Toni Alaranta – AKP’nin Global Stratejisi ve Türkiye’nin Suriye İç Savaşına İlişkin Pozisyonu

alaranta_a4Başlıktaki “iç savaş” kavramı da, “Türkiye”nin değil de “AKP’nin global stratejisi” konsepti de bilerek seçilmiştir. Suriye’deki savaş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve AKP’nin lider kadrolarının dediklerinin aksine, kanlı bir diktatör olan Beşar Esad’ın kendi halkına karşı başlatıp sürdürdüğü bir savaş değildir. Suriye savaşını böyle sunma yöntemi, kuşkusuz ki yalnızca Erdoğan tarafından değil Batı’da da kimi benzer çevrelerce öne çıkarılan bir tezdir. Bu iddianın içerdiği sorun, son derece karmaşık bir gerçeğin gereksiz yere basitleştirilmesinden ibaret değildir. Öte yandan, Türkiye’nin yüksek ulusal çıkarları –ve ulusal kimliği- kavramının 13 yıllık kesintisiz AKP iktidarı döneminde ne kadar dramatik biçimde değiştiğini vurgulamak bakımından, Türkiye’nin değil de AKP’nin global stratejisinden söz etmek gerçekten de yerindedir. Aşağıdaki bölümlerde, AKP’nin yeni dış politika doktrininden hareketle bu iki konunun kısa bir analizini yapmaya çalışacağım.

Stratejik derinlik, Milli Görüş ve Türkiye’nin yeniden tanımlanan ulusal kimliği

Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabı hakkında yabancı gözlemciler tarafından da pek çok şey söylendi. Davutoğlu’nun kitabında, ayrıntılara girmeksizin, Türkiye’nin genelde global stratejisi ve özellikle Suriye’deki yaklaşımlarıyla ilgili birçok kuramsal benzerlik gösterilebilir. Ayrıca, Behlül Özkan ve başka akademisyenlerce ortaya konulan belgelere göre, ateşli bir Milli Görüş Hareketi taraftarı olan Davutoğlu, daha 1990’larda, Türkiye’nin, Müslüman Kardeşler’i Ortadoğu’da iktidara getirmek için çalışması gerektiği yolunda görüş ileri sürmüştür. AKP, hiç kuşkusuz ki, klasik Milli Görüş tezlerinin – bir tek şu çok önemli istisna dışında- direkt sürdürücüsüdür: AKP, Milli Görüş’ün aksine, kapitalist sistemi kabul etmektedir. Bunun dışında, Erbakan’dan bu yana pek az şey değişmiştir. Dış politika alanında klasik Milli Görüş anlayışı, yazgısının Türkiye’yi tarihi, coğrafyası ve boyutları dolayısıyla İslam dünyasının lideri olmaya yönlendireceği merkezindeydi. Bütün bunlar, “merkez ülke” gibi klasik jeopolitiğin eski kavramlarıyla “ritmik diplomasi” türünden yeni moda deyimleri harmanlayarak akademik bir söylem içinde bir araya getiren Davutoğlu için bir temel oluşturmuştur.

Türkiye’nin, sahip bulunduğu tarihten ve Ortadoğu ülkeleriyle olan kültürel benzeşmesinden dış politikada yararlanabileceği fikri, tabiidir ki, Davutoğlu’nun keşfi değildir. Aşağı yukarı benzer fikirleri İsmail Cem’in söyleminde de bulabiliriz. Burada esastan farklı olan, AKP’nin, bu tarihsel coğrafi ve kültürel durumu, Milli Görüş’ün İslamcı ideoloji temelinden son derece ideolojik ve köktenci bir siyasal İslamcı global strateji anlatımına taşımış olmasıdır. Başka bir deyişle Türkiye, AKP iktidarında, Ortadoğu’nun Müslüman Kardeşler güçlerinin sağlam destekçisi olup çıkarken Türk ulusal kimliği de bütünüyle ümmet kavramıyla tanımlanır olmuştur. Gerçi uluslararası sistemin, tek tek devletlerin dış politikası üzerinde etkili olduğu doğrudur; ancak bir süredir gayet iyi bilinen bir gerçektir ki, her bir devletin kendi dışında oluşan koşullara verdiği tepkiyi sonuçta o devletin siyasal kadrolarının görüş ve söylemleri ile bunların ideolojik gerekçeleri belirlemektedir.

Böylece AKP hükümetleri, bir yandan ABD’nin tek süper güç olarak egemenlik sürdürdüğü Soğuk Savaş sonrası dönemi, bir yandan da Ortadoğu’daki gelişmeleri bölge dışı aktörler eliyle kontrol etmenin gittikçe zorlaşması olgusunu, Türk İslamcı hareketin çoktandır özlemini çektiği dış politika hedeflerini uygulamaya koymak için bir fırsat olarak algılamıştır. Türkiye, toplu olarak “Arap Baharı” diye anılan halk ayaklanmalarının başlamasını de içeride uyguladığı İslamcı politika çizgisini dış politikaya da aktararak sürdürmek için bir fırsat olarak görmüştür.

Türkiye: Suriye iç savaşının aktörlerinden biri

Bu, bizi Suriye savaşına ve Türkiye’nin söz konusu savaşa ilişkin hedeflerine göz atmaya yöneltir. Esad’ı, 2011’de, iktidarı kendiliğinden bırakmaya ikna edemeyen Türkiye, bu kez onu iktidardan zorla düşürme politikası başlattı. Bunu, kuşkusuz ki doğrudan bir silahlı müdahale yoluyla değil, “ılımlı” veya radikal İslamcı hatta cihatçı olup olmadıklarına bakmaksızın bir dizi isyancı hizip ve gruba silah vererek, parasal ve lojistik destek sağlayarak yapmaya çalıştı. Bu aşamada Hatay, Suriye silahlı muhalefetinin karargahı durumuna getirildi. AKP Hükümeti, ABD ile birlikte, aşırı olmayan bazı muhalifleri, ne anlama geldiği belirsiz bir “Özgür Suriye Ordusu” etiketi ile bir araya getirmeyi denedi. Ilımlı olduğu varsayılan bu gruplar Esad rejimini güya birkaç ay içinde düşüreceklerdi. Tabii böyle bir şey vuku bulmadı; esasen, başta Sünniler olmak üzere, milyonlarca Suriyeli rejimi desteklemeyi sürdürüyordu.

Erdoğan ve Davutoğlu liderliği bu açık gerçeği kabul etmek istemedi. Güçlü ve Esad’a sadık Suriye Arap Ordusu’nu alt edebilecek düzeyde yeterli “ılımlı” savaşan grup bulunmadığını saptayan Türkiye, Suudilerle ve Basra Körfezi monarşilerinden kimileriyle birlikte Ahrar-üş Şam ve Al Nusra gibi Selefi grupları silahlandırmaya başladı. Bu yolla, on binlerce yabancı askerden oluşup bir tür vekalet savaşı veren bir işgalci ordu meydana getirilmiş oldu. Bunların bir kesimi sonradan IŞİD adı altında örgütlendi.

Suriye muhalefetinin Ilımlı savaşçı grupları, 2013’te, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın doğrudan katkılarıyla ve dolaylı olarak da sorunlu ABD stratejisinin değişmesi sonucunda tamamen marjinalleşti; Suriye silahlı isyan hareketi, küresel cihat ağına dahil oldu. Böylece bu rejim değiştirme projesi, Suriye ve Irak’ta barbar bir Selefi cihat devletinin oluşmasına yol açtı. Bütün bu gerçekler, Başbakan Erdoğan, 2014 yazında, kendi başkanlık kampanyası için Anadolu’nun değişik kent ve kasabalarını dolaşırken, açıklıkla ortadaydı. Bir başka deyişle Erdoğan, yurttaşlarına ülkenin hemen sınırlarında bir cihat devleti gibi çok önemli bir tehdidin oluştuğunu bizzat söyleyebilecekken, bundan hiç söz etmedi. Yurttaşlarını bu konuda uyarmak; onlara, radikalizm öğretisi yayan ve Suriye’de cihatçılara katılmaya teşvik eden kahvehanelere gitmekten çocuklarını alıkoymalarını öğütlemek için bu yurt gezilerinden daha iyi bir fırsat bulunabilir miydi?

Erdoğan IŞİD’in bir tehdit olduğunu, kuşkusuz ki, düşünmüyor; Türkiye halkının cihat için militan toplayanları resmi makamlara bildirme yolunda uyarılmasını gerekli görmüyordu. Bunun nedeni, Esad rejiminin yerinden edilmesinin AKP için birinci öncelik konumuna gelmiş olmasıydı. Cihatçıların Türkiye sınırları içinde özgürce dolaşmalarına da bu nedenle izin verildi. Daha sonra Türkiye’nin, IŞİD’in Türkiye içinde canlı bomba saldırıları düzenlemesi ve uyuyan hücreler oluşturmasıyla, bu yüzden ağır bedeller ödediği ortaya çıktı.

AKP rejimi, bilindiği üzere, bu cihat örgütlerini Suriye Kürtlerine karşı kullanmıştır. Bu olgu, AKP önderliğinin Kürtleri yabancı cihat örgütlerinden daha büyük bir düşman gibi gördüğünü haklı olarak saptayan Türkiye Kürtleri arasında yaygın bir AKP karşıtlığı yaratmıştır. Sonuçta, Suriyeli mültecilere yardım ederek uluslararası çevrelerde saygınlık toplayan Türkiye’nin, cihatçı teröristlere doğrudan destek vererek Suriye’deki iç savaşın gereksiz yere uzamasına yol açtığı ileri sürülebilir. Daha da ötesi, egemen bir komşu devlet sınırları içinde Al Nusra gibi uluslararası terör örgütlerine finans desteği sağlamak, devletler hukuku açısından doğrudan doğruya bir suçtur. Türkiye, iki milyondan fazla Suriyeli mülteciye kucak açarak çok önemli bir iş yapmıştır. Ancak bu arada Suriye içindeki cihatçılar için harcanmış paranın miktarını bilmek de önemlidir. Bu politik çizgi ve Türkiye’de sivillere karşı düzenlenen -ve bu çizgiden kaynaklanan- şiddet ve terör eylemleri, Suriye savaşının kaçınılmaz sonuçları olmayıp AKP hükümetlerinin dolaysız seçiminin sonucudur.

*Dr. Toni ALARANTA
Uzman Araştırmacı, Finlandiya Dış İlişkiler Enstitüsü
toni.alaranta@fiia.fi

Bir cevap yazın