Selin Sayek Böke – Bilgiyle Demokrasiyi Var Etmek, Demokrasiyle Bilgiyi Büyütmek

Dünya hızla değişiyor. Ekonominin üretim biçimleri, dünyanın uluslararası ilişkiler düzeni, toplumların yapıları ve siyaset birbirleriyle derin bir biçimde etkileşerek değişiyorlar. Bilgi çağının ortaya çıkarttığı sonuçlar istihdam alanlarımızı, kurduğumuz sosyal iletişimleri, bu iletişimlerin ortaya çıkarttığı toplumsal dinamiği, o toplumsal dinamiğin siyasi temsil biçimlerini değiştirerek her birimizin hayatına değiyor. Bilgi teknolojileri devrimi ekonomiden siyasete değişimi tetikliyor.

Her büyük değişim gibi bu teknolojik dönüşüm de ilk önce ortaya çıkacak pozitif etkilerine dair duyulan heyecanın ağır bastığı bir düşünsel ve duygusal çerçeve yaratmışken, etkiler hızlandıkça olumsuz etkilerin varlığı bu zihinsel ve duygusal çerçevemizi de dönüştürmeye başladı. Her şeyden önce bu büyük dönüşümün “Sanayi 4.0” adı altında salt ekonominin işleyişini doğrudan etkileyecek bir değişim olmadığını deneyimle öğrendi tüm dünya. “Büyük veri” ve bu büyük verilerin işlendiği “algoritmalar” sadece ekonominin üretim bantlarını şekillendirmekle kalmadı, sağlığımızdan demokrasimize her şeyimizi dönüştürüyor.

Bir önceki benzer düzen dönüşümü olan küreselleşme ve neoliberal düzen inşasını, determinist bir yaklaşımla verili durum kabul edip, ona uyumlanmayı seçen sosyal demokratlar açısından bu yeni teknolojik dönüşüm bir kez daha bir yol ayrımını ifade ediyor. Bu teknolojik dönüşümü ve etkilerini de veri mi kabul edeceğiz, yoksa dönüşümü sosyal demokrasinin dayandığı temel değerler doğrultusunda yönetmeyi mi seçeceğiz? Tüm dünyada sosyal demokrat siyasetin karşı karşıya olduğu kritik nice sorudan birisi de bu soru…

Bilgi ve Demokrasi

Son birkaç haftadır Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ndeki çalışmalarım nedeniyle katıldığım birçok toplantı birbirinden bağımsız konuları işliyor gözükmekle birlikte hemen hemen hepsinde ortak bir nokta var: Dijitalleşme.

Bu toplantılardan birisi 6-8 Kasım 2019 tarihlerinde gerçekleşen Dünya Demokrasi Forumu. Forum bu sene “bilgi ve demokrasi” ilişkisini tartışmaya açtı.

Sağlıklı işleyen demokrasiler güçlü iletişim kanallarının imkan verdiği diyalog ile mümkün. Bu iletişim kanallarından birisi de bağımsız ve özgür medya. Forumda sunulan analizler,  geleneksel medya kanallarından olan kamu yayıncılığının sağlıklı işlediği ülkelerin siyasi istikrarı yüksek ve yolsuzlukların düşük düzeyde olduğu ülkeler olduğunun altını çiziyor.  Veriler kamu yayıncılık hizmetinin etkin verilmesi ile bir ülkede siyasi katılımcılık, dolayısı ile kapsayıcı kurumların varlığı arasında güçlü bir ilişkiye işaret ediyor.  

Yaygın ve güvenilir kamu yayıncılığı önemli konularda toplumun farkındalığını arttırarak insanların bilgiye erişimini kolaylaştırarak ve güvenilir kaynaktan bilgiye erişimin kolaylaşması sonucunda toplumsal karar süreçlerinin etkinliğini arttırarak demokrasinin sağlıklı işlemesine katkıda bulunuyor.

Toplum kapsamlı ve sağlıklı bilgiye erişebildikçe farkındalıklar artıyor ve bireylerin kendi yankı odaları içerisinde sınırlı kalma ihtimali de azalıyor. Ancak kamu yayıncılığının yanlı görüşü çoğaltan bir unsur olduğu endişesi oluşup kuruma güven zayıfladığında, kamu yayıncılığı bu yankı odalarını ortadan kaldırmak bir yana yankı odasının ta kendisi haline de gelebiliyor. Herkesin sadece kendi görüşlerine benzer görüşlere erişebildiği bu yankı odaları bilginin sağlıklı karar süreçlerine evrilmesi önünde engel oluşturuyor. Yankı odaları toplumu ayrıştırıyor, kutuplaştırıyor ve kapsayıcılıktan uzaklaştırıyor. Kapsayıcılıktan uzaklaşılması da doğal olarak katılımcı demokrasiden de uzaklaşılması anlamına geliyor.

Tüm analizler özgür, bağımsız ve güvenilir bir medyanın demokrasinin olmazsa olmaz ön koşullarından birisi olduğunu veri-temelli bir bilgi olarak, somut bir gerçeklik olarak bize sunuyor. Post-gerçeklik siyasetinin ellerinde hunharca parçalanan bu bilgiden yoksun kaldığımız her an medyaya güven eritiliyor; medyaya güvenin eridiği her an da demokrasiden biraz daha uzaklaşıyoruz.

Post-gerçeklik dünyasında sadece geleneksel medya araçlarına güven erimiyor; hatta, göreceli olarak TV ve radyo gibi geleneksel medya araçlarına olan güven sosyal medya ve internet gibi çağın teknolojik dönüşümünün ortaya çıkarttığı yeni medya araçlarına olan güvenden çok daha yüksek. Bir yanıyla insanlar sosyal medyanın bilgiye erişimi kolaylaştırdığı, hatta siyasi süreçlere katılım imkanlarını güçlendirdiği üzerinden olumlu yaklaşırken diğer yandan da siyasetçilerin elinde toplumları manipüle edecek bir propaganda makinesine dönüştüğüne dair endişelerle olumsuz yaklaşıyorlar.  İletişimin merkeze oturduğu bu bilgi çağında, sosyal medyaya azalan güven de demokrasi ve siyasette bir erozyonla eşdeğer algılanıyor.

İşte tüm bu gözlemler nedeniyle de “bilgi ve demokrasi” bağına dair tartışmalar günden güne derinleşiyor. Bu tartışmalar bir genel yargıyı somutlaştırıyor: Demokrasiyi korumak için bilgiyi yönetmeli ve kurumlara güveni tesis etmeliyiz.

Bilgiyi yönetmek

Bilginin yönetimine dair herhangi bir tartışmayı yürütebilmek için önce bilginin ve bilginin işlendiği algoritmaların mülkiyet yapısını ortaya koymak gerekiyor. Bugün bilginin çoğu dört büyük teknoloji şirketinin elinde, bir diğer deyişle şirket isimlerinin kısaltmasıyla GAFA’nın mülkiyetinde. GAFA’nın mülkiyet yapısı aşırı yoğunlaşmış pazar gücüne, kuvvetli bir oligopol piyasa yapısına işaret ediyor. Sadece bilgi ve bilginin işlendiği algoritmalar değil, bu algoritmaların işlem yaptığı altyapılar ve makineler de büyük teknoloji şirketlerinin tekelinde. Dolayısı ile, bilgiyi yönetebilmek için önce bilginin ekonomisine ve piyasa yapısına dair bir karar vermemiz gerekeceği kesin.

Bu konu ABD’de 2020 Başkanlık seçimi kampanyalarında Demokrat adayların ağırlık verdiği konular arasında yerini buldu. Elizabeth Warren soruna dikkat çekmek için Ekim’in ikinci haftasında Facebook’ta kasten yanıltıcı içerikte bir reklam yayınladı. Bizzat kendi kurucuları hakkında açıkça yanıltıcı bilgi içermesine rağmen Elizabeth Warren’ın reklamını yayınlamayı kabul eden Facebook’un bu kararı “demokrasiyi ve kamu yararını korumak yerine kendi karlarını koruma” tercihinin açık bir uzantısı. Tam da bu tercihin ortaya koyduğu durumu yönetmek, gerçekleri bir avuç küresel firmanın insafına bırakmamak için verilerin, algoritmaların ve altyapıların mülkiyetine sahip olan şirketlerin oligopol gücünü sınırlayacak, ortaya çıkan toplumsal maliyetin bu şirketlerce üstlenilmesini sağlayacak bir politika bütününe ihtiyaç var.

Yani bir an evvel güçlü sosyal demokrat politikaların uygulanmasına ihtiyacımız var; demokrasiyi kurtarabilmek, içinde bulunduğumuz puslu havadan çıkıp aydınlığa kavuşabilmek için. Ve çok açık ki bu tarz bir politika bütünü, sosyal demokrat siyasetin doğası ile de uyumlu bir biçimde enternasyonalist bir dayanışmacılığa dayanmalı. Teknoloji şirketlerinin kişisel mülkiyetleri ile coğrafi etki alanları arasındaki uçurum göz önüne alındığında meselenin tek bir ülkenin politika değişikliği ile çözülemeyeceği, çözümün ancak kolektif bir politika bütünün ortaya konması ile mümkün olacağı açık.

Bilginin ve bunca kişisel verinin bu kadar tekelleşmiş bir mülkiyet yapısında sahiplenilmiş olması bir yandan ağır bir güvenlik sorununu da ortaya çıkartıyor. Kişisel verilerin korunmasına dair hukuki çerçevelerin güncellenmesi, güçlü bir düzenleyici ve denetleyici çerçevenin hızla uygulanması özgürlüklerimizin korunması açısından da katılımcı demokrasinin var olabilmesi bakımından da büyük önem taşıyor.

İşte bu temel meseleler sosyal demokrat siyasetin omuzlarına çok önemli bir sorumluluk yüklüyor. Sağın dayattığı veya teknolojik değişimin ortaya çıkarttığı gelişmelere uyumlanan ve kabullenen bir tavırla mı siyaset kuracağız, yoksa oyunun kurallarını bizim pro-aktif bir biçimde yazma iddiamıza dayanan bir siyaset mi kuracağız? Bilginin yönetiminin nasıl şekilleneceği ve bunun demokrasiyi nasıl etkileyeceği bu soruların yanıtlarında yatıyor…

Güven İnşası

Geleceğimizi etkileyecek bir diğer unsur da kurumlara olan güveni yeniden inşa edip edemeyeceğimiz. Medyadan siyasete, siyasetten yargıya, demokrasinin temelini oluşturan tüm kurumlara güvenin eridiği bir dönemden geçiyoruz. Peki, güven nasıl inşa edilecek? Siyasetin katılımcı olduğu, şeffaflığın temel olduğu, gücün daha eşit dağıldığı düzenlerde bireyler kurumlara daha çok güveniyorlar. Dolayısı ile güveni tesis etmek için kurumlar kapsayıcı olmalı, herkesin kendisini o kurumsal yapıların parçası hissetmesi sağlanmalı. Bilimsel çalışmalar bize böylesine kapsayıcı kurumsal yapılar sağlandığında ekonomik refahın artacağını da gösteriyor.

Peki bu kapsayıcılık ve şeffaflık nasıl inşa edilecek? Dünya Demokrasi Forumu’nda bu “nasıl” sorusuna yanıt arayan üç yenilikçi girişimin sunulduğu laboratuara moderatörlük yapma imkanım oldu.

Forum’da 10 farklı laboratuar çalışması ile tüm dünya coğrafyasından “bilgi ve demokrasi” konusunda uygulamaya geçmiş olan ve örnek uygulama olabilecek olan yeni yaklaşımlar ve girişimler tartışıldı. “Kurumlara Güvenin Yeniden İnşası” başlıklı laboratuar çalışmamızda üç farklı kıtadan üç farklı girişimi değerlendirdik. ABD kongresine sunulan kanun tekliflerinin oluşturulma süreçlerine bireyleri dahil eden çevrimiçi platformun da, Nijerya’da kaynak dağılımını daha etkin ve eşitlikçi kılmayı hedefleyen lobi ağının da, Sırbistan’da siyasetçilerin varlık dökümlerini içeren veri tabanının da, farklı kurumları hedef almakla birlikte hedefi aynıydı: Demokrasinin olmazsa olmazı, şeffaflık.

Ama bunun ötesinde hepsi umutta, cesarette ve geleceğe dair ilham vermek konusunda ortaklaşıyorlar. Küçük adımlarla büyük değişimleri sağlayabilir, yıkılan demokrasiyi dayanışmayla iyileştirerek yeniden var edebilir, bilgi çağında iletişim kanallarının bizi sıkıştırdığı tüketici kimliğimizden sıyrılıp gerçeklerle kucaklaşarak yeniden hep birlikte yurttaş olabiliriz…

*Selin SAYEK BÖKE
Doç. Dr., Ekonomi, CHP İzmir Milletvekili,
selinsayekboke@gmail.com