Vesikalik-Sezen-copy

SOSYAL DEMOKRASİ YENİDEN CANLANIYOR MU?

Aydın Cıngı

 

Sosyal demokratların son iki ay içinde Avrupa’nın en büyük üç ülkesi Almanya, Fransa ve İngiltere’de elde ettikleri olumlu seçim sonuçları, pek çok gözlemciyi bu ideolojinin yeni bir canlılığa kavuştuğu düşüncesine yöneltti. Çünkü son yıllarda, hatta son on yıllarda sosyal demokrasinin hemen her seçimden kayıplı çıkmasını gözlemlemeye alışılmış ve bu gerilemenin sürekli olacağı kabullenilmişti.

Solun son seçim başarıları neyin göstergesi?

Sosyal demokrasi, altın çağını yaşadığı İkinci Dünya Savaşı ile 1970’ler arası dönemden bu yana, her on yılda, bir önceki on yıllık dönemden Avrupa genelinde daha başarısız olageldi. Özellikle yukarıda sayılan üç ülkede merkez sağ ile merkez sol arasında bir seçimden diğerine görülen “tahterevalli” etkisi, yerini, on-on beş yıldır, “daha uzun süre” merkez sağ “daha kısa süre” merkez sol iktidar nöbetleşmesine bırakmıştı. Özellikle Fransa, 2000’li yıllarda ne solcu cumhurbaşkanı ne de solcu hükümet görmüştü. Mayıs’tan itibaren durum tersine döndü. Fransa, 1995’ten bu yana ilk sosyal demokrat cumhurbaşkanını seçti. İki turlu genel seçimin ilk tur sonuçları da, yasama meclisi çoğunluğunun solculardan oluşacağını, dolayısıyla kısa süre sonra atanacak başbakanın da Sosyalist Parti (PS)’den olacağını net biçimde gösteriyor.

Federal Almanya’nın en kalabalık ve zengin eyaleti Kuzey Ren-Vestfalya’da, 13 Mayıs 2012 günü yapılan seçimde ise Sosyal Demokratlar (SPD) oylarını, iki yıl önceki genel seçimlere oranla %5’e yakın arttırarak %39’a yükseltti. Şansölye Merkel’in partisi Hıristiyan Demokratlar (CDU), %8 kadar oy kaybıyla %26’ya düştü.  Bundan bir hafta önce, 6 Mayıs’ta, Schleswig Holstein eyaletinde yapılan seçimde de SPD yine oylarını %5 oranında arttırarak, oyları düşen CDU’yu yakalamıştı. Her iki eyalette de, iktidardaki Muhafazakarlar’ın koalisyon ortağı Hür Demokratlar’ın (FDP) oyları düştü; SPD’nin potansiyel koalisyon ortağı Yeşiller’in oyu sabit kaldı veya arttı. Böylece sosyal demokrat sol ve çevreciler koalisyonu, gelecek genel seçimlerde %50’lik bir perspektife en azından bu eyaletlerde ulaşmış oldu.

Mayıs 2012’nin ilk günlerinde İngiltere’de de yerel seçimler düzenlendi. Muhafazakarlar ve Liberal Demokratlar’dan oluşan koalisyon hükümeti sarsıldı. Besbelli ki, Başbakan Cameron’un uyguladığı kemer sıkma politikaları seçmeni pek mutlu etmemişti. Her iki koalisyon ortağının da oyu düştü. Yerel seçimlerde alınan oylar ulusal ölçeğe yansıtıldığında, iki yıl önce muhalefete dönmüş olan İşçi Partisi’nin, ülke çapında Muhafazakarlar’ın çok çok önüne geçtiği hesaplandı. 2012 yılının Mayıs ayı, görülen o ki, Avrupa sosyal demokrasisi açısından “kutsanası” bir ay gibi geçti. Ancak, kısa sürede üst üste gelen bu zaferler solun uzun erimli bir gelişiminin ön belirtileri gibi değerlendirilebilir mi?

Yapısal sorunlar yerli yerinde duruyor

Konjonktürün getirdiği koşulların, sosyalizmin 19.yüzyılda doğuşuna tanıklık eden sürecinkilerle ve İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi ve sonrası döneminkilerle ne kadar çok benzerlik gösterdiği ortadadır. Aslında içinde bulunulan durumun, demokratik sol açısından, yeni bir tarihsel fırsat oluşturduğu izlenimine kapılıvermek için epey neden vardır. Ne var ki, sosyal demokratların, İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşadıkları “altın çağa” yeniden kavuşabilecekleri beklentisi gerçekçilikten uzaktır. Çünkü o zamandan bu yana pek çok yapısal değişim Avrupa’nın bugün karşı karşıya bulunduğu sorunların niteliğini faklılaştırmıştır.

Şu bileşenler hemen akla geliveriyor: Teknolojik sıçramaya ve maliyet farklarına bağlı küresel işbölümü yüzünden kimi iş alanlarının yok olması ve işsizleşme; sosyal parçalanmaya koşut olarak sosyoekonomik taleplerin de, -kitle partisi söylemiyle kapsanamayacak- ölçüde atomize hale gelmesi; nüfusun yaşlanması sonucunda beliren “çalışan” ile “çalışandan geçinen” sayısının orantısızlaşması ve bunun sosyal devlete bindirdiği yük; yoğun dış göç sonucunda ortaya çıkan çok ırklı, çok kültürlü heterojen toplum ve bunun sosyal dayanışma olgusunu zayıflatması… Bütün bunlar ve daha başkaları geri döndürülemez yapısal değişimlerdir.

Bu gelişmelere ek olarak; solun programını kısmen içselleştirerek merkeze yanaşan sağın, emekçi sınıfların risksiz değişim taleplerine daha uygun düşmesi ve solun devingenliğinin bu yolla ister istemez törpülenmesi; iletişim patlamasının ve rekabetçi anlayışın yarattığı “hedonist” (hazcı) birey tipinin ve tüketim toplumu modelinin solun değerlerini gündem dışına atması gibi olgular da son on yıllarda sosyal demokrat partilerin yolunu kesmişlerdir. Sosyal demokrat politikalar, tüm bu faktörler ve yakın gelecekte ortaya çıkacak olan başka olgular dikkate alınarak düzenlenmelidir. Ancak ilk yapılması gereken, devletin rolü konusunda yeniden düşünmek ve piyasaların regülasyonunu sağlamak olmalıdır. Sosyal demokrat devlet, küreselleşmeyi ve onun sonuçlarını regülasyon aracılığıyla denetim altında tutmalıdır.

Kökenlerden bugüne; yapılmış olan, yapılması gereken

Endüstri Devrimi, ortaya, çıkarları çatışan yeni sosyal sınıflar çıkarmıştı. “Sosyalizm”, bu “büyük değişim”den küçük bir azınlık yararlanırken, sömürülen çoğunluğun yoksullaşmasına karşı verilen düşünsel ve siyasal yanıttı. Ancak sosyalizm, aynı zamanda ahlak dışı ve akıl dışı bir sistemin reddi anlamına da geliyordu. Temel değerlerden “eşitlik” ve “dayanışma”, işte böyle bir sosyal bağlamdan kaynaklanmıştı. Sosyalizm, 1929 Ekonomik Bunalımı ve onu izleyen depresyon sırasında toplumsal bir tepki olarak daha da kapsam kazandı. O zamanlar da, istikrarsız piyasalar bunalıma girip yine en zayıfları vurmuştu. Bütün bunlar, İkinci Dünya Savaşı ertesinde “refah devleti”nin doğuşuna yol açan etkenlerdi.

Şimdi ise sosyal demokratlar, kapitalizmin bugünkü bunalımının yarattığı boşluğu doldurabilecek seçenekler sunmakta yetersiz kalıyorlar. Kırk yıla yakındır süren neoliberal egemenlik, sosyal piyasa ekonomisinin normlarını kökünden sarstı. Neoliberal düzen, bu normları “salt serbest piyasa” kavramına, devleti de en temel işlevlerine indirgedi; sosyal demokrasinin klasik değerleri olan eşitlik ve dayanışmayı kamu söyleminden dışladı. Ne yazık ki, toplumları ve hatta bir kesim solcuyu onlarca yıllık neoliberal koşullanmanın etkisinden kısa sürede çıkarmak kolay olmuyor.

Yüksek ve düşük gelir dilimleri arasındaki fark kırk yıldır açılıyor. Sosyal demokratlar bu süreci durdurmak, yoksullaşan sosyal kategorilerin durumunu düzeltmek, toplumun kayıplılarını ve dışlanmışlarını topluma entegre etmek, verimlilik artışının getirilerinin bir bölümünü düşük ücretlilere yansıtmak için çaba harcamalılardı. Oysa bunlar, iktidara geldiklerinde, böyle yapacaklarına, esneklik ve deregülasyon politikalarında ısrar ettiler. Ücretler, istihdam ve çalışma koşulları üzerinde baskı yapan siyasal çizgiyi sürdürdüler. Çalışan kesimler ve özellikle düşük nitelikli emek, sosyal demokrat partilerce kollandığı yolundaki güveni yitirdi; desteğini başka siyasal yönlere, hatta uç sağa kaydırdı.

Berlin Duvarı’nın yıkılışı, bu gelişmeleri daha da olumsuz etkiledi. Refah devleti fikri, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde oluşmuş bulunan geniş bir siyasal ve sosyal koalisyon sayesinde gerçeğe dönüşebilmişti: güçlü komünist ve sosyalist partiler, örgütlü emek ve güçlü sendikalar, Marksizme endeksli bir aydın kesimin koşulsuz desteği. Ayrıca, Doğu Bloku’nda geçerli reel sosyalizmin de Batı’nın “serbest piyasası” üzerinde ehlileştirici rol oynadığı kuşkusuzdu. 1980’lerin sonunda, bütün bu dizginleyici etkiler ortadan kalkınca, “vahşi kapitalizm”in de frenleri boşaldı.

Solda ilerici politikalar, yoksulluğu azaltmaya değil onun ortaya çıkmasını engellemeye yönelik olmalıdır. Batı’da kimi sosyal demokratlar, içinde bulunulan bunalım koşullarında, daha kötüye gitmeyi önlemenin yeterli olabileceğini düşünüyorlar. Oysa sol yetinmez; düzeltir, değiştirir, yaratır, biçimlendirir, iyileştirir… Eğer gidişe yön değiştirtecek bir yenilik üretilmeyecek, işler ufak tefek düzeltmelerle idare edilecekse; bunu sağ, soldan daha iyi becerir ve de hep becermiştir. Tüm beşeri etkinlikler piyasa radikalizminin gelgitlerine mi terk edilecek; yoksa sosyal ve ekolojik gereksinimlerimize uyan sürdürülebilir bir model mi yaratılacaktır? Bugün, sosyal demokrasinin yüz yüze bulunduğu yaşamsal sorun özetle budur.

*Siyaset Bilimci, sosyaldemokratdergi@gmail.com