Söyleşi: Taner TİMUR Laiklik ve Aydınlanma Üzerine

Arkadaşımız Ece ÖZTAN’ın Prof. Dr. Taner TİMUR ile yaptığı söyleşi

Laiklik ilkesi genellikle daha dar bir tanım ile ele alınıyor. Kitabınızda laikliği aydınlanma ile ilişkisi bağlamında çok daha kapsamlı bir çerçevede ele alıyorsunuz? Laiklik bu çerçevede ne anlama geliyor?

Laiklik, en genel anlamıyla, hiçbir yasak ve tabu tanımayan, mutlak bir düşünce özgürlüğü anlamı taşır. “Aydınlanma” ile ilişkisi de bu düzeyde ortaya çıkıyor.

Aydınlanma,  18. yüzyılda Avrupa’da her türlü dogma ve önyargıya karşı aklı ve akılcılığı ön plana çıkaran harekete verilmiş isimdir. Akılcılığın temel niteliği de her türlü düşünce ve inancın tartışma ve eleştiriye açık olmasıdır. Aslında “laiklik” denilince akla önce “dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması” gelir. Oysa bu hukuki ayrışma da ancak akılcılığın ve eleştirel esprinin egemen hale geldiği toplumlarda mümkün olur.

Aydınlanma ve laiklik, geçmişten ve gelenekten radikal bir zihinsel kopuş gerektirir mi?

Dinci, mutaassıp çevreler “aydınlanma”dan çok “dinde reform” düşüncesi karşısında kaygıya kapılıyorlar. Bu konuda en önemli tarihi referansı da Almanya’da Martin Luther’in başlattığı “Reform” hareketi teşkil ediyor. Oysa Luther, fanatik bir Hıristiyandı ve geçmişten “kopuş”u, tam tersine, dünya nimetlerine dalmış olan, günahları bile para karşılığı affeden Kilise’ye atfediyordu.

Luther’e göre Kilise dini bir kurum olmaktan çıkmıştı ve gerçek Hıristiyanlığa dönüş için de kendi tezlerini 95 madde halinde sıralayarak 1517’de Wittenberg Kilisesi’nin kapısına astı. Aslında Luther’in temel mesajı üç maddede özetlenebilir: 1) Yozlaşmış Kilise devreden çıkarılmalı ve her Hıristiyan İncil’i kendi okuyarak, kendi yorumlamalıydı; 2) Bunu sağlamak için, İncil, Latince’den ulusal dile çevrilmeli ve anlaşılır hale getirilmeliydi; 3) Her dindar zenginliğe, lükse, israfa kendini kaptırmaksızın İsa ve havarileri gibi sade bir hayat yaşamalıydı.

Ne var ki Protestan akımın gerçekleştirdiği bu talepler Luther’in beklediğinden çok farklı sonuçlar verdi. İncil, kişisel yoruma açılınca görüşler de farklılaşıyor ve düşünce özgürlüğünün temeli olan fikir alışverişi ve “tartışmalar” başlıyordu. Oysa aynı tarihte (1517) Yavuz Sultan Selim de Kahire’yi fethediyor ve en skolastik Sünni görüşleri temsil eden ulemayı İstanbul’a getiriyordu. İzleyen dönemde de vakfiyeleri, çiftlikleri ve köleleri ile refah içinde yaşayan ulema elbette Kuran’ın halk diline çevrilerek okunmasını, yorumlanmasını ve tartışılmasını hoş görmeyecekti. Yavuz Selim’den 350 yıl kadar sonra bile, “Barika-i hakikat müsademeyi efkârdan doğar” (Gerçeğin pırıltısı, fikirlerin çatışmasından doğar) diyen Namık Kemal’e sürgün yolları görünecekti.

Kısaca, “Allahın (Arapça) Sözü” olan Kuran başka bir dile çevrilemez, kişisel olarak yorumlanamaz, ancak “hıfz” edilebilirdi. Yani Osmanlı Devleti’nde aslında halktan ve gelenekten kopan, yönetici sultan ve paşalar ile onların fetva makamı haline gelmiş olan “Ulema zümresi” idi. 

Salt dini planda, dinlerin laiklik ile ilişkisi nasıl tanımlanabilir? 

Tüm dinlerin ortak özelliği bazı kutsal, yani tartışılmaz inançlara dayanmalarıdır. Oysa kutsallık, taassubu ve fanatizmi de beraberinde getirir. Zaten Batı dillerindeki  “fanatik” sıfatı, Latince’de “ibadet yeri” anlamına gelen “fanum” sözcüğünden üretilmiştir.

Tabii seküler hayatın da “kutsal”ları olabilir; ama bunlar geçici, konjonktürel niteliktedir. Günlük hayatta “fan”, “karizma”, “kült” gibi sözcüklerle ifade ettiğimiz kutsallıklar. Oysa kutsallık, dinlerin “olmazsa olmaz” şartıdır ve kutsal kitaplar da böyle inançları bir araya getirir. İşte sorun da burada ortaya çıkıyor. Çünkü kutsal kitaplar sadece ahretle ilgili olmayıp, toplumsal ve bireysel yaşamla ilgili, bu alanı da düzenleyen, kontrol eden hükümler içeriyorlar. Sekülarizmin gereği de burada kendini hissettiriyor. Çünkü dini dogmalar “ezeli ve ebedi” sayılırken, toplumlar devamlı evrim içinde bulunuyorlar ve zamanın akışı içinde kutsal inançlarla toplumsal ve zihinsel gelişmeler arasında kopukluklar ortaya çıkıyor. İşte “dinde reform” sorunu ve din tartışmaları da buradan kaynaklanıyor.  Tek bir örnek vereyim: Çağdaş dinler, tarihi olarak, köleliğin var olduğu ve meşru sayıldığı dönemlerde ortaya çıktılar. Bu nedenle kutsal kitaplar böyle bir uygulamaya da yer veriyorlardı. Örneğin Osmanlı hukukunda köleliği (rikkiyet) düzenleyen hükümler vardı. Günümüzde ise insanların mal gibi pazarlarda alınıp satılmalarını -El Kaide, Daeş gibi bazı köktenci heretikler dışında- hiçbir dini anlayış kabul etmiyor. Bir bakıma bu konuda herkes “reformist” gibi davranıyor. Tabii bu konuda başka birçok örnek daha verilebilir.

Laiklik ilkesinin eğitim,  mesleki düzenlemeler, yaşam biçimleri üzerindeki etkisi ne? Ya da tersten soralım; bunun yokluğu, aşınması ne anlama geliyor?

Dini ilke ve kuralların yaşamın her yönünü kapsamasını şart koşan öğretileri bugün “dini köktencilik” adı altında topluyoruz. Ortaçağ’da Hıristiyanlığa böyle bir anlayış egemendi; İslam aleminde ise bugün de hala büyük bir kesim böyle bir zihniyet içinde yaşıyor. Her iki dünyada da buna bir “ruhban sınıfı” öncülük yapmaktaydı.

Aslında “ruhban sınıfı”, Hıristiyanlığın aksine, İslam’da dini bir temele dayanmaz; İslami inanca göre yaratanla yaratılan arasına kimse, hiçbir kurum giremez. Yani Hıristiyanlığın “kilise”si ile Müslümanlığın “cami”si aynı şeyler değildir. Ne var ki İslam’da da tarihi ve toplumsal evrimle ortaya çıkan bir “ulema” zümresi aynı işlevi üstlenmiş ve yönetici zümrenin bir parçası olarak halkın yaşam şeklini kontrol altına almıştır.

Hıristiyanlıkta “üniversite”ler, İslam’da da “medrese”ler yüzyıllar boyunca eğitimde bu ruhban zümresinin aracı oldular. Yeri gelmişken burada şunu da ekleyelim: Antik uygarlıklarda “üniversite” gibi bir kurum yoktu; üniversiteler Ortaçağ’da ruhban sınıfının yüksek eğitim aracı olarak ortaya çıktılar. İslam’da ise bu misyonu hukuk, Kelam ve tefsir dersleri veren, yargıya hâkim olan ve sosyolojik olarak da bir “ruhban zümresi” oluşturan “ulema” yerine getiriyordu. Bu  zümre “Ahlakname”, “Nasihatname”, “Pendname”,  “Siyasetname” gibi başlıklar taşıyan eserlerle de medreseli öğrencilere (“suhte”lere) yaşamın her yönünü kapsayan bir öğreti aşılıyordu.  Medreselerin ulaşamadığı yerlerde ise aynı işlevi tekke ve tarikatlar üstlenmişti. Bu alanda da şeyhler, mürşitler ve tarikat liderleri hüküm sürüyordu.

Batı’da “reform hareketi”ne rağmen “üniversite skolastiği” Aydınlanma çağında da devam etti. Dogmalar önce dışarıdan  Voltaire, Rousseau, Diderot vb gibi “özgür düşünürler” tarafından, yüzyılın sonlarına doğru da içerden sarsılmaya başladı. Almanya’da, Kant’ın “Fakülteler kavgası” başlıklı eseri bu konuda çok önemli bir referans teşkil etmiştir. Alman filozof bu eserinde, üniversitelerde, ilahiyatın felsefeye değil de, felsefenin ilahiyata hakim olmasını savunuyordu. Daha sonra da F. Engels, bu fikri tamamlayıcı şekilde, “ilahiyat zamanla ya özgür felsefeye dönüşür, ya da kör bir inanç haline gelir” demişti.

Felsefe kutsal dogmalar tanımaz, her şeyin tam bir özgürlük içinde tartışıldığı alandır. Zaten ilk “modern üniversite” de (Humboldt Üniversitesi), 1810’da,  Almanya’da bu fikir üzerine kuruldu. Oysa Osmanlı Devleti’nde medrese taassubu maalesef 19. yüzyılda da devam etti.

Bizde laikliğin temelleri II. Mahmut zamanında, 1820’lerde kurulan Tercüme Odası’nda yetişen Tanzimatçı aydınlarla, onlar arasından çıkan Ali ve Fuat paşalar gibi devlet adamlarının otoritarizmine isyan eden Yeni Osmanlılar tarafından atıldı. Oysa günümüzde, Mithat Paşa ve Namık Kemal’lerin “Kanun-u Esasi”sini rafa kaldırıp da ülkeyi “istibdat”la yöneten Abdülhamit’i yücelten bir zihniyetin iktidarda olması, işin hala ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyor.

İslam’ın laiklikle uzlaşması nasıl gerçekleşebilir? Günümüzde “dinde reform” denince ne anlamalıyız?

Dini akideleri “ezeli ve ebedi” gerçekler olarak kabul eden dindarlar “reform” sözcüğünden hiç hoşlanmıyorlar. Oysa “reform”, “yenilenme” demektir ve bunu da düşünürler, alimler değil, toplumsal gelişmeler dayatır.

Aslında bu konuda İslam’da, Hıristiyanlık’tan çok daha önce bir reform gerçekleşmişti. Abbasi döneminin eski Yunan kaynaklarının keşfedildiği o muhteşem atılımında, Kuranı Kerim’in niteliği de tartışılmaya başlamıştı. Tartışılan “vahiy” değildi,  herkes Kuran’ın “Allah’ın sözü” olduğuna inanıyordu. Ancak egemen görüşten ayrılan (“itizal” eden, “mutezile”) bir gurup düşünür, kutsal kitabın Allah’ın sıfatı olmadığını, yarattığı (halk ettiği) bir eser olduğunu ileri sürüyorlardı. Buna göre Kuran tarihselleşiyor ve toplumsal evrim bağlamında özgürce yorumlanmaya açılıyordu. Bu büyük bir devrimdi. Üstelik bu görüş 9. yüzyılda Halife Memun zamanında (813-833) iktidar da oldu ve o yıllarda İslam tarihinin en parlak sayfaları yazıldı. Ne var ki daha sonra, Halife Mütevekkil zamanında şiddetle bastırıldı.

İslam dünyasında ikinci büyük devrim ise, Halife Memun’dan tam 1100 yıl sonra Türkiye’de laik bir cumhuriyetin kuruluşuyla gerçekleşti. Bu devrim İmparatorluğun çöküşü ve Ulusal Kurtuluş Savaşı sayesinde mümkün olmuştu. Ayrıca sanıldığı gibi “tepeden inme” de değildi; arkasında birçok Tanzimatçı aydının, Yeni Osmanlıların ve İkinci Meşrutiyet’in canlı ve düzeyli tartışmalarının mirası vardı. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde de daha ilk halifelerden beri “Hilafet” ve “Emaret” (Saltanat) ilişkilerinin nasıl geliştiği, nasıl gerçeklerden koparak zulme dönüştüğü canlı bir şekilde tartışıldı. İslam dünyasında bunu en iyi anlayan da ünlü Hintli Müslüman Muhammed İkbal oldu. “İslam’ın yeniden yapılanması” başlıklı eserinde, İkbal, “Bugünün Müslüman ulusları arasında, diyordu, sadece Türkiye dogmatik uyuşukluğu sarsmış ve kendi bilincine varmıştır. Sadece Türkiye entelektüel özgürlük hakkını talep etmiştir.”

Ne var ki çok partili hayata geçildikten sonra bir takım çapsız, cahil ve oportünist politikacılar dini oy avcılığına alet ederek samimi inanç sahiplerine de ihanet ettiler ve müstebit Abdülhamit’in, medreselerin, devrim ve laiklik düşmanlarının örnek alındığı, övüldüğü bugünlere geldik. Yine de kötümser olunmaması gerektiğini ve acı dersler içeren bu parantezin de yakında kapanacağını düşünüyorum.