Sevgi Uçan Çubukçu – Cesur Kadınlar: Türkiye Akademisinde Kadın ve Toplumsal Cinsiyet

20.  yüzyılda dünyada ve Türkiye’de kadınlar çok önemli kazanımlar elde ettiler. Toplumsal ve kültürel alanda azımsanamayacak bir varoluş gösteren feminist hareket, özel ve kamusal alanda ‘eşit hak’ talepleri ve itirazları ile pek çok başarıya imza attı. Eğitim, hukuk, istihdam ve kısmen de siyasal alanda cinsiyetler arası eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik ilke ve hedeflerden oluşan mücadele mirası ve bu mücadelenin özneleri görmezden gelinemez. Buna rağmen, başarılar ve kazanımlardan oluşan bu mirasın, aynı zamanda büyük engeller aşarak, risk alarak, zorlu mücadeleler vermiş olan feminist kadınlar sayesinde kazanılmış olduğu yeterince hatırlanıyor mu? İşte tam da bu yüzden, feminist düşünce ve politikanın daimi bir daveti olarak gördüğümüz, söz konusu hafızanın sonraki kuşaklara aktarılmasını, feminist politika ve düşünce alanında en önemli sorumluluk alanlarımızdan biri ve daveti olarak görüyoruz.

Hiç kuşkusuz, Türkiye’de feminist mücadele ve kazanım haritasının önemli bir bölümünü, üniversitelerde kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının başlaması ve kurumsallaşması oluşturuyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden 20. yüzyılın ilk yarısına aktarılan ve modernleşme/aydınlanma paradigması içinde seyreden kadın mücadelesi, bir durgunluk döneminden sonra, 1980’lerin ikinci dalga feminist hareketiyle buluştu. Bu gelişme çok kısa bir süre sonra akademiye de yansıdı ve kendi uzmanlık alanları çerçevesinde kadın sorunlarıyla ilgilenen bir kadın akademisyenler kuşağının sağladığı bilgi birikimine dayanarak feminist düşünce ve politikada yeni eleştirel alanların açılmasını getirdi. Bilgi üretim süreçlerine “kadın” ve “toplumsal cinsiyet” kavramlarının temel bir analiz kategorisi olarak dahil edildiği bilimsel çalışmalar, niteliksel ve niceliksel olarak azımsanamayacak boyutlara ulaştı. Bilimsel bilgi üretimini ve eleştirel düşünceyi temel bir mücadele alanı kabul eden feminist akademisyenler sayesinde, kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmaları disiplinler arası, özerk bir akademik alan olarak kurumsallaştı.

Üniversitelerde toplumsal cinsiyet çalışmaları

Üniversitelerde kadın çalışmalarının disiplinler arası bir alan olarak kurumsallaşması sürecini başlatanlar, hiç kuşkusuz, akademiyle doğrudan ya da dolaylı ilişkili olan ve feminist bilgi üretimine katkıda bulunmuş olan akademisyen, düşünür ve aynı zamanda politik kadınlardır.

Bundan tam 30 yıl önce ilk olarak İstanbul Üniversitesi’nde başlayan, daha sonra ODTÜ; Ankara, Çukurova, Ege gibi üniversitelerimizde kurulan kadın ve toplumsal cinsiyet araştırmaları merkezlerinin sayısı bugün artık 100’e ulaşmış durumda. Kadın Sorunları Araştırmaları/Çalışmaları ve Uygulama Merkezlerinin 30 yıllık gelişimi, pek çok açıdan incelenmesi ve kayda geçilmesi büyük önem taşıyan bir bilgi ve pratik birikimi sürecini içeriyor.

Ancak bu niceliksel artış, niteliksel bir artışı ya da bilimsel zenginliği içeriyor mu? Bu sorunun cevabını henüz bilmiyoruz. Zira, 2010’lu yıllarda toplumsal, siyasal ve akademik alanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini arttıran ortadan kaldırmak yerine, cinsiyetçiliği yeniden üreten ayrımcı ve baskıcı gelişmelerin çokça yaşandığı bir siyasal ve tarihsel bağlamın içinden geçmekte olduğumuza hiç kuşku yok! Son yıllarda, Türkiye akademyasında bilimin ve bilimsel bilgi üretim sürecinin cinsiyetçi içeriğine önemli bir meydan okuma olarak başlayan bu sürecin kazanımları ortaya koymakla beraber, pek çok potansiyel sorunu da içerdiğine tanık olmaktayız.

Toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı yeni direnç

Toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının, başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de otoriter nitelikli patriarkal dirençle karşılaştığı günümüz politik ikliminin, üniversitelerdeki kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmalarını da doğrudan etkilemekte. Bunun sonucu olarak toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı üslup ve politikalardan uzaklaşılıp, akademik alanda da geleneksel patriyarkal yaklaşımın etkileri giderek artmakta. Örneğin, Yüksek Öğretim Kurulu, bu yıl, 2015’de üniversitelere yönelik aldığı, ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’ adlı tavsiye kararından vazgeçtiğini açıkladı. ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği’ yaklaşım ve normu yerine, ‘adalet’ gibi kavramların tarihsel içeriklerinden soyutlanarak, yeni bir karşıtlık üretilerek, bu alanlar hegemonize dilmeye çalışılmakta. Modernizmin en önemli vaadi olan, “eşitlik” perspektifinden vazgeçilerek, geçmiş yüzyılların farklılıklarını sabitleyen, geleneksel ataerkil eşitsizliklerin yanı sıra, yeni eşitsizlikler üreten siyasal yaklaşım ve söylem, bilimsel bilgi üretim alanına da tezahür etmekte. Toplumsal, siyasal ve akademik alanda hakim kılınmaya çalışan kadın düşmanı yeni söylem ve yaklaşımlar, feminist mücadelenin tarihsel kazanımlarına karşı, bir geri tepme mi, ya da ters tepki mi?[1] Bu eril-geri tepmeler tarihsel olarak bir ilk mi? Feminist eleştirinin koyduğu gibi, siyasal baskı ve şiddetin yoğunlaştığı, otoriter popülizmin yaygınlaştığı dönemlerde, kadın ve toplumsal cinsiyet karşıtı söylem ve politikaların da arttığı görülmüştür. Tarih bunların örnekleriyle dolu olduğunu biliyoruz. Tam da bu nedenle, tarihin yeniden yazılması, kavram, bilgi ve deneyimlerin yeniden kurulmaya çalışılması girişimleri de feminist eleştirinin ve mücadelenin en önemli bilimsel çalışma alanlarından biri olmuştur. Bu yüzden hafıza deneyim, bilgi odaklı çalışmalar Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu bu tarihsel kesitte özel bir öneme sahiptir. Tam da bu sorumluluğun bir gereği olarak gördüğümüz, Türkiye’de akademik feminizmin kurumsallaşmasının kapılarını açmış olan öznelere objektifi tutmak önemli bir arşiv oluşturma ve hafıza çalışması niteliği taşıyor.  

Kolektif hafızamız

Bu birikim süreci, Bremen Üniversitesi ve Çağdaş Türkiye Araştırmaları (Stiftung Mercator’un programı): Blickwechsel çerçevesinde gerçekleştirdiğimiz, “Türkiye Üniversitelerinde Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları: Kurumsallaşma ve Dönüşüm” başlıklı projenin konusunu oluşturuyor. Üniversitelerde kadın çalışmalarının disiplinler arası bir alan kurumsallaşması sürecini başlatanların akademiyle doğrudan ya da dolaylı ilişkili olan ve feminist bilgi üretimine katkıda bulunan kadınlar olması bir tesadüf sayılmaz. Bu kadınlar, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezlerinin kuruluşunda ve gelişmesinde öncülük yapmış, katkıda bulunmuş olan düşünür, akademisyen ve aktivistlerden oluşuyor. Peki kim bu kadınlar? Aysel Çelikel, Ayşe Güneş Ayata, Ayşen Ufuk Sezgin, Belkıs Kumbetoğlu, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Deniz Kandiyoti, Fatmagül Berktay, Feride Acar Ferhunde Özbay, Gülay Toksöz, Gülnur Acar Savran, Meryem Koray, Mine Göğüş Tan, Necla Arat, Nermin Abadan Unat, Nevin Gaye Erbatur, Nükhet Sirman, Serpil Sancar, Şahika Yüksel, Şirin Tekeli, Tülay Arın, Türkan Saylan, Türkel Minibaş,Yakın Ertürk,Yeşim Arat, Yıldız Ecevit. Hepsi de,  fen bilimlerinden sosyal bilimlere, dilbilimlerinden siyaset bilimine farklı alanlarda uzmanlaşmış akademisyenler ve aynı zamanda kadınların eşit hak mücadelesi içinde yer almış kadınlar.

Elbette ki, “Cesur Kadınlar: Türkiye Akademisinde Kadın ve Toplumsal Cinsiyet

Çalışmaları” adlı fotoğraf sergisinde üniversitelerde, kadın araştırmalarının kuruluş süreçlerini başlatmış olan ilk kuşak 26 kadın akademisyen, temsili bir grup olarak yer alıyor. Böylece, bu cesur kadınlar, fotoğraf sanatçısı Seçkin Uçan Divan’ın objektifindeki portre fotoğraflarındaki gülümseyen bakışları ve anlamlı cümleleriyle bizlerle yeniden diyaloga giriyorlar. Türkiye’de akademik feminizme dair hafıza oluşturmaya katkı sağlamayı hedefleyen bu sergi, aynı zamanda, bu alanı inşa eden, besleyen ve gelişmesini sağlayan bütün kadınların emek ve çabalarına bir saygı duruşu niteliğindedir.


[1] Andrea Petö, Budapeşte’de olan Central European University’nin kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmaları bölümlerini kapatmalarını yorumladığı bir konuşmasında, dünyadaki otoriter ve eril nitelikli siyasal baskı ve politikalara dair, “backlash” kavramını kullanıyor.

*Sevgi UÇAN ÇUBUKÇU
Doç. Dr., Siyaset Bilimi
sevgiucan@gmail.com