yükseldi.  2002 yılında 6 milyon olan icralık dosya sayısı bugün 24 milyon civarında.

2002’de ekmek 20 kuruşken, bugün 1 lira. Akla, meşhur “ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin!” cümlesi geliyor değil mi? Unutmadan… Bu cümle de yine bir “saraydan” yoksul halka akıl vermek üzere söylenmişti.  Ekonomi batık; “Yeni Türkiye”nin “külliye” özentisi sarayı var. Hem de Atatürk Orman Çiftliği’nin yerinde. Köy enstitülerinin ışığıyla nesiller yetiştiren Cumhuriyet’in dünya sanatçısı yokmuş! Boğaziçi Üniversitesi yerli ve milli olmadığından beklediği yere gelememiş! Olsun! Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Yale’i Oxford’u geride bıraktı. 2023’e saltanat kayığı ile kefen giymiş levendler kürek çekiyor. Gemicikle daha hızlı gidilir belki, ama o yüklü! Cebi dolu olanlar Leyla Gencer’i, Fazıl Say’ı sanatçı saymazlar, külliyede el etek öptürdüklerine ihtişamlı sofralar kurarlar; ama “kendi kültürel iktidarımızı yetiştiremedik” diye hayıflanmaktan başka çare yoktur. Zira Hasan Ali Yücel’ler, Ümit Kaftancıoğlu’lar, Talip Apaydın’lar köy enstitülerinin ışığı aydınlanma devriminin nice sanatçısı, akademisyeni, gazetecisi karşı’nın hedefi olmuştur. Yazıları yasaklanan, kitapları toplatılan, öldürülen, katledilenlerin ışığıyla Cumhuriyet’in kültürel iktidarı kolay lokma değil. Barbarlık, azmettiricilik, karşı saldırı kolaydır. Düşünce, sanat ve akıl ise geldiğinde karşı çöker.

“Yeni Türkiye” bu anlayışın yoksullaştırdığı, yoksunlaştırdığı, üretmeyen tüketim toplumu olmaya mahkum edilen bu halktan; sömürdükleri, ötekileştirdikleri, biber gazına boğdukları ve kimsesiz bıraktıkları insanlardan; ölen Muharrem bebeği çuvalda taşıyan babadan; yaşasaydı, çocuklarını ısıtamadığı için kendini asan Emine Akçay’dan; atanamadığı için intihar eden ve cebinden sadece 6 lira çıkan öğretmen İbrahim Yeşilbağ’dan; Soma’da ölenlerden; şiddete kurban verilenlerden alınan vergilerle yönetiliyor. Milyarlarca lira harcayan ve parasını harcadığı halka hesap da vermeyen saraydan yönetiliyor. Halkın vergisi sarayın giderlerine, bitmek bilmez ihtiraslarına yetmeyince OHAL KHK’sıyla Varlık Fonu icat edilir ve örtülü ödenek kullanılır. Nasılsa ‘karşı kültürün’ sorgulama geleneği de, pratiği de yok. Eğitimsizleştirilmiş, uyuşturulmuş biat kültürü meydanlarda özgürlük, demokrasi vaatleri karşısında etkisizdir.  Karşı’dan alınan vergiler, yandaşa, Man adalarına, yabancı şirketlere parsel parsel sunulan tarlalar; tarikatlara, cemaatlere verilen kadrolar ve sarayın kasalarına akıtılan devlet kaynakları Cumhuriyet’i yok etmek, laikliği kaldırmak üzere sonsuz olanaklar sunmaktadır.

2018 yılının, 600 milyar lirası halkın cebinden çıkan 762 milyar liralık saray bütçesi görüşmelerinin tamamlandığı ve AKP oylarıyla yürürlüğe girdiği günlerde 228 yıl öncesinden bir saray ve devrim öyküsü hatırlayalım…

1789’da Fransa’da tarihsel bir devrim oldu. Egemenliği saraydan alan halkın meclisinde ilk şu karar alındı: “Milletin rızası olmadan hiçbir vergi alınmaz”

İktidarın sadece OHAL’ini örnek aldığı Fransa bugün 2,5 trilyon dolar yıllık bütçeyle, dünyada insani gelişim endeksinde ilk 15’te, eğitimde ilk 10’da, sağlık harcamalarında ilk 3’te yer alıyor. Oysa Türkiye UNİCEF, PISA ve OECD’ye göre eğitimde sonuncu, sosyal adalet sıralamasında sonuncu, demokrasi endeksinde 165 ülke içinde 97. ve hukukun üstünlüğü endeksinde 113 ülke arasında 99. sırada.

Türkiye’nin AKP iktidarı ile ilk sıralarda olduğu uluslararası konular yok mu? Tabii ki var! Yolsuzlukta Avrupa’da 1. Ve dünyada 2.; tutuklu gazeteci sayısı bakımından dünyada 1. ve iktidarın en az denetlendiği 6. ülke…

İçişleri Bakanı, seçilmiş belediye başkanları KHK’larla görevden alınıp yerlerine kayyumlar atanırken “Bu belediyeler milletin iradesine geçecek” diyordu. Bu açıklamadan 1 yıl sonra kendi belediye başkanları teker teker tehdit edilerek istifa ettirildi. Bugüne kadar 93 belediyeye kayyum atandı. Saldırı bütün muhalif partilere sıçradı. Sırf CHP’li diye Ataşehir Belediye Başkanı hedef tahtasına konuldu.  Şu anda 11 milletvekili tutuklu. Bugün neredeyse her iki kişiden birinin iradesinin temsil edilmediği, iradesi gasp edilen o “milletin” cebinden 600 milyar lira alınıyor.

“370 derneğe vurduk kilidi gitti, açın da görelim” diyordu İçişleri Bakanı. Aralarında Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) vardı, Gündem Çocuk Derneği vardı. ÇHD yoksulların, kimsesizlerin, haksızlığa uğrayanların hukuk mücadelesini yürütüyor ve insan hakkı ihlallerine karşı hukuk çerçevesinde çalışıyordu. Bugün 18 milyon nüfuslu İstanbul’un seçilmemiş ama atanmış belediye başkanının “mağdur” olarak tanımladığı ve savunmaktan gurur duyduğunu açıkladığı katliamcılar “Kahrolsun laiklik” “Şeriat isteriz” “Kafirleri yakın” çığlıklarıyla 35 insanı ateşe vermişti. İşte ÇHD, insanlık suçu adaletsiz kalmasın diye onlarca avukatla 25 yıldır Sivas Katliamı davasına da sahip çıkıyordu.

“Vurduk kilidi gitti” dedikleri Gündem Çocuk Derneği: Tek amacı çocuk istismarını engellemek ve çocukların çağdaş ve bilimsel bir eğitim alması olan dernek, kapatıldığı ve tüzel kişiliği kalmadığı için, açtığı davalar ‘taraf yokluğu’ nedeniyle düştü.  Bu yüzden istismarcılar serbest kaldı. Türkiye’nin çocuk istismarında dünya üçüncüsü olduğunun farkında mı bu iktidar? Daha geçtiğimiz günlerde Diyanet’in 9 yaşındaki çocuğun evlenebileceğine dair açıklamaları basına yansımadı mı?  Peki bu iktidar Ensar Vakfı’na, Aladağ’da kız çocuklarının ihmaller nedeniyle yakıldığı yurtlara neden “vurduk kilidi gitti” diyemedi?  İstismar edilen çocukların ailelerinden alınıyor 600 milyar!

Kadınları, eril ve Sünni olmayanları ayrıştıran Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi, AKP döneminde 12 bakanlığı, en iyi 15 üniversitemizin bütçesini geride bıraktı! İktidarın, kültüre ve sanata ayırdığı pay, Diyanet bütçesinin çok çok altında kaldı. Diyanet’e giden bütçenin yarısı kadınlarımızdan alınıyor; ancak Diyanet kadını erkek ile eşit bile görmüyor! Diyanetin her fırsatta ötekileştirdiği 15 milyon Alevi’den, “Gayrimüslimle evlenilmez” diye fetva verdiği Ermeni, Hristiyan, Musevi yurttaşlarımızdan da isteniyor 600 milyar lira vergi.

Dünya’nın en büyük deney sahası olan İsviçre Cern’in yıllık bütçesi 1 Milyar dolar… Yani Diyanet’e verdiğimiz parayla her yıl 2 tane Cern deney alanı kurabiliriz. Vergilerimiz çağdaş, laik bir eğitim sistemine doğru şekilde harcansaydı PİSA, UNİCEF ve OECD Raporlarında şu an olduğumuz gibi sonuncu olur muyduk?

Son 2 yıllık süreçte 11 il ve 45 ilçede 252 defa süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve en az 1 milyon 809 bin kişi bu yasaklardan etkilendi. Diyarbakır Sur’da Dünya’nın sokağa çıkma yasağı rekoru kırıldı. Kültür mirası evlerimiz yıkıldı, “rantsal dönüşüm, kentsel yok oluş” yaşandı. İnsanımız evinden, doğduğu yerlerden zorla çıkarıldı. Beni çok etkileyen bir örnek; Sur sokaklarında karşılaştığım 90 yaşındaki nine “Ben burada doğdum, burada evlendim, çocuklarım torunlarım burada doğdu. Tek isteğim var burada ölmek…” diyordu. İşte bu halktan; evlerini yıkmak, yerlerinden etmek, direnme hakkını, protesto hakkını kullandıkları her yerde orantısız şiddet uygulamak için 600 milyar lira isteniyor. Tek isteği daha iyi yaşamak bile değil, doğduğu yerde ölmek olan, ancak bu isteği bile kendisine çok görülen Sur’lu nineden de para alıyor bu iktidar!

Ne diyorlar Nuriye ve Semih için; “Sayısız kez gözaltına alınmış örgüt üyeleri bunlar. O nedenle suçludurlar…” Teröristlikle suçlanan Nuriye ve Semih ile ilgili iddialar tam 241 gündür kanıtlanmış değil.  İki insan ölümün eşiğinde. Siz bu yazıyı okurken açlık grevlilerinde 305. günü geride bırakmış olacaklar… İçişleri Bakanı’nın komisyonda Nuriye ve Semih sorulunca “CHP’li arkadaşları bu konuda geri çekmeye çalışıyorum” dediği günlerde Nuriye serbest bırakıldı. Semih beraat etti. Bu insanlar haksızlık karşısında sadece kendi yaşamlarını ortaya koydular.  İktidar farkında mıdır; tarihte görülmemiş şekilde bu ülkenin başkentinde Nuriye’nin uğradığı haksızlığa ilk isyan ettiği yerde “insan hakları heykeli” bile 240 gündür tutuklu! İktidarın haksızlıklara zırh yaptığı OHAL Komisyonu’na 100 binden fazla başvuru oldu. Peki 7 ay önce kurulan bu komisyon kaç karar verdi? HİÇ vermedi!

Atatürkçüleri, muhalifleri, öğretmenleri, barış isteyen akademisyenleri işinden ettiler, yaşayan ölüler haline getirdiler, açlığa mahkum ettiler. Laiklik çağrısı yapan gençleri gözaltına aldılar; IŞİD mensuplarının ülkenin her yerinde elini kolunu sallayarak şeriat propagandası yapmalarına göz yumdular; 29 Ekim kutlamalarını, 19 Mayıs’ları, Maraş ve 10 Ekim Gar Katliamı anmalarını yasakladılar; demokratik hakkını kullananların barışçıl protestolarına biber gazlı, Tomalı müdahale ettiler. Bugüne kadar binlerce ton biber gazı sıktılar… Binlerce ton daha biber gazı sıkmak için bu halktan 600 milyar lira daha alacaklar.

7 yılda polis kurşunu ve gaz kapsülüyle ölen 183 masum var… 6’sı çocuk 23 yurttaşımız zırhlı araç çarpmasıyla öldü. AKP iktidarında “destan yazdı” denilen bir polisin tekmesiyle öldüresiye dövülen ve ölen var: Ali İsmail Korkmaz… Yazılan destan haksızlığın, ötekileştirmenin, adaletsizliğin, gericiliğin, yoksulluğun, cinsiyetçiliğin destanı! Çocuklarının ölümüne seyirci kaldıkları, adalete hasret bıraktıkları analardan gelecek 600 milyar lira.

Adalet nedir?

Elbette birçok hukukçu, yazar ve sanatçı evrensel ve kıymetli tanımlamalar yaptılar bugüne kadar. 228 yıl öncesinden adalet tanımına bakalım… 18. yüzyılda Büyük Alman İmparatoru Friedrich bir bölgeye saray yapmak ister. O bölgenin hemen yanında bir köylünün değirmeni vardır. Kral görüntüden rahatsız olur o araziyi de satın alarak sarayının arazisine katmak ister… Köylü arazisini vermek istemez. Kral baskı yapar, tehdit eder; en sonunda da değirmenciye “Benim kral olduğumu unutuyorsun” der. Alman köylü de bunun üzerine ”Doğru siz kral ben de bir köylü olabiliriz… Ama siz de unutmayın ki Berlin’de hakimler var”.

İşte adalet, Ankara’da yapılan olağanüstü giderleri olan “Saray”da ve ismi değiştirilerek “adalet sarayı” yapılan saraylarda değildir; Adalet, o köylünün, kralın sarayının yanındaki değirmenidir!

Bu arada unutmadan… O saray yapılır… Saray ve değirmen yan yana. Kral ve değirmenci komşu olur. Sabahları II. Friedrich arka bahçeye çıktığında değirmenci seslenir:

– Hey Friedrich, ekmek yaptım göndereyim mi?

  1. Friedrich: “Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla zaten geliyor…”.

İşte bu iktidar, ekmek almaya giderken 14 yaşında polisin gaz kapsülüyle ölen Berkin’in yuhalattığı annesinden, hala adalet arayan babasından da istiyor 600 milyarı…

Sizce ekmek kokusuyla adaleti hisseden Friedrich’ten yüzyıllar sonra adalet tanımının yanı başında, tam ‘orada bir dur yeri olsaydı’ Berkin’in anne ve babası ekmek kokusu geldiğinde bugün nasıl hissederdi?

*Zeynep ALTIOK AKATLI
CHP Genel Başkan Yardımcısı
z.altiok@gmail.com

Bir Cevap Yazın