Deniz Tansi – Tahrir’den Bakınca

deniz_tansi

Ortadoğu’da yaşanan “yeni değişim dalgası”, gerçekten de zihinleri altüst etti. 2011’de yaşanan “Arap Uyanışı”nı, oryantalist bir tavırla “Arap Baharı” olarak nitelendirenler, şimdi olan bitenler karşısında şaşkın bir bakış açısı sergiliyorlar.

Türkiye ile Mısır benzeşir mi?

Türkiye’yi ısrarla “Ilımlı İslam” modeli çerçevesinde tasarlayan ve buna göre konum alanlar, özellikle Haziran 2013’de Gezi olaylarında yaşananlarla “ Amerika’yı yeniden keşfe” başladılar. Konu sadece 200 yıllık modernleşme birikimi, cumhuriyet ve çok partili sistem aşamaları, göreli sanayileşmeyle ilgili değil elbette. Türkiye’nin küresel ekonomik sisteme entegrasyonu, genişleyen orta sınıfı, bölgedeki “tek NATO üyesi” olması, Avrupa Konseyi üyeliği, AB’ye giriş süreci derken, Batı sistemine bu kadar güçlü yapısal çıpalarla bağlı bir ülkede, acaba “hibrid bir rejim” uygulamak mümkün olabilir mi sorusu akıllara geliyor. Otoriter ve buyurgan bir siyasal anlayışın, Richard Florida’nın deyimiyle “yaratıcı sınıf”a etkisi olur mu?1 Sokaklara çıkan, ağırlığı genç olan insanların, -her tür siyasal ve kimlik ayrımını aşarak- “özgürlüklere dayalı” bir taleple ülke gündemini belirlemeleri, son 11 yılda “gündem belirleme” alışkanlığına sahip siyasal iktidarın ezberini bozdu. Yaratıcı sınıf; inovasyon üreten, küresel değerlerle barışık ve sabit fikirleri olmayan, yabancı medyaya mülakat verebilen değişik bir toplumsal durumla kendini belli etti.

Mısır’da İhvan iktidarı ve Mursi’nin cumhurbaşkanlığı bir askeri darbeyle sona erince, paniğe kapılan Türkiye’deki siyasal iktidar, “model olma” rolünü, bir “varlık sorunu”na dönüştürdüğü için, süreci mümkün oldukça içselleştirmeye ve Türkiye kamuoyunu bu yöne çekmeye çalıştı. Halbuki, Mısır’da Nasır’ın “Hür Subaylar Hareketi”yle Kral Faruk’u devirdiği 1952’den beri, Mısır ordusunun ülke üzerinde askeri vesayeti var. Üstelik, vesayet sadece siyasette değil; çocuk bezinden, TV üretimine kadar sanayii elinde tutan ordu ekonomiyi de militarize etmiş durumda. Nasır’a 1952’de yardımcı olan İhvan, Nasır’la araları bozulduktan sonra, liderleri Seyyid Kutub’u darağacında feda etmek durumunda kaldı. Sedat ve Mübarek de, aynı askeri çizginin devamıydılar. Bununla birlikte Sedat, -suikast sonucu siyasal bir bedel ödemek zorunda kaldıysa da- Nasır döneminde başlayan Sovyet yanlı çizgiyi, ABD müttefikliğine ve İsrail’le Camp David Barışı’na dönüştürdü.
2011’deki Arap Uyanışı’ndan sonra, en örgütlü güç olan İhvan tarafından 2012’de “çalınan devrim”, 2013 askeri darbesi sonrasında yine örgütsüz kalmış durumda. Bu da, siyasal bir örgütlülük olmadan yığınların yarattığı değişimin tamamlanamadığını ve “restorasyon” adı altında tersine rücu ettiğini; kitlelerin askeri darbe ya da şeriat ikileminde kalmak gibi bir çaresizlik girdabı içine girdiğini ortaya koymaktadır.

Türkiye, -kendi deneyimleri sonucunda- otoriterliğe ve baskıcı anlayışa karşı Sosyal Demokrat bir şemsiyeyi, dar hesaplara girmeden, sonuna kadar açmak zorunda. Örgütsüz kitleler, ne kadar “yaratıcı” ve “bilinçli” olurlarsa olsunlar, bir yerde siyasallaşmayınca, “çaresizlik girdabı”, mevcut siyasal iktidardan birtakım “esneme” beklentilerine dönüşüyor. Umutlar çabuk tüketiliyor.

Tahrir’den Gezi’ye

Tahrir’den bakınca, Gezi’deki tablo umut verici; ancak umut verici olduğu kadar örgütlü olmayınca da kaygı verici bir uzun bekleyişi kendi içinde barındırıyor. Siyasal iktidar, asimetrik muhalefetin kodlarını çözememiş olmasından dolayı, mevcut belirsizliğin bir sonraki adımını düşünemiyor; daha da agresifleşiyor. Küresel ve yerel düzeyde gelişen süreçlerden habersiz, duruma göre “muhafazakar demokrat”. Kurumsal düzeyde kabul etmese de “ılımlı İslam” zeminindeki siyasal iktidar, yeni toplumsal yapıyı ve kodlarını çözümleyemiyor; eski siyasetin kutuplaştırıcı ve ötekileştirici yöntemlerini hala başat siyasal taktikler çerçevesinde ele alıyor. Bu durumda da Gezi ruhunu, istemese de söylemleriyle daha da güçlendirmek durumunda kalıyor. Eski tip siyaset, bu bağlamda tasfiyeye uğrarken; yeni döneme ayak uyduramamanın, sadece iktidar düzeyinde değil muhalefet düzeyinde de kısa ve orta vadede riskler içerdiğini unutmamak gerek.

Şimdi hak aramanın ve demokratik oydaşmanın temellerini atma zamanıdır. Şunu tekrar vurgulamak gerekir: -Türkiye’de yıllardan beri dağınık olan siyasal yelpazede- Sosyal Demokrasi’nin toparlayıcı gücü, hızla gelişen ve hakça bölüşen bir sosyoekonomik altyapının, bölgedeki demokratik modeli olacaktır. Mısır’dan Suriye’ye “İhvan ekseni” denemesinin, İslamcılık başlığı altında, daha otoriter ve baskıcı bir siyasetin yüzü olduğu kısa süre içinde anlaşıldı. Verili zeminde, “demokrasi zamanı”nın geldiğini, ancak örgütlü çıkışını hala aradığını bir yerlere kaydetmek iyi olacaktır.

İşte o yüzden hem Türkiye’nin, hem de bölgenin daha fazla Demokrasi’ye ve Sosyal Demokrasi’ye gereksinimi var. Ve “demokrasi ekseni” de, bu anlayışın ete kemiğe bürünmesi olarak, yaşama geçmeyi beklemektedir.

Yard. Doç. Dr. Deniz Tansi
Yeditepe Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölüm Başkan Yardımcısı
dtansi@yeditepe.edu.tr

Bir cevap yazın