Tevfik Sönmez Küçük – Parti İçi Demokrasinin Sınırları Üzerine: İfade Özgürlüğü Mü? Parti Disiplini Mi?

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içerisinde 16 Nisan Halkoylaması sonrasında parti üyelerinin referandum sürecine ilişkin değerlendirmeleri ve bu yönde Genel Merkezi eleştiren bazı görüşleri, parti içi demokrasi kavramını yeniden Türkiye’nin siyasal gündeminin ana maddelerinden biri haline getirmiştir. Parti içi demokrasi, parti içi kararların çoğunluğun üstünlüğü ilkesi uyarınca alınmakla birlikte, üyelerin seçme ve seçilme, bilgi edinme ve önerge sunma haklarının, ifade ve hak arama özgürlüklerinin kanunlar ve parti tüzükleri aracılığı ile güvence altına alındığı bir süreci ifade eder. Parti içi kararların oluşumunda çoğunluğun yönetim hakkına sahip olması önemli bir ilke olarak ortaya çıksa da, partilerin iç düzen ve işleyişinin demokratik esaslara uygun olması, bu çoğunlukla mücadeleyle, yani parti içi çoğunluğun karşısında azınlığın korunmasıyla sağlanır. Elbette ki, parti içi kararların oluşumunda çoğunluk iradesinin geçerli olduğu kabul edilmelidir; fakat başlı başına bu husus, parti içi çoğunluğu temsil eden iradenin partiyi istediği gibi yönetebileceği anlamına gelmez.

Parti içi ifade özgürlüğü

Bu bağlamda, parti içi iktidarı sınırlayan en önemli güvencelerden birini, parti içerisinde üyelerin ifade özgürlüğünün tanınması oluşturur. Nasıl ki, ulusal düzeyde çoğunluğun iradesinin mutlaka doğruyu gösterdiği kabul edilmiyorsa, aynı husus, parti içi kararların oluşumu açısından da geçerlidir. Partinin iyiliğine çoğunluk iradesinin yanılmaz olduğu varsayılarak ulaşılamaz. Parti iradesinin ortaya çıkması, üyelerin farklı görüşlerini serbestçe dile getirebilmesine bağlıdır. Nitekim parti içi demokrasinin temel göstergelerinden biri parti içi muhalefetin varlığıdır. Özellikle de partinin temel politikaları ile ilgili kararlar alınırken çoğunluktan ayrılan görüşlerin kendilerini ifade edebileceği bir siyasi ortam yaratılmalı ve parti içerisinde bugün azınlıkta olanların, yarın çoğunluk olabilmesi güvence altına alınmalıdır. Ancak, üyelerin ifade özgürlüğünün sınırsız olmadığının da belirtilmesi gerekir. Bu noktada şu hususlar önem arz eder: Bir kere, üyelerin ifade özgürlüklerine ilişkin sınırlar anayasadan kaynaklanabilir. Örneğin, anayasada parti kapatma nedenleri öngörülmüşse bu durumda üyeler diledikleri gibi fikirlerini açıklama özgürlüğüne sahip olamayacak ve partinin kapatılmasına yol açabilen düşünceleri yasaklayan ve yaptırıma bağlayan kurallar parti içi demokrasiye aykırı düşmeyecektir. Aynı durum, ifade özgürlüğü açısından anayasada bir sınırlandırma nedeni kabul edilmişse söz konusu olur. Şayet kişinin ifade özgürlüğü anayasada belirtilen bir nedenle sınırlandırılabiliyorsa, üyenin ifade özgürlüğünü aynı nedenle sınırlandırmak parti içi demokrasiyi ihlal etmez. Çünkü ulusal düzeyde müsaade edilmeyen bir hak veya özgürlüğün parti içinde kullanılabilmesini beklemek mümkün değildir. Ayrıca, hakaret, iftira ve nefret söylemi gibi konusu suç teşkil eden ve bu nedenle ifade özgürlüğünün norm alanı dışında kalan görüş açıklamalarını yasaklayıp disiplin yaptırımına tabi tutmak da parti içi demokrasi ilkesini ihlal etmez.

Bu çerçevede tartışmalı olan asıl husus, partinin temel öğretisine veya programına aykırı olan ifadeler dolayısıyla uygulanan disiplin yaptırımında üyelerin ifade özgürlüklerine dayanıp dayanamayacakları meselesidir. Burada aslında iki anayasal değer çatışmaktadır: Gerçekten de, bir yanda kurumsal parti özgürlüğünün bir sonucu olarak partilerin kendi iç işleyişlerini düzenleme ve üyelerinden kendi program ve öğretilerine uyulmasını isteme hakkı yer alırken, diğer yanda üyelerin siyasal katılım özgürlüğü, daha doğru bir ifade ile üyelerin parti içi irade oluşumuna katılımına hizmet eden ifade özgürlükleri bulunur. Bu nedenle, burada yapılması gereken, iki anayasal değerin çatışması durumunda sorunun nasıl çözüme kavuşturulacağını belirlemektir. Bu tür bir çatışma halinde önerilen çözüm yöntemi Federal Alman hukuk öğretisinde de ağırlıklı olarak kabul edilen “pratik uyuşum ilkesidir”. Şöyle ki, bu ilke uyarınca anayasal bir çatışma halinde ortak bir çözüm yolu benimsenmeli ve her iki anayasal değer de en üst düzeyde korunmalıdır. Diğer bir ifade ile anayasal değerlerden vazgeçilmemeli ve çatışan bu iki değer mümkün olduğunca ortak bir paydada buluşturulmalıdır.

Sınırlama ve düzenleme

Tabii ki burada can alıcı soruyu sormak gerekiyor: Peki, bu anayasal değerlerin çatışmasını çözecek somut düzenleme nedir? Türk hukukunda da sorun bu noktada ortaya çıkıyor. Ne Siyasi Partiler Kanunu’nda ne de siyasal parti tüzüklerinde bu tür bir çatışmanın nasıl çözüme kavuşturulacağı ifade edilmektedir. Karşılaştırmalı hukukta ise bu konuda yol gösterici nitelikte hükmün Alman Siyasi Partiler Kanunu’nun 10. maddesinin 4. fıkrasında yer aldığı savunulabilir. Bu maddeye göre bir parti üyesi ancak parti tüzüğüne, temel ilkelerine veya düzenine kasten aykırı davranırsa ve bu hareketi ile parti birliğine ciddi ve ağır bir zarar verirse partiden ihraç edilebilir. Üyelerin, açıkladıkları ifadeler neticesinde partilerinden ihraçlarına karar verilebilmesi için parti tüzüğüne, partinin temel ilkelerine ve düzenine kasten aykırı davranmaları yeterli görülmemekte ve bu şekilde üyelerin ifade özgürlükleri (siyasal katılım özgürlükleri) korunmaktadır. Bununla birlikte görüş açıklaması ile partiye verilen zararın ciddi ve ağır olması durumunda üyelerin ihraç edilebileceği kabul edilerek, kurumsal parti özgürlüğü güvence altına alınmakta ve her iki özgürlük de etkisini devam ettirmektedir.

Kişiler partilere üye olurken parti tüzüğüne, temel ilkelerine ve genel öğretisine uyacaklarına dair bir taahhütte bulunur ve bu taahhüt onların partilerine karşı sadakat yükümlülüklerini oluşturur. Sadakat yükümlülüğü parti üyeliğinden ayrı olarak düşünülemez. Çünkü partiler, yapıları gereği aynı siyasal program etrafında toplanmış kişilerin oluşturduğu ve siyasal iktidardan pay almayı amaçlayan örgütlerdir. Bu nedenle, örgüt içinde görüş birliğinin sağlanabilmesi için üyelerin partilerinin tüzüklerine, genel öğreti ve ilkelerine sadık olmaları gerekir. Ne var ki, söz konusu sadakat yükümlülüğü parti ile üyelerin bütün siyasal görüş ve eylemlerinin özdeş olması gerektiği anlamına gelmez. Yukarıda belirtildiği gibi, parti bütünlüğüne ciddi ve ağır zarar vermeyen farklı fikir açıklamalarına izin vermek, parti içi demokrasinin bir gereğidir. Zira demokrasi, farklı görüşlerin ifadesine ve toleransına dayanan bir sistemdir. Ayrıca, sadakat yükümlülüğünün aşağıdan yukarıya partinin her kademesi için geçerli olduğu ve ancak demokratik usullere uygun karar alınması halinde uygulama alanı bulacağı unutulmamalıdır. Hal böyle olunca, örneğin bir genel başkanın da parti tüzüğüne, genel öğreti ve ilkelerine uygun davranması gerektiği gibi, müzakere edilmeksizin tek taraflı biçimde parti üst kademe yönetimi tarafından dayatılan kararlara üyelerin uyma zorunluluğu yoktur. Parti birliği ve disiplini, yetkili kurulların demokratik esaslara uyarak aldığı kararlar için geçerlidir.

*Yeditepe Üniversitesi
sonmezk83@hotmail.com

Bir Cevap Yazın