Ulaş Bayraktar – Düşmanlarla Savaşarak Değil, Sevdiklerimize Sarılarak Kazanacağız!

Adettendir, bir yılın muhasebesi yapılır her sene-I devriyede.
Bugün 29 Nisan ve biz, kamudan kamuya ihraç edileli, bir yıl oldu.
En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Çok yaş aldım bu sene.

Yaş aldım çünkü çok özledim. Yarın bir yıl olacak sevgilimi, eşimi, dostumu, meslektaşımı, Bediz‘i gurbete uğurlayalı. Çok yazdım ona, her gün yazdım. İstedim ki ne yapıyorsam bilsin, döndüğünde hiç gitmemiş gibi tutsun ucundan, ne yapıp ediyorsak gittiğinden beri. Ama yetmedi o kadar mektup onu bir yıl once havaalanına götüren kahredici sessizliği bozmaya. Yazışarak sustuk bu sene, çok sustuk. Bu suskunluktan ve susuzluktandır aldığım yaşların en gözlü olanları.

Yaş aldım çünkü özlerken aşık da oldum. Çünkü aşk örgütlenmektir abiler…

Biz sıfırdan bir hayali aşkla gerçek kıldık. Yapageldiklerimizi, ağır başlı bir inatla hala yapabileceğimizi göstermek için yan yana durmayı becerdik. Çok kavga ettik, kırdık bile zaman zaman birbirimizi. Ama pes etmedik. Çünkü anladık ki biz sadece bir kafe, bir kütüphane işletmiyoruz. Biz bir bostanın bahçıvanlığına soyunduk, umut devşirdik en olmadık yerlerden. Bazen bir kitaptı, bazen bir melodi, bazen bir film ya da fotoğraf çoğu zaman iki kelam, bir tebessüm. Onlarda aradık bize unutturulmaya çalışılan umut zerrelerinin izlerini.
İradenin umuduyla biliyoruz ki bir yerlerden illa ki filizlenecek hasret kaldığımız o barış ve özgürlük halleri.

Aşkın umuduyla biliyoruz o filizler yan yana durmayı becermenin bahçelerinde büyüyecek, illa sevişerek değil, bazen de dövüşerek. Dövüşsek de terketmeden, o küfürsüz dili bularak. Yeniden bir araya gelmenin alçak gönüllüğü ve samimiyeti ile büyütebileceğimizi gördük umut filizlerini.

Aşkla yaşlanırken bir yandan, bir Umut Adasının yaşıtlarından çok daha fazla büyümek zorunda kalmasına şahit oldum.
Yatma saatinde yemek yemeğe alıştı Ada önce, sonra kendi yemeğini kendi hazırlamayı. Her sabah çıkarken “akşam yemekte var mısın?” diye soruşundaki utangaç kırgınlıktır bana biraz da bu kadar yaş aldıran a be dostlar.

Hiç bilmediği bir dil yüzünden ötekiliği tecrübe eden Umut’un usul usul annesinin yatağına gelişleridir çokça da. Utanarak ama başka bir türlü yalnızlığıyla baş edemeyişleri yüzündendir aldığım yaşlar. El bebek, gül bebeklikten, hırpalanarak, yalnız kalarak büyüyüşüdür Umut’un, yaş aldıran bana bu yıl boyunca.

Annemin 43 yaşına gelmiş oğluna yine kol kanat germek zorunda kalmasıdır beni yaşlanırken küçük oğul yapan. Elinde avucundakileri kazık kadar olmuş oğluna vermesidir, ben Kültürhane’de umut bahçıvanlığı yaparken evimizin hala bir yuva olarak kalabilmesi için verdiği emeklerdir. O kadar endişe edip, üzülse de bir kere bile sitem etmemesi, ‘keşke’ dememesidir.

Yaşlanırken gençleştim de bir yandan. Bu kadar yeni dostlar edinmektir bir yandan da yaşım o kadar ilerlerken ruhumu ergen kılan. O kadar çok insanla tanıştım, o kadar çok insanın hikayesini, çaresizliğini, tökezleyişlerini, sıkışmışlığını dinledim ama aynı zamanda da her şeye rağmen diri tuttukları umutlarına, neşelerine, gülüşlerine şahit oldum ki bu şahitliktir aldığım yaşların bir kısmı.

Ve tabii o kadar çok tanışmadık dosttan dayanışma mesajları aldım, maddi manevi desteğini gördüm ki, bu yorgun kuyruğu hala dik tutmaya çalışıyorsam onlara mahcup olmamak içindir. Ve bazı eski arkadaşlarımı özleyişimdir. Onlar benim arkadaşımdır hala ve ısrarla. Gelmediler, gelemediler, arayamadılar çünkü yerleri dardı belli ki. Hiçbirinden kötü bir söz, ima, itham işitmedim. Sadece mahcup “anla biziler” gördüm. Arkadaşım oldukları içindir ki her şeye rağmen, başımın ve yüreğimin tacıdırlar hala. Uğramasalar da semtime, görüşmesek de epeydir…

Bu senenin yaşlarında uğurlamak var bir de sürüyle tanıdık, tanımadığı dört duvarların arasında, sınırların ötesine. O kadar infaz kararı duydum, o kadar mahkeme celsesinin sonunu merak ettim ki, ciltlerce hukuk bilgisi kattım hızla akan yaşlarıma.

Bi’ de çok koştum bu sene boyunca; adım adım vardım varış çizgisine Erciyes’te, Aladağlar’da, Afyon’da, Mersin’de. Ama en çok da Viranşehir sahilinde. Her basit adımın önemini idrak ederek, böyle böyle kavuşulacağını o hayalini kurduğumuz günlere…

Koştum, koşuşturdum. Onlarca yerde Kültürhane’yi anlattım, müşterekler siyasetini. Servis yaptım, börek-poğaça yaptım, temizlik yaptım. Düzinelerce umut bahçıvanı ağırladım hanemizde. Hepsinden taze umut tohumları topladım, bostana ektim. Belki biz görmeyeceğiz o tohumların tuttuklarını ama umut adası ve onların akranları elbet görecekler, yıllar sonra onların bir demokrasi, barış, özgürlük velhasıl huzur ağacına döndüğünü… Gölgesinde hatırlayacaklar eminim bunca acının boşuna çekilmediğini.

Eh be abiler, ablalar

Aldığım bunca yaş için hepinize şükran doluyum. Sayenizde tam bir yıl önce iddia ettiğim gibi ne öfkemi, ne nefretimi kazanabildi bize tüm bunları reva görenler.
Hala sadece bir acıma hissiyle bakıyorum onlara.

Çünkü Yıldız Savaşları’nın son filminde Rose Tico’nun Finn’e dediği gibi:
“We’re going to win this war not by fighting what we hate, but saving what we love!”
“İşte böyle kazanacağız bu savaşı. Nefret ettiğimizle savaşmadan… Sevdiğimizi kurtararak…”

*Ulaş BAYRAKTAR
Kamu Yönetimi, Doç. Dr.
ulasbayraktar@gmail.com

Bir Cevap Yazın