Söyleşi: ÇYDD Başkanı Aysel ÇELİKEL

Arkadaşımız Dilek Karafazlı ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel ile görüştü

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği kurulduğundan bugüne eğitim ağırlıklı çalışan bir dernek. Hangi anlayış ve ihtiyaçtan yola çıktınız?

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) 1989 yılında bir grup aydın tarafından kuruldu. Kurulma amacı, kısaca Cumhuriyet’in kazanımlarını ve devrimleri korumak, geliştirmek ve yaygınlaştırmaktı. Siyasi iktidarların Cumhuriyet’i yeterince sahiplenmemeleri kurulma nedenlerinin başında geliyor.

Derneğin bu çerçevede yapabileceği en etkin çalışma gençlerin eğitime erişimini sağlamak ve eğitimlerine destek olmaktı. Eğitimin, toplumun geleceğinin aynası olduğunu düşünürsek eğitime verdiğimiz önem daha iyi anlaşılır.  Gelecekte nasıl bir rejim düşünüyorsak eğitim onun anahtarıdır.

Bu sebeple öğrencilere burs vermek ve kadınların eğitimlerini desteklemek en temel amacımız oldu. O tarihte kadın okuma yazma oranının epey düşük olduğunu düşünürsek eğitimin önemi daha iyi anlaşılır. Dernek, kuruluş yıllarında ekonomik bakımdan güçlü değildi; ayrıca yazılı ve görsel medya da bu kadar yaygın olmadığı için  toplumu aydınlatacak ve farkındalıklar yaratacak toplantılar düzenleniyordu. Bu toplantılara o dönemde binlerce insan katılıyordu. Bu konferanslarda işlenen konular demokrasi, laiklik, insan hakları ve şeriatın demokrasi ile ilişkisi gibi içeriklere sahipti. Türkan Saylan’ın hekim olması nedeniyle insanlarla çok kolay iletişim kurulabiliyordu. Çok kısa sürede birçok insana ve kuruma ulaşıldı. Daha ziyade özel sektörün derneğimize destek olması sağlandı. Söz konusu şirketlerle sosyal yardımlaşma ve dayanışma projeleri geliştirildi ve çok sayıda işbirliği protokolü imzalandı. Büyük şirketlerin çoğu ÇYDD ile beraber çocukları okutmak için seferber oldu. Birçok öğrenci bu sayede okuma imkanı bularak burs aldı.

Özel sektörün desteğinden bahsettiniz, bunlar hangi şirketler?

Doğan grubu, Mercedes, Turkcell ve daha birçok önemli şirket ve grupları sayabiliriz. Avrupa’da yaygın olan sosyal yardımlaşma anlayışı Türkiye’ye taşındı. Özellikle 1995’den sonra yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi, bu ortaklıkları hızlandırdı. Bu sayede ÇYDD büyük bir dernek haline geldi. Bu dönemde siyasal iktidar ve MEB ile beraber bu etkinlikleri yürütüyorduk ve Türkiye’nin her yerinde yürütüyorduk.

Ortak hangi çalışmaları yaptınız?

Yatılı bölge ilköğretim okullarının ve köy okullarının onarımı, tadilatları, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da çok sayıda bursun verilmesi bu döneme denk geliyor. Çünkü o bölgeler kalkınmada öncelikli bölgeler arasına alınmıştı. Derneğimiz buradaki faaliyetlerinde büyük başarılar sağladı.

Güzel günlerden bahsettiniz, sizler için kötü dönem diyeceğimiz süreçlerden de bahseder misiniz?

AKP’nin otoriterleşmesi ile beraber yaptığımız bu başarılı çalışmalar onların da dikkatini çekmişti. AKP o zamanlar güçlü olan FETÖ ile ortak çalışıyordu ve bizlere karşı birlikte cephe almışlardı. ÇYDD’yi bitirme kararı almışlardı ve bu yüzden bizleri Ergenekon ile ilişkilendirmeye çalıştılar; davalar açıldı. Toplumda ÇYDD’yi itibarsızlaştırmaya, saygınlığı olan ve laiklik mücadelesi veren bu kurumu bitirmeye çalıştılar. Ben, o dönemde derneğin yönetiminde değildim. 2002 seçim döneminde bakan olarak görev yaptım ve üniversitede yoğun olarak çalışıyordum. Türkiye’nin ilk kadın Adalet Bakanı ve İstanbul Hukuk Fakültesi Dekanı görevini yaptım.

Bu süreçte hem ÇYDD yönetim kurulu hem de Türkan Saylan beni davet ederek başkan olmamı istediler. Ben de 2009 yılında ÇYDD seçimlerine katılarak yönetim kuruluna girdim. Kısa bir süre sonra Türkan Saylan’ı ebediyete uğurladık ve ardından başkanlık görevini üstlendim.

Bakanlık geçmişim nedeniyle beni tanıyan bir başsavcı “Bu dernek çok tehlikeli, riskli bir dernek; bizler çok şaşırdık; sizin gibi bakanlık ve öğretim üyeliği yapmış biri neden bu derneğin başına geçer?” gibi bir soru yöneltti bana. Kendisine cevabım şu oldu: “Ben bu derneğin kurucusuyum ve nasıl çalıştığını çok iyi biliyorum. Türkan Saylan arkadaşımdır; bu derneği korumak benim onurumdur. Bunun için buradayım.” Gerçekten de 2009’dan sonra yani davalar bitinceye kadar da çok zorluklar çektik.

Bu davalar çalışmalarınızı nasıl etkiledi?

Toplum bu yaşananlara inanmasa bile yine de desteğini çekenler oldu. Bunlar hem kurumsal düzeyde hem de bireyseldi. Bize selam vermeye bile korkanlar vardı. Bizler bu süreçte sabırlı, dengeli ve akıllı davranışlar sergiledik. Çalışmalarımızla yine toplumun güvenini ve saygınlığını kazanmayı başardık. Daha sonra davalar bitince biz eski ve güvenilir çizgimize geldik.

Bu kriz sürecinde sizlerin yani şahsi tecrübelerinizin katkısı ne oldu?

Şunu belirtmeliyim ki, benim kamuoyunda yıpranmamış bir çizgim vardı. Uzun yaşamım boyunca ahlaki ve siyasi çizgimde hiçbir olumsuz değişim olmamıştır. Ben hep Atatürkçü ve demokrat çizgimi korumuşumdur. O bakımdan da güven duyulan bir kişiydim. Derneğin toparlanmasında kişiliğimin önemli bir katkısının olduğunu düşünüyorum. Tabii ki, şubelerimizin de ciddi bir katkısı oldu. Genel merkez ve şubeler paralel bir şekilde çalıştılar. Benim başkanlığımdan sonra bizler kurumsallaşmaya çok önem verdik. Bundan önceki dönemde Türkan Saylan’ın şahsında ilerleyen çalışmalar, bu süreçten sonra kurumsallaşma yoluna girdi. Geçen yıl mükemmellikte yeterlilikte 3 yıldız ödülünü aldık. Bu süreçte yönetim kurulu üyelerimizin ciddi bir katkısından söz edebiliriz. Aynı süreçte şubeler de bizimle beraber kurumsallaştılar.

Peki şuan ÇYDD’nin durumundan bahseder misiniz?

Öğrencilerimize burs vermeye devam ediyoruz. Eskiden kurumsal destekler ağırlıktayken bir süreden beri bireysel destekler öne geçmiş durumda. Türkcell önceki yıllarda her yıl 10 bin öğrenciye burs veriyorken AKP’li bir yönetim kurulu oluşturunca artık başka kurumlara burs vermeye başladı. Doğan Grubu ise Baba Beni Okula Gönder Projesi’ni tek başına üstelenmeye çalışsa da hukuken bunu başaramadı.

Genel olarak Aydın Doğan grubunun bizlere yaklaşımlarını etik bulmuyoruz. Sonuç olarak derneğimizin maddi sorunları yok; burslarımızı vermeye devam ediyoruz ve başka eğitim faaliyetlerimizle de öğrencilerimizin sosyal gelişimlerini destekliyoruz. Bu yıl 12.000 öğrenciye burs vereceğiz.

Mevcut iktidarın hem genel eğilimlerini hem de eğitim politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Din merkezli tüm iktidarlar kendi iktidarlarını pekiştirmek için anti demokratik yöntemleri uygularlar. Türkiye’de de böyle olmakta. Eğer bir ülkede çağdaş demokrasi var diyorsak bu, tamamen iki organın gücüne ve bağımsızlığına bağlıdır. Bunlardan birisi parlamentodur, diğeri ise bağımsız yargıdır. Türkiye’de bugün son anayasa referandumundan sonra her ikisi de büyük ölçüde gücünü ve bağımsızlığını kaybetmiştir. Eğer yargı bağımsız ve tarafsız değil ise, parlamento yasama ve denetim görevini yapamıyorsa; toplumun geleceğini oluşturacak eğitim kurumları da din merkezli bir eğitime dönüştürülmeye çalışılıyorsa, o zaman o ülkede demokrasiden bahsedilemez. Siyasal iktidar her ne kadar demokrat ve hukuk devleti olduğunu iddia ediyorsa da bu, sözde kalan bir şeydir. Sandık demokrasisini demokrasi zannedip çağdaş demokrasinin ne olduğunu bilmemelerinden kaynaklanan bir problemdir bu.

Peki bu süreçten eğitim ne denli etkilendi?

Bugün iktidar, eğitim sistemini, MEB ile cemaat ve tarikatlar arasında yaptıkları protokollerle şeriata teslim etmektedir. AKP, bu noktaya, iktidara geldikten sonra adım adım yaklaştı. İlk yıllarda tüm yasalarımız, AB ile uyumlu kılınmak üzere çağdaş yasalar çizgisine getirilmişti. Ancak o süreçte de dinselleştirme çalışmaları başlamıştı. Önceki dönemde Kuran kurslarında yaş sınırı vardı ve bu sınır ilköğretimden yaşından daha sonraydı. Fakat bu sınır kaldırıldı. Şimdi her yaştaki çocuk Kuran kurslarına kayıt yapabiliyor. Ayrıca bu kurslar sadece yaz döneminde değil her dönemde yapılabiliyor. Böylece yaş sınırı ile birlikte süre sınırı da kaldırılmış oldu. Bu kursların denetimi de bakanlıktan alınarak Diyanet’e verildi.

2011’de 4+4+4 çıktıktan sonra çok hızlı bir dönüşüm yaşanmaya başlandı. İmam Hatip ortaokul ve liselerinin açılması amacıyla kabul edilmiş olan 4+4+4 sistemi artık toplumun alternatif okulları haline geldi. Hatta bu yıl kaldırılmadan önce, TEOG sınavını kazananlar İmam Hatip liselerine yönlendiriliyorlardı biliyorsunuz. Bugün TEOG’un kaldırılmasının da İmam Hatip’lilere prestijli liselerin önünü açma amacı taşıdığını düşünüyorum!

Kız çocuklarının bu sistemdeki durumu nedir? Mevcut politikalar en çok da onları etkiliyor diyebilir miyiz?

Elbette! Bu sistem kız çocuklarının açık liseye gitmelerini özendiriyor. Kız çocukları evde oturacak, muhafazakar bir yaşam sürecek ve -açık ortaokul, açık lise gibi- uzaktan eğitimle diploma alma yoluna gidecek. Okula gitmeyen kız çocuklarının sayısında ciddi bir artış var. Hatta evlenip evinde oturuyor ve açıktan okulunu okumaya devam ediyorlar. Eskiden yok muydu açık lise? Vardı, ama belirli yaş sınırı içerisinde örgün eğitime devam edememiş olup yaşı ilerlemiş olanlar açık lisede okuyorlardı. Şimdi bu durum normalleştirilmeye başladı. Bu sistem, özellikle kız çocuklarının örgün eğitiminin önüne bariyer oldu.

4+4+4 sistemi ve diğer tüm uygulamalar aslında eğitim yoluyla sistematik bir değişimin habercisi miydi sizce?

Evet! 2011’den sonra, yani 4+4+4’den, sonra bu süreç çok hızlandı. Bildiğiniz gibi pek çok okulumuz İmam Hatip’e dönüştürüldü. Pek çoğunun içerisine İmam Hatip sınıfları konuldu. Örneğin, bir ilköğretim okulu tabelasının yanında aynı okulun İmam Hatip okulu olduğunu bildiren tabelalar var. Demek ki o binalar hem ortaokul hem de İmam Hatip okulu olarak çalışıyorlar.

Ayrıca güncel bir sorun olarak müfredatın durumu da var; çok sıkıntılı! Atatürk’ün ismini; Cumhuriyet’in başarılarını, devrimlerini, laikliği unutturma politikalarına dönük bir müfredatla karşı karşıyayız. İşte bu unutturma politikaları çerçevesinde Atatürk’ün adını minimuma indirdiler. Cumhuriyet’i, Atatürk’ü anmadıkları gibi laikliğin adını da anmıyorlar zaten. Laikliği; sekülarizm, pozitivizm, nihilizm, ateizm, satanizm gibi -düşüncenin niteliği bakımından değil ama kastedilen düşüncenin temsil kitlesinin niceliği açısından- daha kapsamsız küçük akımlarla mukayese ederek, aynı kefeye koyup red politikasına gittiler. Eğitimde bilimsel yaklaşımı bir tarafa itip dinsel yaklaşıma ağırlık verdiler.

Ders kitaplarında “Cihat”ın ne olduğunu tarif ediyorlar. Çocuklarımıza, İslam’ın sadece teorik ve sözel olarak savunulmasının değil, silahlı olarak savunulmasının da Cihat olarak kabul edileceğini öğretiyorlar. Bunu bu şekilde müfredata koymaları çok büyük bir talihsizlik oldu diye düşünüyorum. Bu yılki müfredata ilişkin kaygılar bir tarafa, zaten üç dört yıldır da seçmeli gibi gösterilen din dersleri zorunlu seçmeli olarak çocuklarımıza sunulmaktaydı. Şöyle ki, öteden beri var olan zorunlu din ve ahlak bilgisiydi ve tüm dinlerin kültürüydü; elbette beraberinde de İslam kültürüydü. Bugün gelinen nokta çok farklı.

Siz çocukların din eğitimi almasına karşı bir kurum musunuz?

Hayır. Ben, dinin insanları mutlu eden, huzur veren, Allah’a yaklaştıran bir olgu olarak gerekli olduğuna inanıyorum. Ancak okullarda bilimsel eğitim verilmek zorundadır. Bilimsel eğitimin yanında aynı anda aynı konuları dini olarak aynı çocuklara anlatırsanız, çocuklar hangi bilgiyi benimseyeceklerini şaşırmış oluyorlar.

Türkiye’de aileler çocuklarının din eğitimi de almalarını istiyorlar. Siz bunun başka kurumlarda yapılmasını mı doğru buluyorsunuz?

Din eğitiminin, bir inanç olarak, başka bir kurumda başka bir biçimde verilmesinin gerekli olduğuna inanıyorum. Türkiye’de Cumhuriyet ile birlikte özgürlüklerin getirdiği bir çağdaş kadın modeli var. Bu kadın tek başına ayakta durabilen, çalışan, ekonomik gücü olan, kararlarını kendi verebilen, seküler anlayışlı bir kadındır. Siz bunun yanında, şimdiki müfredatta olduğu gibi, “ailenin reisi erkektir” derseniz, 2002’den beri yürürlükte olan Türk Medeni Kanunu’nun hükümlerine aykırı davranmış olursunuz.  “Kadın buna itaat etmek zorundadır” derseniz ve buna itaat etmenin ibadet olduğunu söylerseniz başka bir şey öğretmiş oluyorsunuz çocuğa.

Halbuki biz medeni kanundaki hükümleri öğretiyoruz. Biz, ailenin iki cinsin ortak yaşam biçimi, eşitlik ilkesine dayalı bir kurum olduğunu öğretirken, din hocası ise iki gün sonra derste başka şeyler anlatırsa o zaman bizim yasalarımızla çocuklara öğrettiğimiz şeyler arasında bir çelişkinin ortaya çıkması kaçınılmaz. Bu yamalı bohçalı beyinler, çarpık inanışlar ortaya çıkarır.

Tüm bunların yaşandığı dönemde Laik ve Bilimsel Eğitim Platformu adı altında birçok kurum bir araya geldiniz. Biraz bahseder misiniz? Amacınız nedir?

Eleştirel düşünceye sahip gençler yetiştirmek zorundayız. Oysa bugün biat kültürünü benimseten, bilimsel olmayan bir eğitim sistemi dayatıldığından bir grup Cumhuriyetçi, demokrat, Atatürkçü, yurtsever eğitim derneğiyle bu sistemi topluma anlatmak için bir araya geldik. ÇYDD, ADD, Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği, Kadın kuruluşları, Kadın Çalışmaları Derneği, Eğitim-Sen, Eğitim- İş, Projeniz Değiliz, Veli dernekleri ve bunlar gibi 26 kuruluşla birlikte Laik ve Bilimsel Eğitim Platformu’nu kurduk.  İlk yaptığımız iş, eğitim sistemindeki yanlışlıkları açıklayan bir panel ve bir kitapçık hazırlamak oldu. Şimdi de gündemde olan müfredat sorunu ve MEB’nın tarikatlarla yaptığı protokolleri dile getiren ve açıklayan bir dizi paneli öncelikli olarak 6 büyük ilimizde planladık ve uygulamaya koyduk. İlkini, 23 Eylül’de, büyük bir katılımla İstanbul’da yaptık. Diğerlerini, birer hafta arayla Bursa, İzmir, Eskişehir, Ankara ve Adana’da gerçekleştireceğiz. Pek çok kuruluş aynı toplantıların kendi şehirlerinde de yapılmasını talep ettiler. Onun da planlaması yapılmakta. Burada esas amacımız, toplumun sistemdeki sakıncaları görerek durumu daha yakından izlemesini ve seçimlerde oylarını ona göre kullanmasını sağlamaktır.

Bu platform ile sadece öneri sunmayı mı amaçlıyorsunuz yoksa mahalle bazında mücadeleyi de öngörüyor musunuz?

Her aile çocuğuna iyi bir meslek kazandırmak ve iyi bir gelecek kurmak için mücadele verir. Bu sebeple AKP’nin temel eğitim politikası olan dinselleştirme ile bilimsellikten uzaklaştırmayı; eğitimin özelleştirilmesini topluma anlatmak zorundayız. Bunun için alan çalışması zorunludur. Gözlemlerimize göre, Türkiye’nin her yerinde ailelerin bu sistemden rahatsızlıkları vardır. Belediyelerin ve bünyelerindeki kent konseylerinin yardımıyla mahallelere ulaşmanın çok yararlı olacağını düşünüyorum.  Bizim buradaki önemli bir rolümüz de, bu toplantılarla ailelere yol göstermek olacaktır.

Özetle, mevcut halden çıkışımız nasıl olacak? Yeniden toparlanmak ve güçlenmek için görüş ve önerileriniz neler olur?

Temel sorun, bu anayasa değişikliği ile iktidarın getirmiş olduğu otoriter ve tek adam sistemini seçimler yoluyla kaldırmak olmalı. Referandumda gördük ki, bu toplumun en az %50’si hatta daha fazlası bu iktidarın politikalarına ve uygulamalarına karşı. Bu çok önemli. Bu, en az %50’lik grubun içinde pek çok parti, düşünce sistemi, etnik grup, inanç ve demokrat, laik, Cumhuriyetçi, Atatürkçü kesimler var. Bu en az %50’lik “Hayır” platformunu bir şekilde muhafaza etmek zorundayız. Bunun tek yolu ise, kimliklerimizi ön planda tutmaktan vazgeçerek ortak bir veya birkaç paydada birleşmekten geçiyor. Her siyasal düşünce veya grup ya da partiler “benim siyasal düşüncem ortak payda olmalıdır” diye yola çıkarsa başarılı olamayız. Akıllı, mantıklı, adaletli, insan haklarına saygılı bir yaklaşımla 2019’daki Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerini lehimize çevirmek zorundayız. Bunun başarılacağına inanıyorum.

Değerli katkılarınız için Sosyal Demokrat Dergi adına teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın