Yurter Özcan – Türk-Amerikan İlişkileri Nereye?

Son 17 senedir ABD’de yaşayan birisi olarak, Türk-Amerikan ilişkilerinin bu kadar zora girdiği başka bir dönemi hatırlamıyorum. Bu zorluklar sadece Washington’da değil, ABD kamuoyunda da ciddi bir şekilde gözle görülür hale geldi. Belki de bu sorunu daha karmaşık ve çözülmesi daha zor hale getiren, artık Türkiye imajının Amerikan kamuoyunda da oldukça hırpalanmış olması.

El Kaide’nin üstlendiği  11 Eylül’de “İkiz Kuleler” terör saldırılarından sonra bile Türkiye, çoğunluğu Müslüman olan ülkelere duyulan tepkiden muaf kalmıştı. Bu, dünyada çoğunluğu Müslüman olan tek demokratik, laik, Batılı ülke olmanın verdiği bir avantajdı belki de.

1 Mart 2003’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) Mart tezkeresine onay vermemesi ve Amerikan askerlerinin Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a girememesi bile siyaseten bu kadar sıkıntı yaratmamıştı: Tayyip Erdoğan tezkerenin geçmemesine sebep olarak Türk ordusu ve muhalefetin rolünü Washington’da iyi işleyebilmiş, hatta suçun bir kısmını da Abdullah Gül ve ona yakın AKP’li gruba fatura edebilmişti. Hatırlanacağı üzere, tezkerenin geçmemesine rağmen Amerikan ordusu Irak’a yaptığı kargo ve sevkiyatların % 75’ini İncirlik üzerinden gerçekleştirmiş; siyasi iktidar, ABD ile ilişkileri çok da yara almadan yeniden düzenleyebilmişti.

Peki böyle büyük bir terör saldırısından ve Irak tezkeresinin reddinden sonra bile ABD karar alıcıları ve kamuoyu önünde saygısını, itibarını kaybetmeyen Türkiye, ne oldu da ABD ile ilişkilerinde bu kadar zora girdi? Geçmişte NATO müttefiki kimliği ile daimi partner statüsü, artık eskisi için de geçerli mi?

ABD’nin YPG desteği

Türk-Amerikan ilişkileri için en büyük sorun teşkil eden konulardan birisi, PKK’nın Suriye kolu olan YPG’nin silahlandırılması. IŞİD tehlikesinin bertaraf edilmesi konusunda herkes hemfikir; ama o noktaya nasıl varılacak, esas tartışma konusu o.  ABD’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’ı ziyaretinden hemen önce YPG’yi silahlandırma kararını resmi olarak ilan etmesi, Türkiye’yi hem siyaseten hem de diplomatik olarak  zora sokmustu.

Washington’ı takip edenler için bu karar aslında hiç de sürpriz olmadı. Amerikan yönetimi, 2014 Kobani’deki yoğun çatışmalardan sonra Suriye’deki tüm planlamasını, piyade gücü olarak YPG’yi kullanmak üzerine yapıyordu. İddialara göre devlet politikası olarak benimsenmiş  olan YPG’ye silah verilmesi görüşünün açıklanması Obama yönetimi tarafından yapılmak istendi. Ancak Trump, bunu dünyaya resmen kendi yönetiminin duyurmasını istediğini belirtti.

Murat Yetkin’in 1 Haziran 2017’de Hürriyet’teki köşesinde belirttiği gibi, “Bu planlama, önceki Başkan Obama’nın siyasetinden kaynaklandı. Bush’un Amerikan askerini Irak çöllerinde öldürtmesine karşı çıkan Obama Suriye’ye Amerikan askeri göndermek istemedi. Onun yerine sadece PKK militanları değil, IŞİD’e karşı savaşmak isteyen Türk solundan militanlar da gidip ABD Merkezi Komutanlık (CENTCOM) komutası altında Rakka önlerinde savaşıp ölmeye başladı.”

Washington gezisi sırasında 16 Mayıs günü Cumhurbaşkanı Erdoğan Başkan Trump’u YPG ile ilgili kararından geri çevirmek için tekrar ricada bulundu. Benzeri girişimleri Rusya Devlat Başkanı Vladimir Putin’e de söyledi, ama sonuç başarısız oldu. AKP hükümetinin belki de anlamadığı yegane olgu şu: Suriye’deki iç savaşın bu kadar büyümesi ve akabinde IŞİD’in bu kadar güçlenmesinde Türkiye’nin dış politika hatalarının önemli bir rolü olduğu, hem ABD’de hem Rusya’da kabul görüyor. IŞİD tehlikesinin bir an önce bertaraf edilmesi, Suriye ile ilgili diğer konuların daha sonra görüşülmesi gerektiği uluslararası camiada karşılık buldu.

Erdoğan’ın Washington gezisinden önce Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanının güvenlik ve dış siyasetinden sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Kalın ön temas için Washington’a gelmişlerdi. Bu heyete, ABD’nin YPG ile işbirliğine devam edeceği zaten iletilmişti. Normal şartlarda Erdoğan’ın Washington gezisini ertelemesi gerekirdi; ancak Erdoğan için öncelikli konu 16 Nisan’da Türkiye’de yapılan referendum sonrasında Batı’da Kabul gördüğü imajını yaratmak ve şaibe, eşitsizlik iddiaları ile gölgelenen sistem değişikliğine bir nevi hayat öpücüğü sağlamaktı. Beyaz Saray’da Başkan Trump ile verilen fotoğraf, onun için zaruriydi.

YPG’ye verilen desteğin Türkiye için oluşturduğu iki büyük risk mevcut: Birincisi, YPG’ye verilen silahların, IŞİD ile savaştan sonra PKK’ya geçmesi ve Türkiye’ye karşı terör saldırılarında kullanılması. İkinci risk ise, Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulması ile Türkiye’nin de kendi toprak bütünlüğü ile ilgili sorunlar yaşaması.  ABD, bir süredir YPG’ye verdiği silahların seri numaralarını Milli Savunma Bakanlığı’na bildiriyor. Türkiye ise yerel kaynakları kullanarak ABD’nin verdiği bilgiyi teyit etme çabasında. Ancak esas sorun bu silahların geri toplanlaması konusunda yaşanacak. PKK’nın eline geçecek ve terör saldırılarında kullanılacak silahların, can ve mal kaybı yaşandıktan sonra yapılacak bir özür açıklaması hiçbir şeyi değiştirmez. 2003 Irak Savaşı’nda da benzer bir durum yaşanmış; ABD, Irak’ta dağıttığı silah ve teçhizatları geri almamıştı.

Türkiye Rus S-400 alan ilk NATO ülkesi mi olacak?

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Albay Jeff Davis, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 karadan havaya füze savunma sistemi alma planlarından endişe duyduklarını ve bu sistemin NATO’nun kullandığı diğer donanımlara uyumsuzluk gösterebileceğini söyledi. Davis, Washington’da düzenlediği günlük basın toplantısında, “Genel olarak, müttefiklerin birbiriyle uyum içinde çalışabilen ekipman almasının iyi bir fikir olacağını düşünüyoruz. Birlikte çalıştığımız tüm müttefik ve ortaklarımızın, NATO ittifakını daha da ileriye götürecek şeyler satın almasını ve bunlara yatırım yapmasını isteriz” dedi.  Yaklaşık 400 kilometrelik menzile sahip olan S-400 füze savunma sistemi, karadan havaya ateşlenebiliyor ve düşman uçaklarının vurularak düşürülmesinde kullanılıyor. Şu anda elinde S-400 füze savunma sistemi olan NATO üyesi bulunmuyor. Ancak Yunanistan’ın elinde bir önceki versiyonu olan yine Rus yapımı S-300 füzeleri var. Yunanistan, bu füzeleri NATO üyesi olmayan Güney Kıbrıs’tan satın aldı. (BBC, 1 Ağustos 2017)

Soli Özel’in Habertürk Gazetesi’nde 2 Ağustos 2017 tarihli yazısında, S-400 alımı ile ilgili Türkiye’de iki uzmanın görüşlerine yer vermişti. EDAM savunma analisti Can Kasapoğlu raporunda şu tespiti paylaşıyor: “Bu raporun temel askeri analizi, Ankara’nın S-400’leri balistik füze savunma fonksiyonlarından ziyade, hava savunma görevleri için bir karadan-havaya füze sistemi olarak kullanmayı planladığını öngörmektedir… İyi bir hava savunma planlamasıyla S-400’lerin Türkiye’nin askeri yeteneklerine ciddi bir katkıda bulunabileceği teorik olarak doğru. Öte yandan, S-400’un Türk toprakları ve ana yerleşim merkezleri için balistik füze tehdidine karşı bir koruma kalkanı oluşturacağını söylemek teknik açıdan gerçekçi olamayacaktır.”

İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Sıtkı Egeli de S-400’lerin bir savunma sistemi olarak hakkını teslim ediyor. Ne var ki, “modern hava savunma konsepti hava savunmasının tek bir sistem ve çözüme dayandırılmasından ziyade, birbirini destekleyen, diğerlerinin zayıf yönlerini kapatan çok sayıda algılayıcı, silah ve haberleşme sisteminin birbiriyle entegre şekilde ve yakın eşgüdüm içerisinde çalıştırılmasını öngörmektedir. Aksi takdirde, hasımlar savunma zincirinin en zayıf halkasına yönelerek hava savunma mimarisinin bütününü oradan vurmaya ve çökertmeye çalışacaklardır. Bir örnekle izah etmek gerekirse, uzak mesafe ve orta/yüksek irtifada etkili olduğu bilinen S-400 gibi bir sisteme karşı, savaş uçaklarından ziyade yere sürünürcesine uçan seyir füzeleri veya S-400’un durduramadığı orta menzilli balistik füzelerle taarruz edilmesi beklenmelidir.”

Konunun uzmanlarından Hakan Kılıç Ş-400 alımına iki teknik çekince getiriyor: Öncelikle, Rusya’nın gelişmiş radar teknolojisini, yazılımını ve rehberlik sistemini Türkiye’ye direkt olarak vermeyeceğini söylüyor. İkinci çekincesi ise, S-400’lerin Türkiye’nin sahip olduğu diğer radar ve iletişim sistemlerine entegre edilemeyeceğini ve bu yüzden sadece uçaklara karşı kullanılabileceğini ekliyor. Toplam maliyetinin 5 milyar doları geçmesi öngörülen ve sadece uçaklara karşı kullanılacak bir sistemin ise fazla pahalı olduğuna dikkat çekiyor. “Böyle bir durumda yani saldırı uçaklardan değil de seyir füzeleriyle veya orta menzilli balistik füzelerle yapılırsa, devreye savunma sisteminin diğer unsurlarının girmesi gerekir. Ancak bunların devreye girebilmesi için sistemin entegre olması yani tüm unsurların birbirileriyle teknik olarak konuşuyor olabilmeleri gerekir. Rusya’dan alınacak sistem NATO sistemine entegre edilemediği takdirde, farklı araçlarla saldırı durumunda diğer unsurlar devreye girmeyecektir. “ (Soli Özel, S-400’un Faydaları, Habertürk, 2 Ağustos, 2017)

ABD kamuoyunda bozulan Turkiye imajı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray’ı ziyareti ile ilgili atlanmaması gereken bir diğer konu ise Erdoğan’ın korumalarının büyükelçilik rezidansı önünde YPG destekçilerine müdahalesi. Olay, görüntülerinin internete düşmesinin ardından bir anda Washington’un gündemi oldu. Hatta genel olarak diplomasi ile pek ilgilenmeyen sade Amerikalı vatandaşın Erdoğan’ın ziyaretinden bu şekilde haberi olduğunu ve olayların Trump-Erdoğan görüşmesinin detaylarını gölgede bıraktığını söyleyebiliriz. Haliyle Türkiye’nin imajı ciddi bir yara aldı. Amerikalılar protestoyu en temel anayasal haklardan biri olarak gördüğü için, aralarında ABD vatandaşı bulunan YPG destekçileri mağduriyet çıkararak medyada pozitif algı oluşturdular. Aslında tam olarak istediklerini aldılar diyebiliriz.

Olaya devletin en üst mevkiilerinden de çok sert tepki geldi. Bunlardan birini örnek vermek gerekirse, ABD’nin kurt siyasetçilerinden Cumhuriyetçi Parti 2008 başkan adayı Senatör John Mccain TC Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç’ın ülkeden atılması gerektiğine varan yorumlarda bulundu. Olay şu anda Amerikan yargısına intikal etmiş durumda ve Erdoğan’ın korumalarının ABD’ye dönmeleri durumunda tutuklanacakları söyleniyor. Özetle bu olay, zaten gergin olan Türk-Amerikan ilişkilerinin tuzu biberi oldu ve sadece diplomasi çevrelerinde değil, Amerikan halkı nezdinde de Türkiye Cumhuriyeti’ne ilişkin negatif bir imaj oluşmasına yol açtı.

Gülen’in Türkiye’ye iadesi

Gülen’in iadesi, Erdoğan-Trump görüşmesi sırasında ana gündem maddelerinden olsa da, son dönemlerde sıcaklığını yitirmiş durumda. Donald Trump’ın beklenmedik bir şekilde başkan seçilmesi Gülen’in iadesi konusunda ümitleri yeşertmiş olsa da, kendi yönetimi ile sürtüşmeler yaşamakta olup Amerikan kamuoyunda popülaritesi günden güne düşen Trump bu konuda net bir adım atacak gibi durmuyor. Başkanlıktan indirilebileceği dahi konuşulan Trump’ın derdi başından aşkın. Amerikan bürokrasisi ise Gülen’in iadesi için daha fazla kanıt gerektiğini öne sürmekte ve bu durumun Türk halkı adına önemini kavramış gibi gözükmüyor.

Washington merkezli Pew Research Center’ın yapmış olduğu ankete göre, dünyanın büyük çoğunluğu IŞİD ve küresel ısınmayı birinci tehdit olarak görmekte iken Türkiye, ABD’nin gücünü ve etkisini en büyük tehdit olarak gören bir kaç ülkeden biri; hatta bu alanda başı çekiyor. Bu istatistik Türk-Amerikan ilişkilerinin vehametini ortaya koyarken, gelinen noktada Türk halkı nezdinde en büyük etkenin Gülen’in iade edilmemesi olduğunu söylemek çok da zor değil. Darbe girişimi sonrası ABD kamuoyunda Gülen konusunda ciddi sorular sorulduğunu ve hareketin mercek altına alınarak şüpheyle yaklaşılmaya başlandığını da eklemek gerekir. Ancak başta da belirtmiş olduğum gibi yakın zamanda iade konusunda bir gelişme yaşanacak gibi görünmüyor.

Türkiye’nin ABD ile yaşanan bu sürtüşmeye verdiği tepkilerden biri, çeşitli lobi şirketleri ile anlaşmak oldu. Türkiye’nin yaptığı lobi anlaşmalarının medyada en çok yankı uyandıranı ise ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn ile yapılanı. İddaalara göre Flynn, Gülen’in iadesi konusunda lobi yapması için Türkiye’ye yakınlığıyla bilinen şirketlerden para almış, ancak bunu yaparken durumu usulünce ABD Adalet Bakanlığı’na bildirmeyerek Amerikan yasalarını çiğnemişti. Bu durum, başkan Trump’ın başını ağrıtan ilk skandallardan biri olmuştu. Bunun dışında, ABC gazetesinden Yılmaz Polat’ın haberine gore, AKP hükümeti sadece son dört yılda ondan fazla lobi şirketiyle anlaşma imzaladı. İmzalanan son anlaşmalar gösteriyor ki artık hedef, doğrudan Trump’a oynayarak ilişkilerde aşama kaydetme yönünde.

Gelinen noktada ABD-Türkiye ilişkilerinin kısa vadeli geleceği için olumlu konuşmak çok da kolay değil. İki ülke arasındaki bağlar, 20. yüzyılın ikinci yarısından bu yana çeşitli krizlerle test edilerek kolay kolay kopmayacaklarını göstermiş olsa da, bugün yaşanan güven sorunu iki ülke tarafında da yoğunlaşmış durumda. Zira iki ülke arasında yaşanan krizlerde hiç bu kadar gündem maddesi aynı anda bir araya gelip bir çığ oluşturmamıştı. İki ülke liderlerinin birbirleri ile iyi anlaşmış gözükmeleri bu gergin atmosferde iyiye işaret olarak yorumlansa da, ikili arasındaki pozitif rüzgar ilişkilerin bütününe yansımaktan şu an için uzak. Temaslarda iki ülke arasındaki tarihsel bağların ve stratejik ortaklığın önemine vurgu yapılsa da çatışan çıkarlar ve giderek artmakta olan güvensizlik ortamı kısa vadede çok da olumlu bir tablo çizmiyor.

*Yurter ÖZCAN
CHP ABD Temsilcisi
yurter@gmail.com

Bir Cevap Yazın