Ulrike Guérot – Gerçek Bir Avrupa Demokrasisi Nasıl Oluşabilir?

Almanya’daki seçim kampanyası dolayısıyla Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) giriş müzakerelerinin askıya alınıp alınmaması tartışmalarının tam da gündemde olduğu günlerde, bir Türk dergisine Avrupa’nın geleceğine ilişkin bir makale yazmak garip görünebilir. Müzakerelerin kesilmesi, AB-Türkiye ilişkileri açısından, fiilen onbeş yıl gerileme anlamına gelecektir. Çünkü Türkiye’nin AB ile müzakerelere, Ekim 2004’te, başlamasına yol açan yakınlaşma, geçen on yıllık dönemin henüz başlarında ve büyük umutlarla başlamıştı. 2000’li yılların başında liberal bir anayasa reformunun başını çeken ve böylece Türkiye’yi AB’ye yönlendiren politikacı ile bugün otoriter bir rejim kurma yolundaki Erdoğan aynı kişi. 2000’li yılların başlarında Türkiye’ye seyahat edenler, bu ülkedeki Avrupa’ya dönük hareketliliği ve kalkınma ortamını somut biçimde görebiliyordu. Avrupa-Türkiye ilişkilerinde daha sonra artacak olan olumsuzlukların ilk belirtisi, 2005 AB Anayasası konusundaki referanduma Fransa’nın „Hayır“ demesiyle ortaya çıktı. Çünkü bu, Türkiye’nin üyeliğine de bir tür „Hayır“ anlamına geliyordu. Bu yıllarda Avrupa ve Türkiye’de (biri reddeden, diğeri düş kırıklığına uğrayan) kamuoyu etki-tepkisinden oluşan sarmal, ileride tarihçiler tarafından derinlemesine incelenmelidir. Bu dönemden itibaren Avrupa-Türkiye ilişkilerinde, en son örneği sığınmacı krizinde görüldüğü üzere, karşılıklı bağımlılıkları ve güç dengelerini birebir belirleyen ve değiştiren bir birbiriyle hesaplaşma süreci oluştu. Sözümona sığınmacı anlaşması, hem Türkiye’de hem de Avrupa’da olumsuz siyasal izler bıraktı. Türkiye’nin, Temmuz 2016 darbesinden sonra ve Alman (ve diğer) gazetecilerin tutuklanma süreci ortasında, artık gerçekten bir AB üyesi ülke olamayacağı kesindir. Bu arada Avrupa’nın da, Türkiye ile hiçbir ilgisi bulunmayan gerçekler, gelişmeler ve olaylar nedeniyle maalesef hiç iyi bir durumda olmadığı açıktır.

Avrupa demokrasisinin temelleri ivedilikle sağlamlaştırılmalıdır. Ancak, Avrupa’ya olan inançları bu arada epey sarsılmış bulunan AB üyelerinin bunu başaracak durumda oldukları kuşkuludur.  Avrupa’da çok uzun bir süredir bir dizi bunalım başgöstermiş durumda: Yunanistan krizi, Büyük Britanya’nın AB üyeliğinden çıkışı, bankaların sorunu, popülizmlerin yükselişi, sığınmacı bunalımı ve hepsinden önce -Avrupa Adalet Divanı‘nın sığınmacı dağılımına ilişkin  olarak verdiği ve Polonya ve Macaristan’ın muhtemelen uymayacağı kararda görüldüğü üzere-  AB’nin adalet dağıtma kapasitesinin uğradığı erozyon. Eğer AB’nin en değerli niteliği bir „hukuk öznesi topluluk“ olmaksa, bütün bunlar Avrupa bünyesinde bozulmanın ve parçalanmanın gittikçe tatsızlaşan işaretleridir. Avrupa‘yı avro krizinin Kuzey-Güney olarak bölmesine, sığınmacı bunalımı bir de Doğu-Batı ayrışması eklemiştir. Avrupa’nın dümenine, bir olasılıkla Emmanuel Macron dışında, kimin geçebileceği ve buna kimin niyetlendiği henüz belli görünmüyor. Almanya’nın seçim kampanyasında Avrupa’nın bahsi geçmedi; bu, yalnızca Türkiye ve onun üyelik perspektifi için değil bizzat AB için de kötü bir göstergedir.

Avrupa Komisyonu, Mart ayı başında, bir „Avrupa’nın Geleceğine Dair Beyaz Kitap“ çerçevesinde, Avrupa’nın geleceğini güvenceye almaya yönelik beş senaryo takdim etti. Ancak burada, çok yanlış yönetilmiş banka ve avro krizine hakim olunmasından ve Avrupa’nın sosyal açıdan biçimlendirilmesinden AB’nin meşruiyetinin artırılmasına, AB’nin sığınmacı krizine müdahale kabiliyetinin iyileştirilmesine kadar hiçbir soruna yanıt bulunmuyordu.

Aslında gerçekten burada beş senaryo olup olmadığı da belirsizdi. Bunlardan birincisi „Bundan sonra da şimdiye kadar olduğu gibi“ idi. Böyle bir öneri, kuşkusuz ki, istikrarlı bir ortam için geçerlidir. Oysa bu, günümüzün AB’si için söz konusu edilemez. „İç pazara dönüş“ denen ikinci senaryo, birinciden daha az gerçekçilik dışı değildir: Avrodan tekrar geriye dönülebilir mi? Zaten eski bir slogan „Tek pazar, tek para“ demiyor muydu? Üç numaralı senaryo olan „İsteyen, ileriye doğru devam etsin“, aslında farklı hızlarla entegrasyonun mevcut anlaşmalar uyarınca zaten mümkün olması ama buna hiç bir ülkenin yönelmemiş olması açısından yeni bir senaryo değil. Geriye dördüncü ve beşinci senaryolar kalıyor: Üye devletler ya çok az işbirliği yaparlar (örneğin güvenlik ve savunma alanlarında) ya da çok yakın işbirliği yaparlar, ki kuşkusuz doğru olan budur. Ancak bu da çok orijinal sayılmaz; çünkü 28 üyeli (yakında 27 kalacak) AB içinde  Avro Bölgesi’nde şimdiden elle tutulur biçimde ortaya çıkan ayrışmaları görmezden gelmekte. Ayrıca görmezden gelinen bir başka gerçek de, herşeyden önce para ve strateji, yani dış politika ve güvenlik politikası iç içe geçmiş alanlardır; çünkü en azından savaşlar çok para gerektirir. Dolayısıyla paranın bu tarafta, güvenliğin öbür tarafta olması yürümez. Beşinci senaryo, demek oluyor ki, AB’nin uzun zamandır karşı karşıya bulunduğu varlık nedenine ilişkin sorundur: Avrupa’da esas kimin sözü geçecektir? Bu soruya, son söz ulus-devletindir şeklinde yanıt verildiği sürece Juncker’in senaryoları, üzerine basılmış oldukları kağıttan daha değerli değildir.

AB’nin, mevcut meşruiyet sorunları aşılamadığında, çıkış aşamasındaki meşruiyetine yönelmenin zamanı gelmiş demektir. Siyaset bilimi, AB‘nin sui generis (kendine özgü) bir sistem olarak kurulmuş olduğu, çok düzeyde yönetişimin AB’nin işleme tarzı olduğu ve -erkler ayrılığı, yurttaş haklarının eşitliği gibi- klasik demokrasi kuramına ait paradigmaların Avrupa’nın bütünü düzleminde arzu edilmediği ve mümkün olmadığı konusunda onlarca yıl boyu hemfikir olmuştu. Ulusal demokrasi AB için bir örnek oluşturmamalıydı. Oysa bu arada tartışmanın zemini kaymış görünüyor. Avrupa’da yeni bir genç Thinhtank (düşünce üretim kurumu) kuşağı,  artık „Avrupa entegrasyonu“ değil „Avrupa demokrasisi“ talep etmekte, ki bu hiç de önemsiz ve salt soyut bir yön değiştirme değil. Ayrıca güncel politik gelişmeler de „Avrupa yurttaşlığı“ kavramının hızla tartışma gündemine sokulduğunu gösteriyor. Kavram, en son olarak Avrupa Parlamentosu Ombudsman’ı Guy Verhofstadt tarafından öne sürüldü. Verhofstadt, Büyük Britanya’nın AB’den çıkışından sonra, talepte bulunan Britanyalılar için kişiselleştirilmiş bir „Avrupa yurttaşlığı“ sağlanması önerisini getirdi. Avrupa tartışmalarında konunun Avrupa yurttaşlığı eksenine kayması ilginçtir; zira bu durumda Avrupa’nın bağımsız özneleri -üye ulus devletler değil- yurttaşlar olmuş oluyor.  Bu anlayış AB’nin siyasal sistemine yansıtılmıyor; çünkü orada kararları ulus devletler, öncelikle aralarından bazı büyük olanları, hatta bazen tek başına Almanya veriyor.

Gerçek şu ki, Avrupa ulus devletleri bir tür sandviç konumundadır. Avrupa’da bir ulusun tam olarak „ne olduğu“ ve „ne yapabileceği“ gittikçe belirsizleşmektedir. AB, şu anda sözleşmeleri ihlal eden Macaristan ve Polonya gibi ulusal demokrasilerin iç işlerine karıştığı gibi, üye ülkeleri yukarıdan bakarak kurcalayıp durur. Aşağıdan ise Katalanlar, İskoçlar veya hatta Bavyeralılar Katalonya’nın bağımsızlık referandumunun askıya alınmasına karşı çıkıyorlar. Ulus, hep Avrupa ile bölge arasında kalıp ufalanıyor. Bu arada İskoçların veya Katalanların sadece „bölge“ mi yoksa gerçekten „ulus“ mu oldukları konusu gittikça daha çok birbirine karışıyor. Bir dönem „ulus devlet“ olarak tanımlanan birim bir insan yapısıdır. Ulus devletler insanlar tarafından oluşturulmuştur ve oluşturulmaktadır. Ulus devletlerin bir ontolojisi yoktur; hareketleri vardır.

Tanınmış tarihçi Theodor Schieder, henüz 1963 yılında yazdığı kısa bir denemede ulus devleti „tarihsel bir olgu“ olarak tanımlıyor ve ulus devletlerin kuruluşunun, Avrupa‘nın yakın tarihinde üç aşamalı bir oluşumdan kaynaklandığına işaret ediyordu:  İlk etapta İngiltere’de ve Fransa’da modern ulus, ülke içinde meydana gelen ve yönetim erkini halk iradesine dayandıran devrimler sonucunda oluşuyordu. İngiliz monarşisi bir parlamento edinirken Fransa’da bir cumhuriyet kuruluyordu. Yurttaşların ulus devlete öznel ve gönüllü katılımı tek birleştirici ölçüttü; anadil, toplumsal ruh, ulusal karakter belirleyici değildi. Ulus, etnik kökenden bağımsız olarak öncelikle devletin eşit haklara sahip eşit özneler olan yurttaşlar topluluğuydu. Bugünlerde tekar özlemi çekildiği saptanan homojen ulus devlet o zamanlar bir hayalden ibaretti: Nitekim Basklar ve Alsaslılar aynı dili konuşmuyorlardı.

İkinci aşamada, -Almanya’da Vormarsch ve İtalya’da Risorgimento- öncelikle Batı Avrupa’da, devletleşme sırasında birbirinden ayrı kalmış kültürel alanların birleşmesiyle oluşan ulus devletler ortaya çıktı. Bu dönem, ulusal birleşme hareketlerinin öne çıktığı dönemdir. Temelinde, Alman idealizminin önceleri apolitik bir kavram olarak lanse ettiği tek halk fikri vardır; ancak bu halk, elleri her tarafa uzanan bir devletin kapalı yurttaşlar topluluğu bünyesinde henüz birleşmiş değildir. Ulus devlet şeklindeki birleşmelerde temel bir unsur, özgür seçimler bağlamında herkese eşit oy hakkı idi. Hukuk ilkesi sembolik bir etkiye sahipti ve üniter bütünleşme gücü sağlıyordu. Yurttaşlar kendilerini bir bütünün tek tek parçaları gibi hissediyorlardı. 19 yüzyılda tam da bunları yapanlar, İtalya’da Garibaldi Almanya’da Bismarck oldu: Daha önceki Hessenliler, Bavyeralılar, Franklar vb Alman oldular.

Nihayet üçüncü aşamada, daha çok Orta ve Doğu Avrupa’da, (Habsburg-Avusturya, Rusya, Osmanlı-Türkiye gibi) 19. yüzyıl imparatorluklarının önce çözülüşüne  ve ilk bölümde iki dünya savaşı arasında bunların ulus devletlere dönüşmesine tanık olundu. Bu aşamanın bir sonraki bölümü, Sovyetler Birliği’nin ve Yugoslavya’nın parçalanmasıyla dünya topluluğuna birkaç ulusun daha katılmasına yol açtı. Bu süreç, önceki bir bütünden ayrılarak ulus devletleşme sürecidir.

Ulus devletçiliğin bu ölçülerde iniş çıkış gösterdiği ortadayken Avrupa’nın, güzergahını ulus devletlere bağlaması şaşırtıcıdır. AB’ye ve onun bunalımlarına ilişkin bir tek tartışmada dahi AB içindeki -egemen varsayılan- ulusların değişip dönüşemezliği vurgulanmasın veya değişebilirliği, parçalanabilirliği ütopik bulunmasın. Bu noktada iki saptama yapmaktan kaçınılamaz: İlk olarak, Birliğin çalışmasında ve kararların alınmasında dayanak olan AB Konseyi‘nin, AB sistemi bünyesinde aynı zamanda „ulusal kabine“ gibi işlev görmesi ve „hükümetler arası“ işleyiş, Avrupa sorunlarının çözümünün başta gelen engelidir. Bu şekilde AB, her ulusun kendi çıkarlarını gerçekleştirme platformu gibi algılanmakta olup bu anlayış, düzenli olarak gece yarılarına kadar süren müzakere maratonlarına ve bürokratik süreçlere yol açmaktadır. İkinci olarak; bağımsız olanlar ulus devletler değildir, çünkü bağımsız olanlar daima yurttaşlardır.

Demokratik Avrupa yolunda esas engel, görülüyor ki, ulus devlettir. Esasen adları sıkça anılan AB kurucu babalarından Jean Monnet veya Walter Hallstein daima Avrupa’nın, ulusal devletlerin üstesinden gelinmesi anlamına geldiğini söylemişlerdir. Ne var ki, bunu şu anda kimse duymak istemiyor.

Biz Avrupa yurttaşlarının (bu arada memnuniyetle Türkiye yurttaşlarıyla da birlikte!) bir Avrupa atılımıyla yani bir Avrupa birleşme hareketi bağlamında, özgür genel seçimler yoluyla ulusal-etnik aidiyetten bağımsız, devlet yurttaşları topluluğu anlamında bir Avrupa ulusu oluşturmamıza bir engel yoktur. Vaktiyle Almanya’yı birleştirirken Hessenli veya Bavyeralı olmak nasıl önemli olmamışsa, böyle bir Avrupa devlet yurttaşları topluluğu kurmak için de Finlandiyalı, Portekizli veya Yunan olmak farketmemelidir. Tüm Avrupalılar için eşit haklara sahip olmaktan daha başka –ve daha basit- bir perspektif bulunamaz: Seçimde eşit (bir kişi, bir oy“), vergide eşit ve sosyal haklarda eşit. Başka bir deyişle; Avro ve Avrupa IBAN numarasını şimdi de Avrupa vergi numarası, Avrupa sosyal güvenlik numarası ve Avrupa kimlik kartı izlemelidir.

Burada ortak bir tarih, gelenek yani kimlik ifade eden „ulusa“ ve „ülkeye“ cepheden bir saldırı söz konusu değildir. Ancak, bir ulus devletin demokrasi için mümkün olan tek çerçeve olarak görülmesi de yanlıştır. „Tek“ pazar ve „tek“ parayı artık özgür ve bağımsız yurttaşlarının siyasal eşitliğine yani bir Avrupa yurttaşlar topluluna dayalı „bir“ demokrasi izlemelidir. Bu, yasal olmakla birlikte yalnızca dolaylı meşruiyete sahip ama ciddi demokrasi eksiklikleri olan, bünyesindeki tek tek ülke yurttaşlarının vergi veya sosyal haklar konusunda rekabete giriştiği bir AB sisteminden daha uygundur. Bunlar teorik görünebilir, ama aslında çok somuttur: Sözümona “mali kapasite“ artırımı yani gelir üretme yetisi konusundaki tüm günümüz tartışmaları, bir „Avrupa maliye bakanlığı“ veya „Avro bölgesi hükümeti“ ihdas etme çabaları gelip AB sisteminin bu alanda meşruiyeti bulunmaması olgusunda düğümleniyor. Bunları kim denetleyecektir? Bunlar kime hesap verecektir? Söz konusu „Avro bölgesi hükümetinin“ kime karşı sorumlu olacağı belirli olmadıkça, tüm konuşulanlar boşa gitmektedir. Bir „maliye bakanlığı“  sonuçta bir parlamento değildir. Parlamento, yurttaşların eşitliğine dayanır ve buna karar veren yurttaşlar bir cumhuriyetin temelidir.

Mevcut siyasal sistemi, esas itibariyle sadece dolaylı meşruiyete sahip bir AB Konseyi tarafından yönetilen bir „devletler birliği“ olmaktan çıkarıp gerçek bir Avrupa demokrasisine dönüştürmenin belirleyici rotası budur. Bu demokrasi bünyesinde bir tek şu geçerli olabilecektir: Yurttaşlar siyasal sistemin egemen unsurudur; yasa önünde herkes eşittir; kararlar parlementoda verilir ve erkler ayrımı geçerlidir. Genel siyasal eşitlik ilkesi her demokrasinin ana dayanağıdır. Böyle bir yönelim, gerçekten Avrupa’nın büyük yenilenmesi olurdu!

*Ulrike GUEROT
Siyaset Bilimci
ulrike.guerot@donau-uni.ac.at 

Bir Cevap Yazın