Ulaş Bayraktar – Belediyeler için Mahalli Müşterek, Müşterekler için Belediyecilik

Türkiye yerel yönetimler tarihinde 1973-1980 döneminin gerek kentleşme gerekse de siyasi açıdan  özel bir önemi vardır. 1973 yılında tüm büyük şehirleri kazanan CHP’li belediye başkanları ülke tarihinde ilk defa merkezi hükümetten ayrı bir siyasi çizgiyi tesis edip, hayata geçirmeye çalıştılar. Bu da, merkezi hükümettin görece organik uzantısı bir hizmet makamı olarak yerel yönetimler anlayışında bir kırılmayı temsil eder. Böylece demokrasi, özerklik, üretim, tüketimi düzenleme, kurumsal dayanışma ve kaynak yaratıcı gibi ilkelerle özetlenen bir belediyecilik anlayışı filizlendi. Her ne kadar 1977 seçimleri ile bu anlayışın mimarlarının tekrar aday gösterilmemesi, bu siyasi programın gelişimi yavaşlatmış olsa da; 1980 darbesine kadar topluma sadece kentsel hizmetler değil, belli bir siyaset anlayışını da sunan bir belediyecilik yürürlülükte kaldı.

Ne acıdır ki, bu gelenek 12 Eylül sonrasının kenti bir rant kaynağı olarak gören anlayışına karşı yeterli direnci gösteremedi. Özellikle 1989’da elde edilen büyük fırsat, dönemin hakim liberal anlayışından uzak kalamadı ve sosyal demokrat yöneticiler kentin yapılı çevresini ve kente yönelik hizmetlerini, palazlanmış çıkar örüntülerinden ayrı tutamadılar. Bunda elbette makro siyasi ortamın ve hakim ideolojik önermelerin liberal tınıları etkili oldu. Zira bir yandan merkezi devletin küçülmesi şiarının etkisinde yerel yönetimlere kayda değer yetki ve kaynaklar tahsis edilirken, bu yeni iktidar mekanizmaları fiili ya da resmi olarak belediye yönetimlerinin yürütme organının, yani belediye başkanlarının kontrolüne bırakıldı. Nihayetinde yerelde güçlü ama merkezileşmiş bir siyaset anlayışı, yerel yönetimler ve dolayısıyla kent siyasetinin hakim örüntüsüne dönüşerek; belediye başkanlarının kişisel özellikleri, eğilimleri ve önceliklerinin kentlerin yönetimindeki temel belirleyicisi olmasına yol açtı.

Bugüne gelindiğinde, böylesine liberal tınılarla bezenmiş, kişiselleşmiş yönetim tarzlarının toplumcu iddialarının; büyük ölçüde dezavantajlı kesimlere yönelik yardım faaliyetleri, sosyal demokrat sanatçıların, siyasetçilerin ve sivil toplum üyelerinin katıldığı sosyal ve kültürel faaliyetlerine indirgenmiş olduğu görülüyor. Bu da toplumcu belediyecilik anlayışının hak ettiği demokratik yönetim iddiasını karşılamaya yetmiyor ve yetmeyecektir.

1970’lerin toplumcu belediyecilik iddiasının yeniden hayat bulması, kent yönetimindeki hakim paradigmanın dönüştürülmesi ile mümkün olabilir. Savunduğum yeni anlayışının tılsımının, hemşehrilik nosyonunun yerel siyasetin temel unsuru haline getirilmesinde saklı olduğunu düşünüyorum. Zira sadece kentlerde değil, ülkenin genelinde derinleşen kutuplaşma ve gerginlikler, yerel yönetimlerin anayasal işlevi olan yerel müşterek ihtiyaçların karşılanması sorumluluğunu gitgide zora sokmakta. Toplumsal kutuplaşma müşterek olanın tanımını yapmayı zorlaştırmakta, belli bir kesimin önceliklerine yönelme ise mevcut gerilimler üzerinden palazlanan adaletsizlik algısını daha da keskinleştirmeye hizmet etmektedir.

Demem o ki, 1980 sonrasında kentleri bir rant aracı olarak gören ve bu aracı çıkar grupları lehine kullanmaktan geri duramayan yerel yöneticiler, bu eğilimlerini kentin yapılı çevresinde veya halkla ilişkiler faaliyetlerinde başvurdukları popülist politikalarla saklamaya çalışıyorlar. Popülizm toplumsal kutuplaşmanın hem eseri hem de sonucu olduğu için yerel siyaset anlayışındaki bu sığlık bir kısır döngüye hapsoluyor. İşte bu sosyal demokrat düşünceyle ilgisi olmayan, dahası onu ciddi olarak erozyona uğratan anlayıştan çıkış belediyelerin öncelikle varoluş düsturları olan mahalli müşterek hissiyatını güçlendirmekten geçecektir. Buna da müşterekler siyaseti adını veriyorum.

MÜŞTEREKLER SİYASETİ

2014’te yine SODEV’in çatısı altında İnan İzci’nin derlediği “Katılımcı Yerel Yönetim” başlıklı esere yaptığım katkıda kamuyu kamulaştırmasını dilediğim toplumcu belediyecilik anlayışının, 1970’lerdeki tecrübeden alabileceği ilhamı vurgulamaya çalışmıştım. Geçen zaman zarfında kamuyu kamulaştırma arayışının müşterekler siyaseti penceresinden daha somut bir temelde geliştirilebileceğini düşünmeye başladım. Önerdiğim bu yeni kentsel siyaset anlayışının temel amacı, toplumcu bir belediyeciliğin inşasında mahalli müştereklik hissiyatının yeniden güçlendirilmesi olacaktır. Bu hissiyatın hemşehrilik hukukunun tesisi için gereken kamusallaşma ivmesini yaratacağı savını ileri sürüyorum. Kentin, sosyolojik olarak farklılıkların barış ve dayanışma içinde yaşayabildikleri yaşam alanı olduğu önermesine dayanan bu sav, toplumcu bir belediyecilik anlayışının ancak böylesi bir kentlilik ruhunun beslenmesi ile mümkün olabileceğini savunur. Önerdiğim çerçeve bu temelin dört ayrı ayak üzerinde yükselebileceğini iddia eder: Aidiyet bağı, kamusal alanlar, yerel haberdarlık ve küçük yerel örgütlenmeler.

Aidiyet Bağı

Osmanlı İmparatorluğu’ndan itibaren Anadolu’nun beşeri coğrafyasının temel dinamiğini göç hareketleri oluşturur. Gerek göçebe toplulukların varlığı, gerekse de İmparatorluğun iskan politikaları, Anadolu’nun daimi bir demografik hareketlilik ile menkul olması sonucunu doğurmuştur. Cumhuriyet Dönemi’nde de, özellikle 1950’lerden sonra başlayan köyden kente göç, sonrasında siyasi dinamiklerin sonucu ortaya çıkan zorunlu göç hareketleriyle birleşince ülke nüfusunun büyük kısmı yaşamlarını farklı coğrafyalarda sürmek durumunda kaldı. Bu daimi hareketliğe rağmen, yeni yerleşilen yerdeki konut, ulaşım, tüketim gibi temel ihtiyaçların geride bırakılan coğrafyaya –memlekete- referansla kurgulanma zorunluluğu, bir kente tutunma stratejisi olarak ortaya çıkan dayanışma örüntülerinin hem ekonomik hem de siyasal sosyalleşme süreçlerinin temel zeminine dönüşmesi sebep oldu. Sonuçta ortaya şizofrenik bir hemşehrilik çıktı: Yaşanılan mekanı paylaşmanın hemşehriliği ile geride bırakıldığı halde yaşanılan yere referansla işlevsel kılınan memleket hemşehriliği.

Bu iki hemşehrilik bağının birbirleri ile çelişmeyebileceğini iddia ediyorum. Öte yandan; gayet işlevsel, sembolik ve dolayısıyla politik bir güce haiz memleket hemşehriliğinin karşısında, kenttaşlığa dayanan fiziki hemşehrilik bağını güçlendirmeye yönelik politikaların, toplumcu bir belediyecilik anlayışının ilk hedeflerinden birisi olması gerektiğini savunuyorum.

Yaşanılan mekana dair aidiyet bağının güçlendirilmesi, ancak o coğrafyaya dair bilginin görünür ve bilinir olmasından geçecektir. Bir mekana, ancak hikayesinin bilinmesi yani tanınması ile aşina olunabilir, dolayısıyla aidiyet hissedilebilinir. Hem-mahal olmak adını verdiğim bu perspektif, kentin sakinlerinin o yere dair bilgi sahibi olmaları ve kolektif bir bilinç geliştirmeleri ile sağlanabilecektir. Bunun sadece bilimsel ve resmi bir bilgisi olması gerekmiyor. O kentin eski sakinleri, o sakinlerin eserleri, hikayelerine aşinalık kazanan bireylerin o yeri benimsemesi, sahip çıkması ve dolayısıyla da benzer hissiyat sahibi bireylerle yakınlaşabilecekleri duygusal bir zemin bulmalarını kolaylaştırılabilir.

Hemşehriliğin yeniden keşfinin bilişsel boyutu olarak ifade edilebilecek bu yaklaşım, yöneticilere kentleri ile ilgili bilimsel ama özellikle de popüler bilginin üretilmesi, görünür ve ilgi çekici hale getirilmesi ve dolayısıyla da yaygınlaştırılması sorumluluğunu yükler. Kent tarihinde rol oynamış kişi, kurum ve mekanların kodlanması, bunlara yönelik ilgi çekici yayın ve etkinliklerin düzenlenmesi, bu bilgilerin pedagojik bir yaklaşımla paylaşılması gibi etkinlikler böylesi bir arayışta temel bir işlev üstlenebilir. Kent ansiklopedileri, kent müzeleri, süreli yayınlar ve sergiler akla ilk gelen adımlar olarak düşünülebilir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hayata geçirilen Ahmet Priştina Kent Arşivi ve Müzesi bu tür bir uygulama bakımından ilk akla gelen örneklerden biri olarak anılmayı hak eder (http://www.apikam.org.tr/).

Kamusal Alanlar

1980 sonrası kentlerin alametifarikalarından biri de, genelde gösterişli, büyük ölçekli kentsel peyzaj çalışmaları gibi görünüyor. Çalışan belediye algısını böylesi yatırımlarla yaratmaya çalışan belediyelerin bu düzenlemelerin kamusal işlevi konusunda yeteri kadar kafa yormadıklarının vurgulanması gerekiyor. Neticede kamusal alanların en temel özelliği kent sakinlerinin kenttaşları ile bir araya gelebildiği, onları gördüğü ve onlar tarafından görüldüğü mekanlar olarak özetlenebilir. Böylelikle zaten siyasi ve ekonomik olarak ayrışmış, mekansal olarak ayrı düşmüş ve dolayısıyla üretilen yargıları, şahsen tecrübe etmeden benimsemiş kent sakinlerinin mekanda bir araya gelme pratiklerinden yoksunluk, bu kentsel gerilim halini katmerleştirici bir etki yapar.

Bu tespitten hareketle, toplumcu olmayı hedefleyen bir belediyecilik anlayışının kent sakinlerini mekanda bir araya getirecek, kenti birlikte tecrübe etmelerini sağlayacak ve dolayısıyla da birbirleri ile temas edip, birbirlerini tanıyacak imkanlar yaratması büyük bir önem taşır. Sportif alanlar, birlikteliği kolaylaştıran hatta teşvik eden rekreasyon alanları, toplantı mekanları böylesi pratikler bakımından ilk akla gelen örnekler olarak sıralanabilir.

Kadıköy Belediyesi tarafından açılan İDEA tam da böylesi bir amaca hizmet edebilecek çalışmalara bir örnek olarak verilebilir (http://idea.kadikoy.bel.tr/).

Yerel Haberdarlık

Demokratik bir siyasal hayatın temel bileşenlerinden biri özgür ve tarafsız basın-yayın organlarının varlığıdır. Ülkesi, kenti ya da mahallesi hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmayan yurttaşların siyasal hayattaki varlığı ya sadece ideolojik kalacak ya da eksik veya yanlış bilgilere dayanacaktır. Dolayısıyla basın özgürlüğü demokratik bir kültür ve yaşam için vazgeçilmez sayılabilir. Oysa Türkiye’de basın bir yandan siyasi öte yandan çıkar gruplarınca uygulanan baskılar altında özgür ve objektif haber verme işlevini layıkıyla yerine getirememektedir. Dahası, yerel basın bir yandan ekonomik sıkıntılar, öte yandan dağıtım ve dolayısıyla tiraj ve takip sıkıntıları ile baş etmeye çalışmakta. Bu yüzden de özellikle ana metropoller dışındaki kent sakinleri yaşadıkları kentlere dair haberleri alma imkanından mahrum kalmakta, bu da yerel bir sivil toplum ve demokratik örgütlülük şanslarını azaltmaktadır.

Dolayısıyla kent yönetimlerinin, özgür ve tarafsız haber alma imkanlarından mahrum kent sakinlerine, yaşadıkları çevreye dair bilgi verme gibi bir sorumlulukları olduğu aşikar. Birçok belediyenin sık sık haber bültenleri yayınladığı yadsınamaz. Fakat bu bültenler ağırlıklı olarak belediyenin hizmetlerini, dolayısıyla belediye başkanlarının başarılı icraatlarını konu ettiği için, işaret etmeye çalıştığımız haberdar etme amacına hizmet etmediği rahatlıkla iddia edilebilir. Özellikle vatandaş gazeteciliğinin bu kadar öne çıktığı bir dönemde, demokratik ideallere sahip çıkmaya çalışan, yerel yönetimlerin bu amaca yönelik eğitim çalışmaları yapmaları ve gerekli donanım ve yazılım desteklerinde bulunmaları, kent sakinlerinin yaşadıkları çevreye dair daha sağlıklı haber alma imkanlarını arttıracak bu da baştan beri altını çizmekte olduğumuz hemşehrilik duygusunun gelişmesini sağlayacaktır.

Örgütlülük

12 Eylül’ün demokrasi açısından en vahim miraslarından biri de vatandaş örgütlüğüne vurduğu darbe ve böylesi birlikteliklere yönelik yaratılan çekingenliktir. Örgüt kelimesi bile hemen yasadışı kelimesini çağrıştırır bir imge taşır. Oysa kentine ait hisseden, hemşehrileri ile birlikte yaşamaya istekli ve çevresinden haberdar bireylerin ancak bir araya gelmesi demokratik bir kentsel siyaset açısından vazgeçilmezdir. Ancak bu birliktelikler sayesinde hemşeriler yaşadıkları çevreye birlikte katkı sunabilir, sorumluluk ve yetki sahiplerini bu yönde denetleyip, yönlendirebilir.

Kenti toplumcu bir anlayışla idare etmeye aday ve niyetli yöneticilerin, hemşehri birlikteliklerini kolaylaştırıcı ve teşvik edici politikalar geliştirmesi büyük önem taşır. Böylesi toplulukların kurulmasına aracı olacak etkinliklerin organize edilmesi ve/veya teşvik edilmesi, var olan toplulukların bir araya gelmesini ve etkinlik düzenlemesini kolaylaştıracak imkanlar yaratılması, bu yönde atılabilecek muhtemel adımlara örnek verilebilir.

Yapı kooperatiflerinin kötü hatırasının izlerini hala taşıyan kooperatifçilik çalışmalarının tekrar gündeme getirilmesi ve teşvik edilmesi bu anlamda büyük önem taşıyor. Seferhisar Belediyesi’nin tarımsal alanda kurulmasına aracı olduğu kooperatifler, bu bakımından ilham ve umut verici tecrübeler olarak anılabilir.

Ezcümle, 12 Eylül’den sonra -ideolojik ve pratik anlamda- kan kaybeden, 1970’lerin toplumcu belediyecilik anlayışını yeniden anlamlı ve işlevsel kılmanın yolunun kenti bir müşterek olarak yeniden inşa etmekten geçtiğini iddia ediyorum. Bunun için farklı yerleşim yerlerinde ilham verici tecrübelerin şimdiden hayata geçmekte olduğunu yadsıyamasam da, bunun hakim bir belediyecilik, hatta siyaset anlayışı olması için bu alanda çok daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekiyor. Ben bu yazı bağlamında dört boyutla tarif ettiğim bir müşterekler penceresinden bakmaya başlayabileceğimizi savundum. Elbette ki, tüm şehirler için geçerli tek bir reçete olamayacağını inkar edemem. Dolayısıyla bu bakışın olgunlaşması ve gerçekten işlevsel kılınması, her bir kentin kendi gerçekliği ve imkanları dahilinde olacaktır.

*Ulaş BAYRAKTAR
Kamu Yönetimi, Doç. Dr.
ulasbayraktar@gmail.com

Bir Cevap Yazın