Yunus Emre – Haksızlıklar Ülkesinde Sosyal Demokrasi

Türkiye’de sosyal demokrasi, gelişmiş kapitalist ülkelerle göre geç, çevre ülkeleriyle kıyaslandığında ise oldukça erken sayılabilecek bir tarihte 1960’lı yıllardan sonra gündeme gelmiştir. Bu durumun en önemli sebepleri, Türkiye’de işçi sınıfının sayısal ve örgütsel açıdan güçsüz olması ve solun ve işçi hareketinin rejim tarafından uzun yıllar baskı altında tutulmasıdır. 1963’de 274 ve 275 sayılı kanunlarla işçi sınıfının özgür sendikacılık ve grev hakkının tanınması ve 1960’lı yıllarda sosyalist solun yükselişi ile sosyal demokrasi de Türkiye’nin gündeminde yer almaya başlamıştır. Bu yıllarda CHP kendini ortanın solunda bir parti olarak tanımlamıştır. Başlangıçta Batı Avrupa sosyal demokrasisine öykünme olsa da ilerleyen dönemde sosyal demokrasinin izi silikleşmiştir. 1965’ten sonra CHP bünyesinde partiyi sosyal demokrasiye çekmek isteyenlerle partinin tarihsel kökenlerini vurgulayanlar arasında mücadele sosyal demokrasi arayışlarına damgasını vurmuştur. Bu çelişki ve mücadele günümüze kadar devam etmiştir.

Siyasal hayatımızın bugün en temel konusu genel anlamıyla Türkiye’de sosyal demokrat formasyonların eksikliğidir. Günümüzde sosyal demokrasi küresel merkez ülkelerinde önemli bir kriz yaşamaktadır. Ancak küresel çevre ülkelerinde sosyal demokrat hareketler 1980’lerden günümüze büyük başarılar sağlamışlardır. Sosyal demokrasi küresel çevre ülkelerine kıyasla Türkiye’de daha erken bir tarihte gündeme gelmiş olmasına rağmen önemli bir gelişim gösterememiştir.

Sosyal demokrasinin mirası

İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya kapitalizmi, İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın “altın çağ” olarak adlandırdığı yeni bir döneme girmiştir. Bu dönem küresel merkez ülkeleri sosyal demokrasisi için de bir altın çağ olmuştur. Merkez ülkelerin birçoğunda sosyal demokrat partiler seçimleri kazanarak ya tek başlarına hükümetler kurmuş ya da koalisyonlara ortak olmuşlardır. Muhafazakar partilerin yönetimde olduğu ülkelerde ise sosyal demokrasinin ilkeleri ve programı muhafazakar hükümetlerce uygulanmış ve toplumsal vatandaşlık ve refah devleti anlayışı, muhafazakar hükümetlerin döneminde bile hegemonik hale gelmiştir. Bu uygulamalar sosyal güvenlik, sağlık, eğitim ve konut politikası alanlarında etkin devlet müdahalesinde kendisini göstermiştir. Aile ödenekleri, tam istihdam, herkes için sağlık hizmeti, ücretsiz eğitim, sosyal sigortalar yeni dönemin en önemli uygulamaları olmuştur. Karl Polanyi Büyük Dönüşüm kitabında 1929 Buhranı sonrası dönemi “on dokuzuncu yüzyıl uygarlığı çöktü” sözleriyle tanımlar (Polanyi, ss.35-56). Polanyi’ye göre bu uygarlığı var eden dört kurumun yani, devletlerarası güç dengesi sisteminin, altın standardının, kendi kendini düzenleyen piyasa ve liberal devletin çöküşü, yeni bir uygarlığın doğması anlamına gelmiştir. Ancak bu yeni uygarlık çok da uzun ömürlü olamamıştır. Kapitalizmin altın çağı 1970’li yıllarla birlikte yeni bir evreye girmiştir.

Sosyal demokrasinin krizi

1980’li yıllara gelindiğinde Keynezyen makroekonomi politikaları ve refah devleti uygulamaları yerini neo-liberal politikalara bırakmıştır. Bu dönem refah devleti gibi sosyal demokrat hareketler için de bir geri çekilme evresi olmuştur. Refah devletinin dönüşümü, özelleştirmeler, kamu istihdamının azalışı, emek piyasasının esnekleşmesi gibi nedenlerden dolayı “sosyal demokrasi krizinden” bahsedebiliriz. Neo-liberal dönüşümler sosyal demokrasinin bilindik reçetelerini, örgütlenme stratejilerini ve ördüğü toplumsal ağları geçersiz kılmıştır. Bu şartlarda 1980-1990 arasında sosyal demokrat partiler hemen her ülkede seçimleri kaybetmişlerdir. 1990’lı yıllardan itibaren ise küreselleşme ile uyumlu sosyal demokrasi arayışları başlamıştır. İngiltere’de Üçüncü Yol, Almanya’da Yeni Merkez gibi uygulamalar birçok ülke için esin kaynağı olmuştur. Bu yeni yaklaşıma göre küreselleşmenin yarattığı yeni koşullarda eski radikal görüşler geçerliliğini yitirmiştir. Refah devleti konsensüsünün ortadan kalkması, Marxizm’in bir ideoloji olarak itibar yitirmesi, 1970’li yıllardan sonra meydana gelen ekonomik, toplumsal ve teknolojik değişiklikler yeni bir sosyal demokrasi görüşünü zorunlu kılmıştır. Bu yeni yaklaşımda emek piyasalarının daha esnek olması kabul edilmiş, piyasa mekanizmalarının yeniden dağıtım politikaları için önemli olduğu hususunun altı çizilmiştir. Etkin bir devlet yapılanması için özelleştirmeler ve kamu-özel ortaklıkları önemli politika araçları olarak sunulmuştur. Bu yaklaşıma göre, sosyal demokratlar, küreselleşme koşullarında gündemlerini ve önceliklerini revize etmelidir. Bu yeni görüşler 1990’lı yılların ortalarından itibaren birçok gelişmiş küresel merkez ülkesinde etkili oldu. Ajandalarını bu biçimde değiştiren sosyal demokrat partiler, eski sol ve yeni sağa alternatif, üçüncü bir yol iddiasıyla girdikleri seçimleri kazanmışlardır. Ancak bu başarı 2000’li yılların sonuna gelindiğinde kendisini tüketmiştir. Üçüncü yol ve küreselleşme ile uyumlu sosyal demokrasi görüşleri, 2008 küresel ekonomik krizi koşullarında yüzyıldan uzun bir tarihe sahip Batı Avrupa sosyal demokrat partilerini büyük bir açmazın içine itmiştir. Bunun sonucu olarak, Avrupa sosyal demokrat partilerinin hemen hepsi programlarını ve stratejilerini reforma tabi tutma arayışına girmiş durumdadır.

Çevre ülkeler ve sosyal demokrasi

Refah devleti deneyiminin yaşandığı gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyal demokrasi konusunda bu gelişmeler yaşanırken, küresel çevre ülkelerinde sosyal demokrasi açısından durum önemli farklılıklar göstermektedir. Küresel çevre ülkelerinin kaderi uzun bir dönem eşitsizlik, eğitim sorunları, yoksulluk, açlık ve kötü yönetimler tarafından belirlenmiştir. Son dönemde bu ülkelerde yönetime gelen sosyal demokrat hareketler bu kaderi değiştirmeye çalışmışlardır. Demokratik bir sivil toplum, evrensel sosyal güvenlik sistemi, yoksullukla mücadele, sağlık ve eğitim alanında köklü reformlar bu sosyal demokrat partilerin uyguladıkları politikaların en önemlileri arasında yer almaktadır.

Küresel çevre ülkelerinde 1980’li yıllara kadar sosyal demokrasi etkin bir toplumsal ve siyasal aktör olamamıştır. Bu ülkelerde yirminci yüzyılın çok büyük bir kısmında sol politikalar daha çok ulusal popülist ya da radikal Marksist hareketler tarafından temsil edilmiştir. 1959 Küba Devrimi ise başta Latin Amerika olmak üzere, küresel çevre ülkelerinde gerilla savaşları ve Marksist tek parti yönetimlerini ya da bunların karşısında faşist askeri diktatörlükleri en önemli siyasal alternatifler haline getirmiştir. Böyle bir siyasi ortamda sosyal demokrasi bu ülkelerin siyasal elitleri tarafından bir siyasal seçenek olarak değerlendirilmemiştir. Bu ülkelerde sosyal demokrasinin siyasal çoğulculuk ve demokratik hak ve özgürlükler yaklaşımı “burjuva aldatmacası” olarak değerlendirilmiştir. Diğer taraftan sosyal demokrat refah devleti, toplumsal vatandaşlık ve sosyal demokrat ekonomik reformlar da aynı şekilde kapitalist ilişkilerin kendini yeniden üretiminin bir aracı olarak anlamlandırılmıştır. İşte bu şartlarda küresel çevre ülkelerinin siyasal elitleri uzun bir dönem sosyal demokrasiye yukarıda sıralanan sebepler nedeniyle ilgi göstermediler. Ancak faşist askeri diktatörlükler süresince uygulanan baskı rejimleri ve bu rejimlerin yarattığı insani maliyet, daha önce sosyal demokrasiye soğuk bakan siyasi elitlerin görüşlerinde önemli değişiklikler yaratmıştır. Daha önce burjuva aldatmacası olarak aşağılanan sosyal demokrasinin siyasal çoğulculuk ve demokratik kişi hak ve hürriyetlerinin korunması ilkelerinin önemi açıklıkla görülmeye başlanmıştır. Diğer taraftan bu diktatörlüklerin uyguladıkları iktisadi politikalar (bunların arasında en bilinen örnek Chicago Boys ismiyle anılan iktisatçıların 1973 darbesi sonrası Şili’de uyguladıkları politikalardır) da bu elitlerin sosyal demokrasinin savunduğu ekonomik reformlar üzerine değerlendirmelerini değiştirmiştir. Böylelikle reformcu ve evrimci politikaların geniş kitleler lehine yarattığı avantajlar açıklıkla görülmüştür.

Bu dönemden sonra küresel çevre ülkelerinde sosyal demokrat hareketler önemli seçim başarıları kazanmışlardır. Sosyal demokrat partilerin kurdukları hükümetler başta insani gelişmişlik olmak üzere toplumsal refah ve demokratik sivil toplumun gelişimi gibi birçok alanda önemli dönüşümler yaratmıştır. Örneğin, küresel çevre ülkeleri ortalama ömür beklentisi 64 iken sosyal demokrat yönetimlerin olduğu küresel çevre ülkelerinde ortalama ömür beklentisi 70’tir. Küresel çevre ülkelerinde okuryazarlık oranı % 75 iken sosyal demokrat küresel çevre ülkelerinde bu oran % 90’ların üzerindedir. Hindistan’da yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı %26 iken, Hindistan’ın sosyal demokratlar tarafından yönetilen Kerala eyaletinde bu oran %12’dir (bu oranlar ve daha kapsamlı analizler için bkz. Sandbrook, ss. 9-12). Kuşkusuz, küresel merkez ülkelerinden farklı bir tarihsel yörüngeye sahip küresel çevre ülkelerinde sosyal demokrat formasyonlar da önemli farklılıklar gösteriyordu. Ancak tarihsel sonuçlar açısından karşılaştırıldığında uyguladıkları yeniden dağıtımcı politikalar ortaktı.

Türkiye’de sosyal demokrasi

Bu tartışmalar bizi Türkiye’de sosyal demokrasinin günümüzdeki konumuna ve gelişmekte olan ülkelerde sosyal demokrasinin yükselişine neden olan faktörlerin Türkiye’de geçerli olup olmadığı sorusuna getirmektedir. Türkiye’de sosyal demokrasinin durumu küresel çevre ülkelerinden önemli farklılıklar göstermektedir. Öncelikle Türkiye’de sosyal demokrasinin görece erken bir tarihte gündeme geldiğini tekrar vurgulamak gerekmektedir. Ancak belirli dönemlerde gelgitler olmakla birlikte Türkiye’de ne batı tipi bir sosyal demokrasiden ne de günümüzde küresel çevrede yükselen periferal sosyal demokrasiden söz etmek mümkündür. Bu durumun nedenlerini ve siyasal sonuçlarını bir grup meslektaşımla birlikte Haksızlıklar Ülkesinde Sosyal Demokrasi kitabımızda ele aldık. Bu kapsamda araştırmada ilk olarak CHP’nin yereldeki destekçilerinin toplumsal kökenleri, partinin çeşitli toplumsal kesimlerle hangi proje ve araçlarla iletişim kurduğu, çeşitli kitle örgütleriyle parti örgütü arasında ilişki olup olmadığı gibi konular ele alınmıştır. Yine sosyal demokrasinin gelişmesini nasıl etkilediği bağlamında küreselleşme ve kimlik siyasetlerinin yükselişe geçmesi gibi dışsal etkilerin yerelde nasıl bir etkiye sahip olduğu incelenmiştir. Diğer taraftan çeşitli soru demetleriyle görüşmecilerin sosyal demokrasiyi nasıl anlamlandırdığı, demokratikleşme gündemini nasıl içeriklendirdiği, tek parti iktidarı dönemini nasıl tanımladıkları, CHP’nin tarihsel mirası ile sosyal demokrasi arasında nasıl bir ilişki kurdukları, yerel örgütler ile merkezi örgüt arasında nasıl bir ilişki kurulduğu ve merkezi politikaların belirlenmesinde etkilerinin olup olmadığı gibi konulara odaklanılmıştır.

*Yunus EMRE
Siyaset Bilimi, Doç. Dr.
y.emre@iku.edu.tr

Bir Cevap Yazın