Sinan Alçın – Türkiye’de Çalışma Rejimi ve Emek Süreçlerinde Dönüşüm

Türkiye’nin son 40 yıllık neoliberal dönüşüm macerasında; tüketim kalıplarından, finans araçlarına, yeme-içme alışkanlıklarından, eğlence kültürüne kadar hemen her şey değişti. Bu değişim içerisinde özellikle 1990’larla birlikte başta Çin Halk Cumhuriyeti olmak üzere, -Wallerstein’ın yarı çevre olarak tanımladığı- Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı ülkelerde, merkez ülkelerdeki ana sanayi gruplarının ve çokuluslu işletmelerin tedarikçiliğine soyunan bir üretim anlayışı yerleşti. Söz konusu ülkeleri adeta “üretim cehennemine” çeviren, onları hızla enerji bağımlısı haline getiren ve doğal kaynaklarının üretimin “sürdürülmesinin” harcına dönüştürülmesine neden olan neoliberal birikim rejimi, 2008 krizi ile birlikte sürdürülemez hale geldi.

Bu, özellikle Çin’in -1990’ların ikinci yarısından başlayarak- 2015 yılına kadar yıllık ortalama %12’ler düzeyinde büyümesini olanaklı kılan, Lewis’in “sınırsız emek arzı” olarak teorize ettiği bir üretim ve birikim sistemine dayanıyordu. Bu süreç içerisinde Çin’de 180 milyon insan kırsaldan –başta Pekin olmak üzere- sanayi kentlerine göç etmiş ve Çin’i dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü haline getiren üretim ve birikim modelinin harcını oluşturmuştur.

2015 Haziran’ında Çin tarafından “artık sürdürülemez” ilan edilen “verimliliğe dayalı” birikim rejimi, Türkiye için de, işçi sınıfının içine düşürüldüğü konum ve uluslararası kapitalist işbölümündeki yeni senaryolar nedeniyle varlığını sürdürebilir durumda değildir. Türkiye açısından tıkanma, yeniden dönüşüm ve yeniden tıkanma biçiminde özetlenebilecek sürecin gelişimi 1970’lerin ikinci yarısıyla başlıyor…

İçeride ve dışarıda siyasal ve ekonomik bunalım: 1970’ler

 Türkiye’de 1973 Petrol Krizi ve 1974 Kıbrıs Harekatı sonrası uygulanan ambargoların da etkisiyle, 1970’lerin ikinci yarısı, sanayi üretiminin yarı yarıya düştüğü, ithal ikameci uygulamaların –ara malları üzerinden- dışa bağımlılığı iyiden iyiye artırdığı, petrol darlığına döviz darboğazının eşlik ettiği bir tablo oluşturdu. Bu tablo içerisinde siyasal istikrarsızlık da eksik olmadı… 1978 ve 1979 yıllarında imzalanan Stand-by anlaşmaları için IMF’e sunulan ve ekonomik ve sosyal hakları tırpanlayan Niyet Mektupları yeterli bulunmayınca, 24 Ocak 1980 Kararları ülkenin ekonomik ve politik dümeninin tam olarak yeni birikim siyasetine uygun bir rotaya çevrildiğini ilan etmiş oldu. Elbette% 12’lere ulaşan sendikal temsil, görece güçlü sendikalar ve işçi sınıfının Kavel Direnişi’nden başlayıp 15-16 Haziran Yürüyüşü’nden geçen ve 1977-1978 1 Mayıs’larıyla siyasal kimliği belirginleşen gücü karşısında uygulanabilir değildi.

1980’li yıllarda Washington Konsensüsü olarak adlandırılacak paradigma ve ilk sahnesini 1973 yılında Şili’de almış olan ABD merkezli neoliberal politikaların hayata geçme aracı olarak destekli bir askeri darbe bu kez Türkiye’de 12 Eylül 1980’de sahnelenmişti. Darbenin ardında ABD yalnız değildi. İçeride 12 Mart Muhtırası sonrası kurulan TÜSİAD ve İşveren sendikası TİSK de vardı. TÜSİAD’ın mümtaz temsilcisi Vehbi Koç, darbe sonrası cunta lideri Kenan Evren’e teşekkür mektubu yazarken, TİSK Başkanı Halit Narin de Bugüne kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde demekten geri durmuyordu.

 İthal ikamesinden hayali ihracata, reel ücretler baskılanırken kazançlar bankerlere: 1980’ler

Darbe ve sonrasında Milli Güvenlik Konseyi eliyle yürütülen ekonomi politikalarının ilk hedefi, 24 Ocak 1980 kararlarının hayata geçirilmesi olmuştu. Devletin ekonomi içerisindeki payının azaltılması, özelleştirmeler, finansal liberalizasyon, ihracata dönük sanayileşme ve reel ücretlerin düşürülmesi gibi amaçları bulunan 24 Ocak 1980 kararlarına ilişkin politikalar itinayla hayata geçirilirken, TSK’nın sandığı olarak kurulan OYAK da süreçten nasibini alarak hızlı büyüyen sermaye gruplarından biri haline gelmişti.

12 Eylül 1980 darbesinin yarattığı kıyım, en çok işçi sınıfı ve onun öz örgütü olan sendikaları vurmuştu. Başta sınıf sendikacılığı yürüten DİSK olmak üzere, çoğu sendika ve konfederasyon kapatılmış, işçi sınıfının grev hakkı gasp edilmiş, “gülme sırası” sermaye sınıfına getirilmişti…

1980’li yıllar boyunca, palazlandırılan –kastelli ve niceleri gibi- tefeciler, içi boşaltılan KİT’ler, zamlar ve yeniden zamlar neticesinde canavara dönüşen enflasyon, eriyen reel ücretler, sendikasızlık, yasak 1 Mayıs’lar ve finansal liberalizasyon uğruna kurban edilen üretim yatırımları gündemdeydi.

1982 Darbe Anayasası’nın  %93 oranında oyla kabul gördüğü toplumsal travma ortamında, işçi sınıfı ve onun kazanılmış hakları ile üretimin yapısı “unutulacaklar listesinde” ilk sıralardaydı.

Ancak, 1980’lerin sonu sadece 1980’lerin sonu değil, aynı zamanda baskılanan işçi sınıfının da ekonomik, sosyal ve siyasal hakları için “yürüyüşe” geçtiği bir dönemdi. İşte 1989 Bahar Eylemleri, sınıfın siyasal dönüşüm içerisindeki dolaysız gücünü gösteren ve toplumsal mücadele ve özgürlük alanlarının tamamına su taşıyan bir nitelikte idi.

Özün bittiği yer olarak 1990’lar

Ülkede bunlar olurken, Batı kapitalizminde de başta AndreGorz ‘un “Elveda Proletarya”  kitabı olmak üzere, türlü post-modern ve post-marksist teoriler havada uçuşuyor, kimi işçi sınıfının sonunu müjdelerken (!) kimisi de kimlik siyasetini dayatıyordu.

İşte bütün bunlar olup biterken, ülkede başka bir gerçeklik yaşanıyor ve bir yanda “Özalizm” çökerken diğer yanda yakılan köylerin beslediği iç göç yeni bir “kentleşme” yaratıyordu. Artık tüm koşullar post-modernizme uygundu!

1990’lar, Türkiye sol ve sosyalist hareketlerin önce emekçi sınıfı sonra da Kürt yurttaşlarla arasına on yıllarca uzaklıkta mesafelerin girmesine tanıklık etti. Ötekiler vardı, ben vardı. Sınıf ve Kürtler yoktu! Bin operasyon vardı; JİTEM vardı.

Yeni bir bin yıla inkar ile başlamak…

2000’lerin ilk on yılı uluslararası post-marksistler ve onların yerli temsilcileri için –Francis Fukuyama’ya referansla- “Tarihin Sonu”  fikrine dayandırılırken, çalışma rejimindeki güvencesizlik ve saçılmış üretim yapısı, artık sınıfın ve onun teorisinin geçersizliği görüşüne dayanıyordu. Artık bildiğimiz anlamda iş ve işçi sınıfı yoktu, onun yerine kimlikler vardı. Fukuyama sonrasında da “kimlik siyasetinin” irili ufaklı savunucuları çıkmıştı. Negri ve Hardt belki de kimlik siyasetini sınıf mücadelesinin üzerine bir örtü olarak örtecek kadar ileriye giden en uç örneklerdi. Ama bu popüler görüş; Marksizm çok klasik, sınıf mücadelesini arkaik gören kesimlerce hızla içselleştirildi.

Neticede, işyerinde daha fazla artı-değer sömürüsüyle karşı karşıya kalan işçi; gündelik yaşamında işçi sınıfının yok olduğu, sendikaların gereksiz olduğu, hemşeri siyasetine sarılması gerektiği yönünde motive edildi.

Kavramlar da değişti

İçinden geçtiğimiz bu uzun dört on yıl içerisinde kavramlar da büsbütün değişti… Sosyal hak, sosyal yardıma; sosyal mücadele, sosyal diyaloga; yoksulluğun giderilmesi, yoksulluğun yönetilmesine; işçi sağlığı ve güvenliği, iş sağlığı ve güvenliğine dönüştü. Bu büyük dönüşüm içerisinde belki de değişmeyen ve giderek keskinleşen tek şey sınıfsal çelişkiler oldu. Dün olduğu gibi bugün de, bu nedenle sürüyor ve sürecek mücadele!..

*Sinan ALÇIN
İktisat, Prof. Dr.
sinanalcin@gmail.com

Bir Cevap Yazın