Şehriban Kaya – Özgecan Arslan’ın Ardından: Kadına Şiddetteki Hızlı Artışın Nedenleri

oDOQfVpK

 

 

 

 

 

“Bu dünya bir pencere her gelen bakar geçer.” Yaşar Kurt’un “Yanduğume” türküsünde kulağıma çalındı bu. Özgecan Aslan, Serpil Erfındık ya da pavyonda çalıştığı için basının haber yapmaya dahi değer bulmadığı, daha doğrusu “su testisi suyolunda kırılır” dediği Nuran Dutlu’yu düşünün; hepsi pencereden bakıp geçtiler, neler gördüler dersiniz? Eminim bizlerin gördüklerine benzer şeyler görmüşlerdir. Yaşadığı son dehşet saatlerini bir kenara bırakırsak, Özgecan’ın hayatı kuşkusuz hepimizin tanık olduğu, yaşadığı hayatlar gibiydi. O pencereden baktığında kendisini seven fedakar bir anne ve baba, beraber güldüğü ve sırlarını paylaştığı kız arkadaşlar, ders notlarını paylaşan erkek veya kız olmalarını önemsemeden sevdiği sınıf arkadaşları, alışveriş ettiği bakkal ya da düğününe katıldığı bir hala ya da dayı. Kesin olan şu; aslında katiller de maktul de içimizden birileri. Her gün karşılaştığımız, birlikte otobüse bindiğimiz banka kuyruğunda beklediğimiz veya aynı mahallede oturduğumuz.

Babası, ardından, “Özgecan Türkiye’nin en iyi psikologu olmak istiyordu, galiba oldu” dedi. Eminim bu gencecik pırıl pırıl kız yaşam mücadelesine devam edebilseydi Türkiye’nin en iyi psikologu olacaktı. Belki o da içimizden birilerini bu derece kötüleştirenin ne olduğunu soracak ve yanıt arayacaktı. Sorunun yanıtını anlamaya, bu soruyu yanıtlamaya geçmeden önce iki noktaya özellikle değinmek istiyorum. Özgecan çantasında sprey taşıyordu; yani tehlikenin farkında ve mücadele etmeye de kararlı. Diğer nokta da şu; bu minibüs hattındaki şoförler hakkında öğrencilerin çok şikayetçi olduğu defalarca şikayetlerini rektörlüğe bildirdikleri gerçeği. Burada da ihmalciliğimizin, ölüm olana kadar boş vermişliğimizin izleri saklı.

Kadına yönelik şiddetin her geçen gün arttığı bir ülkede elbette bu şiddetin neden bu denli yükseldiği üzerine tespitler yapmak zorunluluktur. Ben, kadına yönelik şiddet ve bu şiddetin her geçen gün artışını anlamak için öncelikle hegemonik maskülenlik kavramına bakmak, sonra yazılı ve görsel basının kadını sunumunu irdelemek ve son olarak da mevcut siyasi iktidarın kadına yönelik politikalarına ve artan muhafazakarlığa dikkat çekmek gerektiğini iddia ediyorum…

Hegemonik maskülenlik

Kadına yönelik şiddetin nedenini anlama çabası, elbette “hegemonik maskülenlik” kavramını tanımlamayı gerekli kılıyor. Bu kavram, kadınların tabi durumda olduğu patriarkal düzenin meşruluğunu temellendirilen toplumsal cinsiyet pratiğinin inşası durumunu tarif etmek için kullanılıyor. Hegemonik maskülenlik sadece zor ya da şiddet üzerinden işlemez; kavramın asıl değeri, erkeklerin kadınlara ve birbirlerine karşı kurdukları tahakküm ilişkilerinin inşasına ilişkin olarak kültür ve kurumlar üzerinden işleyen ikna ve rıza pratiklerine göndermede bulunmasında yatmaktadır. Hegemonik maskülenlik, toplumsal süreçler içinde idealize edilmiş bir erkeklik formunun devlet, din ve medya gibi kurumlar aracılığı ile nasıl bir topluma yayıldığına işaret eden bir kavramdır. Hegemonik maskülenlik “erkek nasıl olmalıdır” sorularının yanıtı üzerinde yapılan mücadelenin sonucunda kazanılan konuma işaret eder.

Erkeklik genelde dört temayı içerir: (1) “hanım evladı” olmamak—dişil olan şeylerin hepsinden sakınılması; (2) temel dişli olmak—başarı ve statünün elde edilmesi, ailenin geçimini sağlamak; (3) “kaya gibi sağlam” olmak—güçlülük, güven ve bağımsızlık; (4) “göster gününü” tavrı—saldırı, şiddet ve cesaret. Burada aslında kadın karşıtı unsur, yani kadınca olan her şeyden sakınma ve nefret etme; başarı unsuru, kazanmak ve bir numara olmak; saldırganlık unsuru, kavga etmeye hazır olmak ve cinsel unsur, cinsel ilişki için sürekli ve doyurulmaz istek duymak ve kendine güven unsuru, güçlü ve bağımsız olmak söz konusudur. Erkekliği ispatta şiddet uygulama durumu gerekli koşuldur. Kadın ise burada “erkeğin ne olmadığı” üzerinden tanımlanandır. Erkek güçlü, bağımsız ve “gününü gösteren”dir; ama kadın güçlü, bağımsız ve gününü gösteren değildir. Erkek güçlüdür kadın değildir, erkek bağımsızdır kadın değildir, erkek gününü gösterecek konumdadır ama kadın o konumda değildir gibi…

Medya ve kadın

Medya, günümüzde erkeklerin erkek olmayı öğrendikleri en temel alanlardan biridir. Özgecan’ın katledilmesinin ardından sosyal medyada binlerce kadın, yaşadıkları taciz ve tecavüz deneyimlerini #sendeanlat hashtagi ile paylaşmaya başladı. Kısa sürede bu paylaşımlar 300-400 binleri buldu. Türkiye’de gazeteciliğin amiral gemisi olarak tanımlanan Hürriyet Gazetesi, kadınların yıllarca en yakınlarından bile gizledikleri bu olayların paylaşılmasını haber yaparken mümkün olduğunca çok tıklanması için erotik bir haber başlığı ve fotoğrafı kullandı. Tam da bu noktada Türkiye’de basının kadına ne gözle baktığı, ona nasıl bir değer atfettiği konusuna giriş yapmak yerinde olacaktır. Kadına yönelik şiddetin kabul edilebilir sıradan bir vaka olduğunun, yazılı ve görsel basının haber, tartışma ve yarışma programları, “realite Show”ları ve diziler aracılığı ile topluma sindirildiğini görüyoruz.

Birkaç yıl önce yayınlanan ve yayınlandığı dönemde en çok izlenen ve tartışılan dizi olan Fatmagül’ün Suçu Ne? üzerinden kadına yönelik şiddetin nasıl meşrulaştırıldığını irdelerken aynı dönemde yayınlanan diğer dizilere de bakma fırsatım olmuştu. Adı geçen dizi yayına girmeden günler öncesinden dizi grup tecavüz sahnesiyle tartışılmaya ve tanıtılmaya başlandı. Bir televizyon dizisinin tecavüz sahnesi ile tanıtımının yapılması ve tecavüzün eğlendirici bir şekilde verilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Tecavüz suçtur. Burada yapılansa, tecavüzü suç olmaktan çıkarıp fanteziye dönüştürmektir. Peki, tecavüz kimin fantezisidir? Tecavüzü fanteziye dönüştürme, televizyon dizilerinde o dönem bir tür moda olmuştur. Fatmagül’ün Suçu dizisinin çektiği ilgi sonucunda aynı dönem yine tecavüz sahnesiyle gündeme gelen İffet dizisi yayına girmiş, devam eden dizilere de tecavüz sahneleri eklenmişti. Aynı dönem yayınlanan dizilerden birisi de Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri olması gereken çocuk gelin konusuna değinerek sosyal duyarlılığı artırmayı hedefleyen bir dizidir. Sosyal duyarlılık amaçlı bu dizinin tanıtımında da 70 yaşında bir erkeğin 18 yaş altı bir kızla evlendiği gece birlikte olmak için verdiği uğraş vardı.

Bu sahnelerin yani kadının taciz ve tecavüze uğradığı sahnelerin tanıtım için kullanılışı, dizinin bu sahnelerinin çekim arkası görüntülerinin internete servis edilmesi aslında kadına yönelik şiddeti olağanlaştıran ve tecavüzü suç olmaktan çıkaran bir durum. Burada, kadına yönelik şiddeti, eğlenmek için daha çok izletmek yolunda kullanmak söz konusu. Örneğin Fatmagül’ün Suçu Ne? dizisinin tecavüz sahnesi 1 milyondan fazla tıklanmış. Dizinin yayında olduğu dönemde Bolu’da bir esnaf dükkanının kapısına “Fatmagül’ün üzerine dökülen içki geldi” yazısı asmış; bir ayda en fazla 5 şişe sattığı o içki markasından iki gün içerisinde yaklaşık 50 şişe sattığını belirtmiştir. Dizinin yayınlandığı dönemde üzerinde “Fatmagül’ün Suçu Ne” yazan iç çamaşırları üretilmiş ve bir hayli de rağbet görmüştür. Bu da tecavüzün suç olmaktan çıkma sürecinin parçasıdır.

Burada değinmek istediğim bir başka nokta da, dizilerde tecavüz edenle tecavüz edilenin bir sonra romantik bir aşk yaşamasıdır. Tecavüzün romantik bir aşk ilişkisine dönüşmesinin elbette verdiği bir mesaj var ve gayet açık. Burada yazılı ve görsel medyanın yaydığı ve tecavüzcülerin de kendilerini savunmalarına konu olan bir takım temaları görebiliriz: kadınlar hayır derken aslında evet demek isterler; kadınlar sonunda gevşer ve bu işten zevk alırlar; kadınlar baştan çıkarıcıdır; tecavüz önemsiz bir suçtur ve maço kabadayı erkek zaman zaman sert davranır, vb.

Siyasal iktidar ve artan muhafazakarlık

Hegemonik maskülenlik ve medyanın kadını sunumunu irdeledikten sonra artık kadına yönelik şiddetin hızla artışına tanıklık ettiğimiz dönemin siyasal iktidarına onun kadına tavrına ve muhafazakarlığa bakmak gerekmektedir. İktidar partisinin 12 yıllık icraatına ve kadına ilişkin söylemine bakılmaksızın kadına yönelik şiddetin artışını çözümlemek mümkün değildir. Bu siyasal iktidarın kendini muhafazakar olarak tanımladığını düşünürsek elbette burada son birkaç on yılda yükselen muhafazakarlıkla birlikte düşünmek gerekiyor kadına yönelik şiddetin artışını.

Öncelikle Türkiye’de kadına yönelik şiddete dair istatistiklere göz atmakta yarar var. 2014 Aralık ayında açıklanan Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (HNEE) Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları 2013 (TNSA) verilerine göre “yaşamının herhangi bir döneminde” şiddet gören kadınların oranı %38. Aynı araştırmada ülke genelinde 15-49 yaş grubundaki kadınların %26’sı çocuk yaşta gelin olmuş. Bu veriye göre Türkiye’de neredeyse her dört kadından biri çocuk gelin. Çocuk yaşta evlenen kızların eğitim, siyaset ya da istihdam alanında dezavantajlı olacağı akılda tutulmalıdır. Çocuk yaşta bir yetişkinden beklenen rolü verdiğiniz bu küçük kız çocuklarının şiddete maruz kalma konusunda yetişkinlere göre çok daha savunmasız olacağı açıktır.

Özellikle değinmek istediğim bir nokta ise kadınların işgücüne katılımıdır. Dünya Bankası verilerine göre, 1995’te Türkiye’de kadınların ancak %31’i istihdam edilirken, kadınların istihdamı hızla düşmüştür. Örneğin 2006’da kadının işgücüne katılımı %24’e kadar inmiştir. 2013’e geldiğimizde kadınların istihdama katılımı hala 20 yıl önceki seviyesine ulaşmamıştır. TÜİK verilerine göre Türkiye’de kadının istihdama katılımı 2011’de %27,8’de kalmış ve ülke, bu oranla OECD ülkeleri arasında en alt sırada yer almıştır. TÜİK, 2012’de istihdam edilen kadın oranını %29,5 olarak vermiş; ancak istihdam edilen kadınların işteki durumlarına yakından bakıldığında tablo çok da iç açıcı olmamıştır. İstihdam edilen kadınların %33,7’si ücretsiz aile işçisi (ücretsiz aile işçisi erkek oranı sadece % 4.6dır), %54,3’ü ücretli ya da yevmiyeli, %10,8’i kendi hesabına göre çalışmakta ve %1,3’ü de işveren konumundadır.

Siyaset alanına bakıldığında da kadınların temsili konusunda pek bir ilerleme kaydedilmediği gözlemlenebilir. Türkiye %14,4 kadın vekil oranı ile birçok gelişmiş veya az gelişmiş ülkenin gerisinde kalmıştır. Yerel yönetimlerdeki kadın varlığı ise bundan bile çok düşük seviyededir. Kadınların eğitimdeki durumuna ise 4+4+4 eğitim sistemine geçişten sonra bakmak bile yeterli olacaktır. Mart 2015’de açıklanan rakamlara göre Türkiye’de kız çocuklarının %40’ı lise eğitimine ulaşmadan okulu bırakmaktadır. Daha önce söz ettiğim çocuk gelinlere dair rakam bu sayıyla düşünülürse yakın bir zamanda çocuk gelin sorununun çözümü pek de yakın görünmemektedir. Son yıllarda yapılan sosyal güvenlik düzenlemeleri aracılığı ile kadının daha çok eve hapsedilmesi, kamusal alandan kovulması söz konusudur. Kadını evde çocuğa engelliye yaşlıya bakıcı olarak konumlandırmak; bunu yaparken de “hasta, engelli ve yaşlılar hastanelerde veya yurtlarda bakılacağına evde sıcak aile ortamında bakılsın; devlet de bu hizmetin bedelini ödesin” kadını eve hapsetme politikasına daha da hız kazandırmıştır.

Kadınların kamusal alana katılımı bu veriler ışığında ele alındığında son derece sınırlı olup kimi alanlarda ciddi kayıplar söz konusudur. Durum böyleyken kadına dair iktidar partisi yöneticilerinden gelen açıklamalar siyasal iktidarın kadını nerede görmek istediği konusunda ipuçları vermektedir. Yükselen muhafazakarlığın, kadına ve kadının konumunda dönük tanımlamalara nasıl yansıdığı da aşikardır. Muhafazakarlık, daha çok kadın bedenini kontrol ve denetim altında tutma üzerinden ilerler.

Kadının kamusal alana mı özel alana mı ait olduğu, giyimi, kamusal alandaki hal ve hareketleri, neleri yapıp yapamayacağı özellikle de kadın bedenine dair hemen hemen her şey muhafazakar iktidar söyleminin ve düzenlemelerinin odağı oldu. Kadının kaç çocuk yapacağı, kürtaj olup olamayacağı ya da hangi koşullarda olacağı, nasıl doğuracağı, sokaklarda gülüp gülemeyeceği, hamile kaldığında sokağa çıkıp çıkamayacağı ayrıntılı olarak bizzat başbakan ve cumhurbaşkanı düzeyinde tartışıldı. Kadın bedeni üzerinde dönen söylemler kadına dair tanımlama ve uygulamalar kadının değersizleştirilmesine neden olmakta ve kadına yönelik şiddeti artırmaktadır. Daha birkaç gün önce Cumhurbaşkanı’nın kızı Sümeyye Erdoğan, Kadın ve Demokrasi Vakfı (KADEM) Başkan Yardımcısı olarak, İslam’da kadına daha az miras verilmesinin doğruluğunu erkeğe evi geçindirme sorumluluğu verilmesine bağlamış ve erkeğe daha çok miras düşmesinin normal, hakkaniyetli ve adil bir durum haline geldiğini savunmuştur. Bu neden önemlidir? KADEM Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın aile ve kadına dair program ve politikalar geliştirirken dikkate alacağı üç kadın STK’sından biri. Bu noktada KADEM’in toplumsal cinsiyet eşitliğini değil toplumsal cinsiyet adaletini savunduğunu belirmekte fayda var. “Toplumsal cinsiyet eşitliği değil toplumsal cinsiyet adaleti istiyoruz” denirken de İslam’ın referans alındığı açıktır. Kadını erkeğe eşit görmemek zaten onu değersizleştirmektir.

Sonuç

Her şeyden önce tecavüzün bir suç olduğunu, erkeğe tanınan bir hak olmadığını anlatmak için gerekli düzenlemelerin yapılması gerektiğini vurgulamak isterim. Örneğin “o kıyafetle başına elbette bu gelir”; “o saatte orada olursan tabii tecavüze uğrarsın” gibi kurbanı suçlayan açıklama ve tavırlardan da acilen vazgeçilmesi gerek. Bunların medyada ve kamusal alanda bu biçimde dile getirilmesinin önüne geçmek gerekmekte.

Özgecan Türkiye’nin en ünlü psikologu olmak üzere yola çıkmıştı. Hayatın kıyısında kenarında değil bizzat ortasında olmak, onu değiştirmek ve dönüştürmek için çıktığı yol erkek şiddetiyle sonlandırıldı. Geride kalanlara düşen, onun yarım bıraktığı yolculuğu tamamlamak; unutmamak ve unutturmamak.

*Doç.Dr. Şehriban Kaya,
Dokuz Eylül Üniversitesi,
sehriban.kaya@deu.edu.tr

Bir cevap yazın