Sema Erder – Değişen Şehirlerde Değişmeyen Yerel Siyasetle Nereye Kadar?

Türkiye’de yaşayan bizler için, şehrin “sosyal değişmenin” somut olarak gözlemleneceği bir yer olduğunu anlamamız çok kolay, uzman olmamıza gerek yok. Hızlı değişme hepimizin hayatına öyle ya da böyle dokunuyor. Bir tarafımız bu değişimin sarsıntısından kaçmak isterken, diğer tarafımız bu değişimin getirdiği nimetleri fark edip kalmaktan yana. Sosyal bilimlerle uğraşanlara bu değişimin dinamiklerini el yordamıyla anlamaya çalışmak ve genellikle kimsenin pek de ilgilenmediği yorumlar yapmak kalıyor. Bu değişimde rol alan siyasetçiler ise, açıkça ifade etmeseler de, her şeyin en farkında olanları. Onlar için seçenekler daha net; ya bu dinamiklerin nimetlerinden yararlanarak esen rüzgarla birlikte koşacaklar, ya da rüzgarın yıkımlarını önlemek için yeni siyaset geliştirmenin yollarını arayacaklar. Genellikle “realist” aktörler olarak siyasetçiler birinci yolu seçiyorlar. İkinci yolu bilseler de bu onlara uzun vadeli ve riskli geliyor. Türkiye siyasetinde her alanda birinci tercihin egemen oluşu “otoriter-popülist” siyasal sistemin de kanlı canlı yaşamasını sağlıyor.

İnsan-toprak-devlet ilişkisi

Türkiye’de “insan-toprak-devlet” ilişkisinin geçmişten bu yana yönetilenler için sorunlarla dolu olduğunu biliyoruz. Nüfusun çoğunluğunu teşkil eden “yeni kentli eski köylüler”  “kentsoylu” devlet bürokrasisi ile geçmişte yaşadıkları sorunları ancak yeni yeni ifade edebiliyorlar. Bu köklü ve hassas konuyu kısaca belki şöyle açıklayabiliriz: Türkiye’de 1960’lara kadar topluma hakim olan “köylülük” düzeninde tarımsal üretim yaşamsal öneme sahipti ve bu da ancak devletle köylü arasındaki eşitsiz ilişkiyle sürdürülebilmekteydi.  Bu dönemde nüfus kıt, toprak ise göreli olarak boldu ve tarımsal üretimin devamı ise köylülerin toprakta tutulmasına bağlıydı. Bu amaçla devlet; vergi almayarak,  işledikleri toprakların kullanım hakkını (zilyetlik)  köylülere bırakarak, destekleme alımları yaparak onları hem teşvik etti, hem de kendine kararlarına bağımlı kıldı. Gerektiğinde zor da kullandı. Çok partili-seçimli siyasal sisteme geçildikten sonra da köylülerin beklentilerini dikkate alan, “katı kural/esnek uygulama” politikalarına devam edildi. Bu da seçimli otoriter/popülist siyasal sistemi kurumsallaştırdı.

Kentler ve kentleşme

Türkiye’de1960 sonrasında ise “emek bollaştı, ancak toprak göreli olarak kıtlaştı” ve devlet de tarımda çalışan emeğin fazlasının kentlere, hatta Batı Avrupa’ya göç etmesini önlemedi, aksine destekledi.  Üstelik kentlere yeni yerleşenlerin kendi çabalarıyla oluşturdukları işlere de,  konut alanlarına da göz yumdu. 1930’ların savaş sonrası koşullarında oluşturulmuş olan kentsel kurumlar ve katı kurallar ise devletin elindeki sopa gibi yaşamaya devam etti, bazen kullanıldı, bazen kullanılmadı. Bir bakıma, devletin köylü seçmene uyguladığı  “göz yumma/ cezalandırma” ilişkisi -ya da amiyane tabirle “havuç/sopa” ilişkisi – kentlere de taşındı ve yaygınlaştı. Kentlerdeki kuralsızlık, hem kolaycılığı, hem de her an her şeyin yitirilebileceği kaygısını,  kayırmacılığı ve devletle eşitsiz ilişkiye dayanan bağımlılığı yerleşik hale getirdi. Bu dönemde yaşanan büyük toplumsal değişime uygun yeni kural ve kurumların oluşturulmaması “kural dışı” dışı olmayı popülerleştirdi. Siyaset bilimcileri böyle bir yaşamın olduğu kentlerde özerk “yurttaşın” (citizen) ortaya çıkmasının ne kadar zor olacağını bize daha iyi açıklayabilirler.

Post-kentleşme

2000 sonrasını  ise “post kentleşme” dönemi olarak tanımlayabiliriz. Bu dönemde, “köylülüğün” tamamen çözüldüğünü ve kentsel yaşamın temel yaşam biçimi haline geldiğini gözlemliyoruz. Post kentleşme döneminin önemli bir  özelliği de kent topraklarının değerinin artması oldu. Siyasetçiler için, tıpkı genç nüfusa sahip olmak gibi, önemli bir  tarihi fırsat olan kentsel rantın birikimi ve bu rantın nasıl paylaşılacağı konusu yeni alan bir olarak belirginleşti. (Bu durumun benzerini, toprakta kullanım hakkının devletin denetiminde olduğu, Singapur, Çin gibi ya da  köylülükten  yeni çıkan Hindistan gibi bazı Asya ülkelerinde de izliyoruz.) Bu dönemde Türkiye’deki  kentsel siyasete hakim olan popülist tercih, esen rüzgarın gösterdiği yeni yöne döndü, gecekondu destekleme politikası terkedildi. İnşaat sektörü aracılığıyla kentsel rant rasgele,  enformel,  kuralsız ve kayırmacılıkla  dağıtılmaya başlandı. Kentsel rantın rasgele dağıtılması toplumda biriken servetin de  yeniden dağıtılması anlamına geldiğinden ve bu dağıtımdan geniş kesimler yararlandığından bu popülist politika da sessiz destek aldı. Bu politikaya alternatif daha rasyonel, demokratik ve insancıl bir rant dağıtma modelinin mümkün olup olamayacağı konusu gündeme bile gelmedi. Her ne kadar muhalif siyasetçiler sürekli olarak ranta karşı olduklarını belirtseler de, onlar da imkan bulduklarında aynı yolu kullandılar, kimse  toplumsal olarak üretilmiş olan rantın “kamu yararı” gözetilerek nasıl dağıtılabileceği konusunu gündeme getirmedi.

Bu noktada, post kentleşme dönemini, küreselleşmenin “neo-liberal” ortamında yaşıyor olmamızın getirdiği bazı yeni gelişmelere de değinerek konuyu sonlandırmak istiyorum. Küreselleşme ile ilgili sosyal bilim literatürü 2000’li yıllar sonrasında tüm dünyada “toplum-mekan” ilişkilerinin de değiştiğine işaret ediyor. Bu bağlamda özellikle küresel düzlemde politikalar üreten Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi kurumların küresel emlak piyasası oluşturma yollarını aradığını ve emlak piyasasının tıpkı diğer küresel sermaye ve finans piyasaları gibi soyut ve ölçülebilir bir ekonomik/finansal araç haline getirilmesi için uğraştıklarını gözlemliyoruz. Bu dönemi sosyal bilimciler “gayrimenkullerin menkulleştirilmesi” ya da toprağın/ konutun küresel finans sektörünün bir aracı haline getirilmesi olarak tanımlamaktadırlar. Bu arada İslam ekonomisinin de “sukuk” ihracı  yoluyla, “faizsiz” ve “caiz”  yeni bir araçla  küresel ekonomiye eklemlenmenin yolunu bulmuş gözüküyor. “Menkulleşen gayrimenkul” piyasası için “post kentleşme” sürecini yaşayan ülkelerdeki kentsel rantın da önemli bir kaynak olabileceğini tahmin etmek zor değil.

“Milli ve yerli” kentsel siyaset

İktisatçıların alanında daha fazla dolaşmadan, sadece  “kuralsızlığı” benimsemiş olan bir popülist siyasetin küresel rüzgarlar karşısında nasıl bir tutum izlediğinin cevabını aramamız gerektiğini vurgulamak istiyorum.  İzlediğim yayınlardan,  neoliberal kurumların oluşturmak istediği küresel gayrimenkul ve konut piyasasının  “özel mülkiyeti” ve “ticareti” hukuksal güvenceye alan anonimleşmiş ve standartlaşmış bir piyasa olacağını anlıyorum. Aynı konudaki yayınlar, Türkiye’deki mevcut hukuk sisteminin ve üretilen konut çevresinin kalitesinin bu piyasanın standartlarından uzak olduğunu da göstermektedir. Bu durumda, post kentleşme sürecinde siyaset yapanların küresel gayrimenkul piyasasıyla eklemlenme gibi bir hedeflerinin olduğunu söylemek de pek mümkün değil. Ancak, mevcut “milli ve yerli” kentsel siyasetin, bu kentlerde yaşayanlar için, gecekondudan çok daha iyi olsa da,  yaşam kalitesi yüksek bir kentsel ortam sağladığını da söyleyemeyiz. Bütün bunları tartışabilmek ve alternatif siyaset üretebilmek için hem kentsel rant, hem de küreselleşme ile ilgili sloganlaşmış “şeytanlaştırma” söylemlerinin terkedilmesi ve önlenemez gerçeklikler olan bu iki yeni olgunun daha iyi ve daha demokratik nasıl yönetileceğinin yollarının aranmasının vakti geldi, hatta geçti.

*Sema ERDER
Sosyoloji, Prof. Dr.
erdersema@gmail.com

Bir Cevap Yazın