Tevfik Sönmez Küçük – Anayasa Değişikliği Teklifi Üzerine: Nasıl Bir Başkanlık?

1559295_10152236990745269_1710568112_oTürkiye’de hükümet sistemine yönelik tartışmaların geçmişi tahlil edildiğinde, güçlü ve geniş anayasal yetkilerle donatılan bir yürütme organının oluşturulması gerekliliğine ilişkin görüşlerin kökeninin 1971 anayasa değişikliğine kadar dayandığı görülür. Öyle ki, yürütme, 45 yıllık süreçte hükümet sistemi ekseninde yapılan tüm değişikliklerden güçlenerek çıkmıştır.  Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) uzlaşısı ile oluşarak, 10.12.16 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulan anayasa değişikliği teklifinde öngörülen “başkanlık sistemi”, 1971 anayasa değişikliği ile birlikte başlayan güçlü ve etkin yürütme hayalinin son aşamasını oluşturur. Eldeki çalışmada, anayasa değişikliği teklifinde düzenlenen başkanlık sistemi eleştirel bir bakış açısıyla mercek altına alınacaktır.

10.12.16 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulan anayasa değişikliği teklifi, Türkiye’de hükümet sistemini, başkanlık sistemi olarak değiştirmeyi amaçlamaktadır. Gerçi, teklifin tümü tahlil edildiğinde “Başkan” değil, aslında parlamenter sistemin bir süjesi olan “Cumhurbaşkanı” ifadesinin kullanıldığı görülür. Ancak bu husus, anayasa değişikliği teklifinde başkanlık sisteminin tercih edildiği gerçeğini değiştirmemektedir. Yürütme organının tek kişiden oluşması ve meclise karşı siyasi sorumluluğun söz konusu olmaması, yasama ve yürütme organlarının farklı seçimlerle belirlenmesi gibi başkanlık sistemine ilişkin temel özellikler söz konusu teklifte yer almaktadır. Bu bağlamda yanıtlanması gereken soru şudur: “Anayasa değişikliği teklifinde öngörülen başkanlık modeli bu sistemin demokratik bir biçimde uygulandığı devletlerin düzenlemeleri ile ne ölçüde benzerlik arz etmektedir?”

Cumhurbaşkanının meclis üzerindeki hakimiyeti

Anayasa değişikliği teklifinin 4. maddesinde dikkat çeken ilk nokta, meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin beş yılda bir “aynı günde” yapılmasıdır. Her ne kadar cumhurbaşkanı ve meclis farklı seçimlerle oluşsa da, bu seçimlerin aynı günde yapılması, milli iradenin temsilcisi olan TBMM’yi, cumhurbaşkanının mutlak iradesine tabi kılmak anlamına gelecektir. Şöyle ki, anayasa değişikliği teklifinde “Cumhurbaşkanı seçilen kişinin, varsa partisi ile ilişiği kesilir” hükmü kaldırıldığından, teklifin yürürlüğe girmesi halinde cumhurbaşkanı parti üyesi ve dolayısıyla üyesi olduğu partinin genel başkanı da olabilecektir. Amerikan partilerinden farklı olarak merkeziyetçi ve disiplinli bir örgütlenme modelini esas alan Türk partileri demokratik iç düzen ve işleyişe sahip değildir. Nitekim parti içi demokrasi ilkesine aykırı bir biçimde milletvekili adayları genel başkanlar tarafından tespit edilmektedir. Cumhurbaşkanının genel başkan olması durumunda milletvekili adayları cumhurbaşkanınca belirlenecek ve böylelikle cumhurbaşkanı seçilen genel başkan aynı zamanda meclise de hakim olacaktır. Ayrıca, cumhurbaşkanının genel başkan olması, parti devletinin oluşmasına neden olabilir. Çünkü cumhurbaşkanı, bir taraftan devletin birliğini temsilen örneğin Milli Güvenlik Kurulu’na başkanlık ederken, diğer taraftan partisinin toplantılarına başkanlık edebilecektir.

Anayasa değişikliği teklifinde düzenlenen cumhurbaşkanı ve meclis seçimlerinin yenilenmesi hükmünün de eleştiriye açık olduğu belirtilmelidir. Teklife göre TBMM, seçimlerin yenilenmesine üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu ile karar verebilir. Bu halde meclis seçimleri ile cumhurbaşkanlığı seçimleri birlikte yapılacaktır. cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde de TBMM seçimleri ile cumhurbaşkanlığı seçimleri birlikte yapılır. Ne var ki, sert kuvvetler ayrılığına dayanan başkanlık modelinde, başkan, meclisi feshedemeyeceği gibi, meclis de başkanın siyasal sorumluluğuna giderek görevden çekilmesini sağlayamaz. Başka bir ifade ile yasama ve yürütme organlarının karşılıklı olarak birbirlerine etki edebilme ya da baskı yapabilme olanağı bulunmaz. Nitekim Şili Örneği bir tarafa bırakıldığında, başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerde başkana bu tür bir fesih yetkisinin tanınmadığı görülür. Cumhurbaşkanının TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar verdiği zaman cumhurbaşkanlığı seçimlerinin de yapılacağı, dolayısıyla fesih yetkisinin keyfi olarak kullanılamayacağı iddiası kabul edilemez. Zira cumhurbaşkanı söz konusu yetkiyi tek başına kullanabilirken, TBMM açısından üye tamsayısının beşte üçü gibi nitelikli bir çoğunluk öngörülmüştür. Uygulamada bu yetki meclis tarafından değil, cumhurbaşkanınca kullanılacaktır.

Cumhurbaşkanının atama ve kararname yetkisi

Anayasa değişikliği teklifi ile cumhurbaşkanına atamalar ve uluslararası anlaşmalar konusunda da geniş yetki tanınmıştır. “Cumhurbaşkanı; yardımcıları ile bakanları, üst düzey kamu görevlilerini ve belli hakim ve savcıları tek başına atayabilir, uluslararası anlaşmaları imzalayabilir.” Bu çerçevede, meclisin onayına ihtiyaç duymaması, cumhurbaşkanının keyfi davranmasına yol açabilir. Oysa ABD Anayasası bu noktada Senato’nun onayının alınmasını şart koşmuştur. Bu husus ise özellikle devletin kaderini etkileyebilecek atamaların yapılması ve uluslararası anlaşmaların imzalanması hususunda başkanın yetkilerini sınırlandırmakta ve onu Senato ile uzlaşmaya sevk etmektedir. Ayrıca, başkanlık sistemi ile yönetilen tüm ülkelerde başkan yardımcısı başkanla birlikte seçilmektedir. “Ancak, mevcut Anayasa değişikliği teklifinde, cumhurbaşkanı yardımcısının atanarak göreve geleceği düzenlenmiştir.” Bu kural eleştiriye açıktır. Çünkü teklifin 11. maddesine göre cumhurbaşkanı yardımcısı cumhurbaşkanına vekalet ederek, ona ait yetkileri kullanır. Belirli şartlarda yürütme yetkisini kullanacak bir kişinin seçimle belirlenmemesi demokratik meşruiyetini sorgulatır.

Anayasa değişikliği teklifinde tartışmalı bir diğer husus, cumhurbaşkanına kararname çıkarma yetkisinin tanınmasıdır. Gerçi, kararname çıkarma yetkisinin, kişi ve siyasi hakları ilgilendiren konularda, anayasanın münhasıran kanunla düzenlenmesini öngördüğü meselelerde ve bir konuda kanunla düzenleme yapılması durumunda kullanılması mümkün değildir. Diğer bir ifade ile bu yetkinin ilk bakışta anayasal düzeyde sınırlandırıldığı görülür. Ancak, bu hüküm, cumhurbaşkanlığı kararnameleri aracılığı ile meclisin devre dışı bırakılabileceği gerçeğini değiştirmez. Bu konuda iki gerekçe ileri sürülebilir: Bir kere, cumhurbaşkanlığı seçimleri ile genel seçimler aynı gün yapılacağından ve cumhurbaşkanlığını kazanan parti genellikle mecliste de çoğunluğa sahip olacağından, parti disiplininin etkisiyle meclis, cumhurbaşkanının kararname çıkardığı alanlarda kanun yapmayabilir. Ayrıca, anayasa değişikliği teklifinde cumhurbaşkanının veto ettiği kanunlarda TBMM’nin bu kanunu tekrar aynen kabul edebilmesi için TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğu ile kabul edilmesi koşulunun öngörülmesi, kanunların yürürlüğe girmesi konusunda cumhurbaşkanına geniş bir yetki tanımıştır. Böylelikle, artık cumhurbaşkanı, yürürlüğe girmesini istemediği kanunları veto ederek kanunla düzenlenmediği için boşluk oluşan konularda kararname çıkarabilecektir.

Başkanlık Türkiye için uygun bir model midir?

Parlamenter sistem yüzyıllar süren bir uygulamanın ürünü olarak ortaya çıkmışken, başkanlık modeli ABD’nin kurucu babaları tarafından masa başında oluşturulmuş bir hükümet sistemidir. Bu sistemi ülkelerinde uygulamak isteyen devletler, ABD’yi model alırlar. Söz konusu sistemin “milli” bir karaktere sahip olması mümkün değildir. İşte, bu nedenle, Amerika’nın kendine özgü siyasal koşulları dikkate alınarak “ABD üzerine dikilmiş bir elbise olan başkanlık sistemi, diğer devletler tarafından giyilmeye çalışıldığında, bu elbise, devletlere ya bol ya da dar gelmektedir”. Ayrıca, hükümet sistemleri ile devletlerin ekonomik istikrarı arasında doğrudan bir bağ bulunduğunu kanıtlayan bir bilimsel veri bulunmadığı gibi, sistemin doğduğu ABD bir tarafa bırakılırsa, başkanlık sistemi ile yönetilen Latin Amerika ve Afrika devletlerinin parlamenter sistemle yönetilen Avrupa devletlerinden ekonomik açıdan daha güçlü olduğu herhalde söylenemez. Kaldı ki, günümüzde başkanlık sistemi ile yönetilen devletler bile fesih, bakanların güvenoyu alması gibi parlamenter sisteme özgü belirli araçları kullanarak, parlamenter sisteme yönelmektedir. Kısacası, başkanlık sistemi -anlatılanın aksine- “dikensiz bir gül bahçesi” değildir. Türk-Osmanlı siyasal tarihi de tahlil edildiğinde 1921 Anayasası’nın yürürlükte bulunduğu üç yıllık dönem bir kenara bırakılırsa, 1909 yılında yapılan anayasa değişikliğinden beri, yani bir asrı aşkın süredir parlamenter sisteme özgü kurumları uyguladığımız ifade edilmelidir. Bu aşamada parlamenter sistemden ayrılarak başkanlık sistemine geçmek aslında yüz yıllık bir siyasal tecrübenin nedensiz yere “heba edilmesi” anlamına gelir.

Yazıyı, “can alıcı” soruyu yanıtlayarak tamamlayalım: Peki, söz konusu anayasa değişikliği teklifi, bu haliyle bir rejim değişikliği de öngörmekte midir?

Cumhuriyet, sadece yönetim organlarının ve özellikle devlet başkanının seçimle belirlenmesi değil ve aynı zamanda Türk Devrimi’nin de bir hukuki ifadesidir. Öyle ki, Cumhuriyet’in tanımlanmasında demokrasi, laiklik, hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı kavramları önemli bir rol oynar. Hal böyle olunca, milli egemenliğin temsilcisi olan TBMM’yi bir siyasi partinin genel başkanı olan cumhurbaşkanının iradesine bağlı kılan ve onun, kuvvetler ayrılığına ve hukukun üstünlüğüne aykırı bir biçimde yargıya müdahale etmesine olanak tanıyan mevcut anayasa değişikliği teklifinin, -hükümet sistemi ile sınırlı kalmayıp- rejim değişikliğini de beraberinde getireceği ileri sürülebilir.

 

Bir cevap yazın