Ulaş Aydın – Karanlık Hücremiz

LSu_Rc8JÇok tehlikeli bir süreçten geçiyoruz. Toplum gözlerini ve kulaklarını tamamen kapatmış; ülkenin, içinden geçtiği bu tehlikeli süreci görmezden gelmekle meşgul. Bir tarafta insanlar ölüyor, bir tarafta baskılar artıyor, diğer yanda bu yaptıklarının da gerekçesi olduğu sistem değişikliği ve ebedi istikbali güvenceye alma arayışları sürdürülüyor. Sürekli insanların öldürüldüğü; umutsuzluğun, karamsarlığın, kara bulutların eksik olmadığı sıkıcı bir sinema filmini yarı uykulu gözlerle seyreder gibi bir haldeyiz. Bu gidiş, gidiş değil.

Baskıcı devlet; parti devleti

Siyasal iktidar kendi istikbali ve aklınca bölgesel hayalleri uğruna giriştiği kanlı çatışma evresinde, toplumu da çatışmanın bir tarafı olmaya zorluyor. Hiçbir hukuki geçerliliği olmayan, basit bir İller İdaresi Kanunu maddesine dayandırdığı sokağa çıkma yasaklarıyla sivillerin hayatını tehlikeye atıyor; kadın, çocuk, yaşlı demeden yüzlerce sivilin ölümüne sebebiyet veriyor; sağ kalanların eğitim, sağlık, kamu hizmetlerinden yararlanmasını engelliyor. Bu çatışma sürecinde ağır bir propaganda faaliyeti yürütülüyor. Basın hiç olmadığı kadar daralmış ve iktidarın yanında, iktidardan gelen her bilgiyi mutlak bilgi gibi kabul edip savaşın psikolojik atmosferini yönetmeyi üstleniyor. Merkez medya dağılmış; tamamen Anadolu Ajansı, TRT gibi pozisyon almış görünüyor. Öyle ki, kimsenin giremediği sokaklara, polisler eşliğinde, polis panzeri ile girip polisten aldığı bilgilerle topluma haber vermekten hicap duymuyor. Bu haberin ne kadar objektiflikten uzak ve resmi bakıştan azade olabileceğini hesaplayamıyor veya tam olarak bunun için oraya gidiyor.

Devlet; ordusu, polisi, yargısı, yürütme organları, yasama organının ağırlıklı çoğunluğu, bürokrasisi, siyasal iktidarı ve Cumhurbaşkanlığı makamı ile tam anlamıyla bir parti devleti görüntüsü arz ediyor. Son derece bütünlüklü bir yapı, kendi içindeki çelişkileri bir kenara bırakarak olduğu gibi siyasal iktidarın ve Cumhurbaşkanı’nın istediği yelpazede içinden geçtiğimiz çatışmalı sürece dair tutum sergiliyor. Bunu yaparken karşısına çıkan her türlü engeli, yükselen sesi, karşı çıkışı yine zor aygıtlarıyla püskürtüyor. Püskürtmekten de ötesine gidiyor, kriminalize ediyor ve hedef gösteriyor. Olabilecek en tehlikeli sulara doğru toplumun teknesini sürüklüyor. Çatışmalı ortamın sona ermesini, sivil ölümlerinin bitmesini, Kürt sorununun diyalogla çözülmesini isteyen odakları cüzzamlı ilan edip karşı saldırıya geçiyor.

Devlet, bu bütünlük arzeden yapısıyla, istemediğini yazan gazeteciyi, istediğini yapmayan siyasetçiyi, susmayan ve sinmeyen milletvekilini, sesini çıkartan ve sokağa inen kitleleri, özellikle de bünyesinde çalışan emekçileri tehdit ediyor; cezalandırıyor; hapse atıyor. Hiçbir şey yapmazsa sosyal medyada troll hesaplarının hedefine koyup kendince teşhir ediyor. Bu gidiş, gidiş değil. Ne ülke ne de krizler, toplumu bölüp ayrıştırarak, ayrışmayı da bütün zor aygıtlarını devreye sokup derinleştirerek yönetilir. Buna, yönetme değil sindirme denir. Parti devletinin bu kontrol saplantısı ve bu ruh haliyle gideceği yer iç savaştır, toplumsal patlamalar ve yıkımlardır. Ardında belki de yüzbinlerce insanın cenazesini bırakmaktır. Bunun ötesi yoktur. Hele ki Türkiye gibi çok sorunlu bir jeopolitik konumda yer alan ülke için ötesi hiç yoktur.

Devlet, greve çıkan öğretmenleri, yaralıları tedavi eden doktorları, sokağa inen mühendisleri, boykota giden öğrencileri tehdit, baskı ve şantajla en fazla sayıca azaltabilir ve onları sindirebilir. Birkaç adım geriye çekilmelerini sağlayabilir. Fakat dahası olmaz ve bu kitleler başka türlü bir zaman ve koşulda, ilk fırsatta yeniden öne atılır. Dünya tarihi bunun yüzlerce örneğiyle doludur. Birileri Hitler olursa, birileri de partizan olur.

Nereye kadar…

Bugün kamu çalışanlarını, özellikle bu çatışma atmosferine karşı çıkan barış yanlısı kamu çalışanlarını işlerinden etmekle tehdit eden devlet mekanizması, işinden ettiği insanları yarın metropollerde hendeklerin arkasında görecektir. Nitekim Gezi’deki barikatlar hendektir, hendeğin ta kendisidir. Eğer AKP ve devlet mekanizması sakin sularda 100 yıl boyunca toplumu hafif hafif geçişlerle dindarlaştırıp toplumsal yaşamı Sünni – İslam hattında dönüştürmeyi başarırsa; sorgusuz sualsiz biat edecek %99 oluşturabilir. Belki sonraki 200-300 yılın garantisini alabilir. Ama o da, bir ada ülkesi olsaydık ancak mümkün olabilirdi. Toplum mutlak suretle reaksiyon gösterecektir. Bu süreç böyle devam ettiği sürece Kürt Sorunu’nun çözümünde diyalog da bir anlam ifade etmemeye başlayacak, uzun yıllara yayılan bir savaşı göreceğiz.

Öte yandan anayasa değişikliği tartışmalarının merkezinde tamamen başkanlık, diktatörlük rejimi var. Başkanlığın tartışılıyor oluşu ülkede fiili bir faşist diktatörlüğün olmadığı anlamına gelmiyor. İliklerimize kadar faşizmi yaşıyoruz. Führer’i koruma yasasıyla (Cumhurbaşkanı’na hakaret maddesi), sulh ceza mahkemeleriyle, iç güvenlik yasasıyla, çok yakın zaman sonra çıkacak olan izleme, dinleme ve fişleme yasasıyla, zor ve şiddetle boğazımıza kadar faşizmi yaşıyoruz. Fakat istenen, bu durumun da ötesi ve resmiyete kavuşmuş hali. Öyle ya, adalet olmak zorunda değil ama mutlak adaletsizliği bile düzenleyecek kanunlara ihtiyaç var. Şu anki toplumsal atmosfer, sonbaharda başkanlık referandum sandığının bir şekilde önümüze konulacağını işaret ediyor. AKP, tek başına başkanlığı geçiremeyebileceği endişesiyle bütünlüklü bir anayasa değişikliğine ihtiyaç duyuyor.

Bunlarla beraber her geçen gün toplum biraz daha Sünni – İslam hattında dönüştürülüyor. 4+4+4 yasasından bu yana her fırsatta toplumu dindarlaştırmayı, Kürt Sorunu ve çatışma ekseninde yanına güçlü bir milliyetçilik sosu koyarak da harmanlayıp kemikleştirmeyi hedefliyor. Bu yelpazede değişmeye pek hevesli Anadolu toplumu büyük ölçüde bu değişime ayak uyduruyor. Bunda muhalefetin laiklik mücadelesi alanına ilişkin etkisizliği ve inandığını kendince -reel politik gereği- söyleyememesinin de rolü fazla. Öyle ki bir süre sonra muhafazakar doğru, çağdaş ve aydınlanmacı doğrulara kendisini dayatmaya ve içten çürütmeye başlıyor. Kitlelerde de önemli bir kafa karışıklığı ve güvensizlik başlıyor. Bu da, başka türlü ve daha tehlikeli bir tehdit oluşturuyor.

Asker ve polisin İslami simgeler, söylemler hatta ve hatta dualar, Kuran eşliğinde çatışma görüntülerinin servis ediliyor oluşu bize şunu göstermektedir: laik Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik güçleri, “kafir güçlerle” paramiliter bir İslami direniş ordusu gibi savaşmaktadır. Oysa ortada bir dinler savaşı yok. Fakat belli ki, silahı elinde olan bir dinler savaşı motivasyonu ile işe koyuluyor. Öte yandan, AKP iktidarı ve onun propaganda araçları bu durumu Sünni – İslamcılaştırma argümanı olarak sunuyor ve kitlelerini konsolide ediyor. Halkın en geri güdülerini sivriltiyor.

Endişem o ki; bu süreçte çok fazla insan işsiz kalacak, tutuklanacak, yaralanacak, öldürülecektir. Ancak bu içine sıkışılan karanlık hücre mutlak suretle parçalanacaktır. Özgürlüğü soluyan insan, uzun süre tutsak edilemez.

*Ulaş Aydın,
Psikolojik Danışman,
ulas.aydin@hotmail.com

Bir cevap yazın