Ulaş Aydın – İslamcılaşan Eğitime ve 1915’in de Ötesine Dair

LSu_Rc8J

 

 

 

 

Eğitim, sistemlerin en önemli yeniden üretim aracıdır. Yaşam ve gelecek, en iyi ve en etkili biçimde, eğitim sistemi organize edilerek yeniden üretilir. AKP’nin bugün eğitim sistemini yapboz tahtasına çevirmesi, makro bir siyasetin ciddi denemeleridir. AKP artık yeni bir devlet inşa etmektedir ve bu devletin devamı için gelecek kuşakların ideolojik dönüşümü büyük önem arz etmektedir. AKP, ekonomide yağmacı neoliberal bir hat izlerken, siyasette artık muhafazakarlığı da aşan düzeyde bir İslamcılık/dincilik hattına oturmuştur. AKP-Cemaat kavgasıyla beraber kılıçlar çekilmiş, tüm arzular ve tüm pislikler tek tek ortaya dökülmüş durumdadır.

AKP’nin eğitim alanını dizayn etme çabası, aynı zamanda bu alandan cemaati tamamen silmek arzusuyla da paralellik göstermektedir. Dolayısıyla, hem “Osmanlıcı/milliyetçi/İslamcı” yarınlar inşa etmek hem de cemaatin en önemli silahını elinden almak için, saldırının dozunu ilerleyen zamanlarda daha da artıracaktır. Şimdilik bu alanda başarılı bir biçimde ilerlediklerini söylemek mümkün.
Bu yazının temel amacı, AKP’nin eğitimde ne tür hamleler yaptığının ve bunların ne anlama geldiğinin basit, açık ve anlaşılır bir biçimde okura ulaştırılmasıdır.

4+4+4 eğitim sistemi

AKP, eğitim sistemine esaslı ve ciddi neşteri ilk olarak 2012 yılında vurdu. 2012 yılına kadar eğitim alanını, büyük ölçüde öğretmen istihdamı için gördüğünü ve bu kocaman alanı cemaate sonsuz bir biçimde güvenerek teslim ettiğini söylersek yanılmış olmayız. 2012 yılında AKP -cemaatin de desteğiyle- 4+4+4 düzenlemesini hayata geçirdi ve eğitimde; semerinden boşalırcasına, çılgınca, kontrolsüzce, korkmadan, çekinmeden, sormadan, tartışmadan, tartıştırmadan ve üstüne üstlük buna itiraz eden sesleri polis şiddetiyle ve soruşturmalarla püskürterek, peşi sıra düzenlemelere geçti.
AKP, 18. Milli Eğitim Şurası’na getirilen ve ilk taslağı 1+4+4+4 olan eğitim modelini, eğitimci olmayan 5 AKP’li milletvekili aracılığıyla TBMM’ye taşıdı. O yılın Mart ayının son haftası Türkiye’nin dört bir tarafında eylemler yükseldi, Eğitim-Sen ve Eğitim-İş sendikaları 2 gün grev kararı aldı. KESK’e bağlı Eğitim-Sen, Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya, meclisin önüne yürümek istedi. Sonrası hafızalarımızda tazeliğini koruyan polis şiddeti görüntüleri.
1+4+4+4 taslağı revize edilerek 4+4+4 şeklinde meclisten geçti. Oradaki +1, zorunlu okul öncesi eğitimiydi ve amaç, memleketin hayrına bir eğitim modeli geliştirmek olmadığı için, meclis sürecinde taslaktan çıkartıldı. AKP’nin derdinin nitelikli eğitim olmadığı, bütün Avrupa’da zorunlu olan okul öncesi eğitimi zorunlu olmaktan çıkarmasıyla da ortaya çıkmıştı aslında. 4+4+4 ile 28 Şubat’tan sonra zorunlu hale getirilen 8 yıllık temel eğitim (ilk 5 yıl ilkokul, 3 yıl ise ortaokula tekabül edecek biçimde) 4+4 şeklinde ikiye bölündü. İlk 4 yıl ilkokul, ikinci 4 yıl ortaokul olarak düzenlendi. Okula başlama yaşı 72 ayken, 60 aya düşürüldü. Böylelikle ilkokula başlayan bir çocuk 9 yaşında ilkokuldan mezun olmuş olacaktı.

Aynı düzenleme ile, 28 Şubat sürecinde kapatılan imam hatip ortaokulları yeniden açıldı. 9 yaşında ilkokulu bitiren çocuk, 9 yaşında imam hatip ortaokuluna başlayacak şekilde sistem kurgulandı. Bu şekilde, 13 yaşında temel eğitim bitmiş olacak ve liseye devam etme mecburiyeti de olmayacaktı. Nitekim 2012 yılından itibaren 260 bin kız çocuğu, ortaokulu bitirdikten sonra örgün eğitim veren bir liseye kayıt olmadı. Kimisi açık liseye devam etti, kimisi etmedi, kimisi evlendi, kimisi köyüne döndü, evine kapandı. Bunu basit bir laikçi paranoya olarak görmek büyük yanılgı olur. Bu satırların yazarı, yüzlerce defa eylemlere katılmış, sadece eğitim alanındaki dönüşüm ile ilgili onlarca yazı yazmış, TBMM’de iki elin parmakları kadar soru önergesi verilmesini sağlamıştır.

2014’ün sonunda şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, AKP eğitimi tam anlamıyla İslami bir formasyonla dizayn etmek istiyor ve ediyor da. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana imam hatip sayısı 11 kat arttı, 2014 yılı itibariyle imam hatip ortaokul ve liselerinde okuyan öğrenci sayısı 1 milyona ulaştı. İmam hatip okullarındaki öğrencilerin sayısı, diğer tüm okullardaki öğrencilerin sayısının %10’una ulaştı. Erdoğan’ın arzu ettiği dindar ve kindar nesil kartopu gibi büyümeye başladı.

Yine bu düzenleme ile beraber ortaokul ve liselere; Kur’an, Peygamber’in Hayatı dersleri seçmeli olarak konuldu. Bu dersler yurt sathında kimi yerlerde seçmeli, kimi yerlerde zorunlu seçmeli olarak öğrencilere açıldı. Yani yöneticiler bu dersleri açtı ve buraya bir şekilde en az 10 öğrenci bulunacaktı, buldular da.

Müfredatların ne denli gericileştirildiği, sıradan bir Hayat Bilgisi ders kitabı açılıp bakılarak, rahatlıkla anlaşılabilir. 12 Eylül sonrası, solun önemli bir hakimiyetinin bulunduğu ders kitapları sektörünün son 12 yıldır İslamcıların tekelinde olduğunu hatırlatmak isterim. Ve tabi Milli Eğitim Bakanlığı’nın dev bir İslamcı yayınevi arpalığına dönüştüğünü de… 4+4+4 eğitime dinci/gerici/mezhepçi saldırının en büyüğü ve en kapsamlısıydı. Neredeyse eksiksiz bir biçimde hayata geçti.

Başörtüsü meselesi

Kamuoyunun da yakından takip ettiği üzere, AKP eğitim öğretim yılının ortasında, birden bire, durduk yere bir Bakanlar Kurulu kararı ile tüm liselerde ve ortaokullarda başörtüsünü serbest bıraktı. Oysa bu düzenleme son derece basit bir kılık kıyafet yönetmeliği düzenlemesiydi ve Milli Eğitim Bakanı’nın iki dudağı arasında ve bir kalem imzasına bakan basitlikte bir şeydi. Oysa AKP bu düzenlemeyi, tıpkı bir önceki yıl öğretmenlere getirdiği başörtüsü serbestliği gibi, Bakanlar Kurulu’nda yaptı, şaşaalı bir basın toplantısı ile hükümet sözcüsüne ilan ettirdi. “Demokratikleşme” son hızıyla ilerliyordu. 2013 yılında öğretmenlere derse başörtüsü ile girebilme serbestliği, 2014 yılında tüm ortaokul ve liselerde öğrencilere derse başörtüsü ile girebilme serbestliği getirildi.

Şüphesiz bu kocaman bir bilinçaltı operasyonunun ve gövde gösterisinin ta kendisiydi. AKP bu operasyonu başarıyla yürüttü; kendi doğal tabanına, kazandıkları başörtüsü zaferini büyük bir iştahla aktardı; okullarda başörtüsünün görünürlüğünü arttırdı; 10 yaşında başörtüsü takan kız çocuğunu, arkadaşları ve toplum nezdinde normalleştirdi. Kuşkusuz o çocuklar son derece normaldi. Normal olmayan ise henüz 10 yaşında kız çocuklarının başlarının ailelerinin istekleri doğrultusunda, dini bir emrin yerine getirilmesi adına -ki din hakkında bu çocukların tek fikri din kültürü ve ahlak bilgisi, ünite sonu soru ve cevaplarıdır- kapatılmasıdır. Bu, kesinlikle normal değildir; ilericilerin, aydınlanmacıların, Marksistlerin hepsini geçtim, apolitik pedagogların bile asla kabul etmedikleri bir durumdur. İnsanlık tarihinin bir takım birikimleri vardır, aklın ve bilimin ışığında bu birikimler zamanla evrensel normlara dönüşmüştür. 18 yaşından küçük herkesin çocuk olduğu gerçeği, insanlığın bu görkemli birikiminin ve tarihselliğinin bir sonucudur. Evrenseldir, dünyanın her tarafında geçerlidir. Kıta Afrika’sının kara yürekli, kara derili yiğit gençlerinin, fiziksel olarak beyazlardan daha erken gelişim göstermesi, onları daha erken reşit yapmaz. İslam’ın bunu kabul etmiyor oluşu, bu evrensel gerçeği değiştirmez. AKP burada, İslam inancına göre hareket etmiş, insanlığın evrensel değerlerini; eğitimde ve çocuklarımızın ortak yarınlarında, yaşam alanlarında elinin tersiyle kenara itmiştir. Başörtüsü serbestliği bu anlamda, son derece kritik bir hamledir.

Kadrolaşma hareketi

Okullar, kuşkusuz müfredatlardan ve ders kitaplarından ibaret kurumlar değildir. Öğretmen, öğrenci, veli, mahalleli, esnaf, muhtar vs. bir grup parçanın bütünüdür. Ancak buraların en stratejik noktaları yönetici pozisyonlarıdır, yani müdürler ve müdür yardımcılarıdır. AKP, 2014 yılının Mart ayında, kamudaki cemaatçi kadrolaşmayı ileri sürerek sıra dışı bir yasal düzenlemeye gitti. 4 yıldan fazla yöneticilik yapmış bütün okul müdürlerinin görevine bir gecede son verdi. Dün okul müdürü olan birisi sabah uyandığında artık müdür değildi. Bu şekilde ilk etapta 17 bin okul müdürünün görevine son verildi. Beraberinde on binlerce müdür yardımcısı da kendisini kapı önünde buldu. Bu pozisyonlara, eski Türkiye’de yazılı sınavlarla, asgari adil atama koşullarını yerini getirerek gelen bu yöneticiler yeniden bir değerlendirmeye tabi tutulacaktı. Bu değerlendirme sonucunda başarılı olanlar yoluna devam edecek, başarısız olanlar sınıflara dönecek ve öğretmenlik yapacaktı. Uygulama tüm itirazlara rağmen hayata geçti ve sonunda görüldü ki, artık yandaş demeye bile utanır olduğumuz, AKP 3x hızında gericileşirken, kendileri 5x hızında gerici olan Eğitim-Bir-Sen denen taşeron sendika, bütün okul müdürlerinin puanlamasını sendika binalarında kendisi yaptı; hangi okullara hangi müdürlerin atanacağını kendileri belirledi ve bunları MEB bürokratlarına teslim etti. Sonuçta ortaya şöyle bir tablo çıktı; artık okul müdür ve müdür yardımcılarının %70’i (Nabi Avcı’nın soru önergesine verdiği yanıt) bu sendikanın üyesi ve iflah olmaz birer hükümet yandaşı. IŞİD ile aralarında 3 cm olan bu sendikanın üyelerinin, okul yöneticisi olması şüphesiz tüyleri diken diken edici.

19. Milli Eğitim Şurası

Şüphesiz geride kalan 18 Milli Eğitim Şurası’ndan çok daha fazla akıllarda kaldı, bu Şura. Bunda Eğitim-Bir-Sen denilen sendikanın, karma eğitimin kaldırılması gibi sansasyonel önerileri olduğu kadar, sosyal medya ve internet medyasında yoğun bir biçimde paylaşılmasının da etkisi oldu. Tam burada kişisel bir not düşmek isterim; kamuoyunun Milli Eğitim Şurası’na bu denli tepki vermesi, -psikoloji formasyonu almış bir Marksist olarak söyleyebilirim ki- kesinlikle Gezi Parkı sürecinin öncesini anımsatmıştır. Toplumun yaşam damarlarının yeniden sıkışmaya başladığının, Gezi Parkı sonrası en yoğun göstergesi bence bu Şuraya yönelik tepkiler olmuştur.

Milli Eğitim Şurası kararları kesin değildir, bağlayıcılığı yoktur ve tavsiye niteliğindedir. AKP burada şöyle bir yol izlemektedir; kendi istediği kararları Şura gündemine taşıtmak, burada oylanıp tavsiye kararı olmasını sağlamak, ardından da uygulamak ve de kendi taşıtmadığı tavsiye kararlarını da asla uygulamamak. Yöntem budur ve bu şekilde; “bakın biz yapmıyoruz, burada akademisyenler, öğretmenler, yöneticiler, sendika temsilcileri toplanıyor, demokratik bir şekilde tartışıyor ve karar alıyor” diyerek, en absürd kararlara bile meşruiyet kazandırmaya çalışıyor. Oysa eğitimciler çok iyi biliyor ki, o şura %80 AKP yandaşlarından oluşuyor ve oradan hükümet ne isterse çıkıyor. Şüphesiz eğitimde gerici bir hamle için AKP’nin bu tip şuralara pek ihtiyacı da yok. Bu şura tam anlamıyla İslamcı/milliyetçi/mezhepçi tedrisatın doruk noktası olmuştur. İlkokul 1. 2. ve 3. sınıflara, zorunlu Din Kültür ve Ahlak Bilgisi dersi konulmuş, anaokullarına da bu ders “Değerler Eğitimi” adı altında sunulmuştur. Osmanlıca tüm liselerde seçmeli ders olmuştur. Osmanlıcadaki temel amaç ise, islamizasyonun normalleştirilmesi ve görünürlüğünün artırılmasıdır. Arap-İslam alfabesi toplumsal meşruiyetinin ve kabulünün artması, harf devriminin bir yabancılaşma olayı olarak topluma belletilmesidir. Bu, yeni bir ulus yaratma ve yeni bir paradigma oluşturma hamlesinin önemli öğelerinden biridir. Sünni Müslüman yeni Türkiye’nin ve milletin bir takım birleştirici mitlere ve değerlere ihtiyacı vardır. İşte Osmanlıca, bu noktada sembolik bir anlam taşımaktadır.

Aynı şurada, Turizm ve Otelcilik liselerindeki “Kokteyl hazırlama ve alkol servisi” dersleri kaldırıldı. Alkollü restoran ve otellerde staj yapılmayacağı kararı alındı. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders saatleri iki katına çıkartıldı, İnsan Hakları ve Demokrasi dersiyle Trafik, İlk Yardım ve Sağlık Bilgisi dersleri müfredattan kaldırıldı. Ortaokullara Felsefe dersi önerisi şiddetle reddedildi, “Şehrimizi Tanıyalım” etkinliği adı altında camilerin, türbelerin çocuklara gezdirilmesinin yasal dayanağı oluşturulup teklif edildi ve kabul edildi. T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük müfredat ve ders kitaplarının yeniden incelenmesi ve gerekli düzenlemeler yapılması kararı alındı. Burada muhtemelen “gerici ayaklanma, saltanatçılar, halifeciler” vb. ifadelerin tamamı çıkartılacaktır;“Menemen hadisesini bir de bizden dinlemek istemez misiniz?” gibi…

Ortaokul öğrencilerinin 2 yıl süreyle okula ara verip hafızlık eğitimi almaları ve bu sürede devamsız sayılmamaları kararı alındı. Görsel sanatlar dersinde hat, ebru, tezhip ve minyatür gibi sanat dallarının da işlenilmesi kararı alındı. Muhafazakar, dindar yaşam tarzı ve ilgileri, okullarda toplumsallaştırılarak aktarılmaya çalışılması isteniyor. Bunun başka bir örneği de; Kutlu Doğum Haftası ve Aşure Günü’nün, Belirli Gün ve Haftalar kapsamında okullarda kutlanması kararının alınmasıydı. Görüldüğü üzere, eğitim hızlı bir biçimde İslami dönüşümden geçiyor.

Aynı şurada alınan başka kararlar var ki; akıllara ziyan, evlere şenlik. Okul güvenliği komisyonundan geçip genel kurulda, okullarda X-Ray cihazı, metal detektörü, turnike, kamera gibi güvenlik önlemlerinin artırılması; disiplin yönetmeliğinin ve cezalarının ağırlaştırılması; okuldan atılmanın kolaylaştırılması; öğrenci hakkında emniyetten bilgi alınması ve istenildiğinde de verilmesi gibi bir dizi kararlar alındı. Burada anlaşıldığı üzere; liselerde ikinci bir Gezi asla istenmiyor. İslamcılaşan eğitim yaşamı ve AKP gençliğinin, karşısında oluşacak seküler ve ilerici karakterli liseli gençlik hareketine karşı arkasını dayayacağı yasal hazırlıklar tamamlanmak isteniyor. Okullar göz göre göre hapishaneye dönüştürülüyor. Yargı paketi, güvenlik paketi derken milli eğitim disiplin paketine inecek düzeyde bir yeni Türkiye, yeni millet oluşturma arzusu ve Erdoğan’ın deyişiyle ofansa çıkış görmekteyiz.

AKP’nin 12 yıllık iktidarının uzandığı bu günlerde görüyoruz ki, okullar, geniş güvenlik önlemli hapishanelere dönüştürülme yolunda. Eğitim, İslamcı bir dönüşümün mevzii olarak kullanılıyor; akıldan, bilimden, çağdaş dünyanın evrensel değerlerinden uzak, yeni rejime sıkı sıkıya bağlı alık nesiller yetiştirilmek isteniyor.

*Ulaş Aydın
Psikolojik Danışman
ulas.aydin@hotmail.com

Bir cevap yazın