Osman Korutürk – İçinde Bulunduğumuz Ortamda Ana Muhalefetin Büyük Sorumluluğu

Korutürk“Önce ekmekler bozuldu” diye başlar Oktay Akbal’ın aynı adı taşıyan ünlü öyküsü. “Önce ekmekler bozuldu. Sonra herşey…”

Başlangıçta ülkedeki muhafazakarların, demokrat ve liberal kesimlerin önemli bir bölümüyle sonradan ‘yetmez ama evetçi’ olarak anılacakların; dışarıda ise ABD ile AB başta neredeyse bütün Batılı ülkelerin heyecanla desteklediği AKP Türkiye’sinde de “Önce dış politika bozuldu. Sonra herşey…”

AKP’nin “demokrat” görünümlü dönemi

Kısaca özetlenecek olursa, 2001 Ağustos’unda kurulan AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidara geldiğinde ummadığı bir seçim başarısı yakalamıştı. Parti, Batı yönelimli olduğunu beyan ediyor; Avrupa Birliği’ne katılmaya samimi olarak istekli gözüküyordu. Parti liderliği “Değiştik”,”Milli Görüş gömleğini çıkardık”,”Müslüman demokrat değil, muhafazakar demokratız” gibi güven verici sloganlarla, Erbakan’ın Milli Görüş felsefesinin ve bu felsefenin Milli Nizam Partisi ile başlayıp günümüzdeki Saadet Partisi’ne kadar gelen bir dizi siyasi partide kimliğini bulan siyasi hedeflerinin kamuoyunda -ve muhtemelen kendileri açısından daha da önemli olarak o tarihlerde hala potansiyel bir müdahaleci güç addedilen orduda- uyandırdığı “dinci-panislamist” imajı silerek güven vermeyi amaçlıyordu. AKP’nin dış temaslarının ana eksenini ABD ve Batı ülkeleri oluşturuyor; ilişkilerdeki ana tema da esas itibariyle AB’ye üyelik müzakerelerinin başlaması etrafında odaklanıyordu.

2003 yılı başlarıydı. Berlin’de Büyükelçiydim. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış Vaşington dönüşü bir günlüğüne Berlin’e geldiler. Şansölye Schroeder kendilerini başbakanlıkta kabul etti. Erdoğan’ın müzakere tarihi talebini çok açık ve samimi bir şekilde aynen şöyle yanıtladı: “Sayın Genel Başkan siz 3 Kasım 2002 seçimlerinde ezici bir çoğunlukla iktidara geldiniz. Türkiye’nin siyasi tablosu tamamen değişti. Şimdi karşınızda meclis aritmetiği içinde sizi dengeleme olanağına sahip bulunmayan bir sosyal demokrat partiden başka güç yok. Avrupalılar olarak sizi yeterince tanımıyoruz. Hakkınızda iyi söyleyenler olduğu gibi kötü konuşanlar da var. İyi söyleyenler sizin Batı yönelimli, dini değerler kadar evrensel değerlere de samimiyetle bağlı, Türkiye’yi daha da moderleştirmek isteyen muhafazakar demokratlar olduğunuzu söylüyorlar. Kötü konuşanlar ise, aslında gizli gündeme sahip olduğunuzu; Batı değerleri ile Türkiye’de Atatürk’ün gerçekleştirdiği reformları ve Cumhuriyetin kazanımlarını benimsemediğinizi; Türkiye’yi din temelinde dönüştürmeyi, Orta Doğu-Kuzey Afrika eksenindeki devletlerde dinci yönetimlerin işbaşına gelmesini teşvik ederek onlarla, başında sizin bulunacağınız bir birlik kurmayı amaçladığınızı iddia ediyorlar. Biz, bugüne kadarki icraatınızda bu iddialarda bulunanların haklı olabileceklerini gösterecek herhangi bir belirti görmedik. Size inanıyoruz ve hakkınızda iyi konuşanların doğru söylediklerini düşünüyoruz. Ama elinizi vicdanınıza koyun. Sizi yeterince tanıyıp hakkınızdaki olumlu kanaatımız kesinleşmeden, sizi sonucunda AB’ne üye yapacak bir süreci nasıl başlatabiliriz? Biz, size müzakere tarihi değil, ancak sizinle müzakerelere başlamaya ya da başlamamaya karar vereceğimiz bir tarih verebiliriz. Aradan geçecek zaman içinde de hakkınızda bugünkünden daha sağlıklı bir kanaat oluştururuz.”

AKP 2009 yılı ortalarına kadar Almanya şansölyesinin çizdiği birinci tablo doğrultusunda ilerledi. Özellikle yurt dışına hep olumlu bir imaj yansıttı. Türkiye Schroeder’in önerdiği süreci aynen yaşayarak zaman içinde müzakere tarihini aldı. AB ile üyelik görüşmelerine başladı. Bu döneme ilişkin gelişmeleri hep birlikte yaşadık. Ama, bizler de dahil olmak üzere, yerli ve yabancı kamuoyu bir şeyin farkına çok geç vardık. O da AKP’nin Schroeder’in birinci tablosunda davranıyor gibi yaparken aslında perde arkasından, o tarihlerde ortağı olan Fethullah Gülen Cemaati’nin de katkısıyla, planlı ve programlı bir şekilde ikinci tablonun hayata geçmesine çalışmakta olduğu gerçeğiydi.

2009 sonrasında AKP’nin gerçek yüzü ortaya çıktı

Bu gerçek kendini 2009 yılının ikinci yarısında Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olmasını izleyen dönemde göstermeye başladı. Önce “komşularla sıfır sorun” diye başlayan sözde dış politika açılımı, daha sonra “eksen kayması” şeklinde değerlendirilen bir mezhepçi panislamist yörüngeye oturdu.

Bizler bu sefer geçen defaki hataya düşmedik. Her vesileyle, Meclis kürsüsünden olsun, medyadan olsun, “eksen kayması” dendiğinde “kayma” sözcüğünün istek dışı bir sapmayı ifade ettiğine; oysa hükümetin dış politikasındaki yön değişikliğinin bilinçli bir sapma olduğuna dikkat çektik.

İzleyen dönemde, yanlış bir tanımlamayla uluslararası terminolojide “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç AKP tarafından, hedeflediği coğrafyada kendi emelleri doğrultusunda ortaya çıkan önemli bir fırsat şeklinde algılandı. AKP dış politikasını Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana sürdürdüğü Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesi doğrultusundaki istikrar oluşturucu çizgiden çıkarıp müdahaleci bir zemine oturttu. Müslüman Kardeşler şemsiyesi altında Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesine, Batı dünyasıyla temaslarında “ılımlı İslam” diye takdim ettiği bir tür “devrim ihraç etmeye” kalkıştı. Libya, Yemen, Mısır’ın iç çatışmalarının tarafı haline geldi. Tunus, Fas ve Cezayir’de kendi modeli üzerinden siyasi oluşumlar kurulmasına önayak oldu ve bunların iktidara gelmesi için seçim süreçlerine karıştı. Bu bağlamda, Suriye’de Esat rejiminin de diğerleri gibi kolayca devrileceğini sanarak bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu kaosa yolaçan talihsiz gelişmeleri başlattı. O tarihteki Dışişleri Bakanı, şimdiki Başbakan Davutoğlu başta olmak üzere, AKP’nin dış politika kurmayları bölgenin konjonktürel gerçeklerini bilmedikleri, dinamikleri yanlış okudukları için AKP’nin ihracına kalkıştığı “devrim” kısa zamanda “Selefileşerek”, önce bölgede ve Türkiye’de tehlikeli istikrarsızlıklar oluşmasına yol açtı; sonra da komşularımızdan başlayıp, bizden geçerek Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir alana terör taşıdı.

AKP’nin dışarıdaki macera arayışları sadece Orta Doğu ile kısıtlı kalmayıp Balkanları da yokladı. Sonuç alamadı. Bu maceracı siyaset Türkiye’yi, uluslararası alanda, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hiç tanımadığı derin bir yalnızlık içine düşürdü. Bugün Rusya başta, yakın zamana kadar siyasi, ekonomik ve ticari alanlarda ciddi ortaklıklar içinde olduğumuz pek çok ülkeyle ilişkimiz “yok” düzeyinde. Bir vakitler söz sahibi olduğumuz Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar, Ege, Karadeniz, Akdeniz bölgelerinde adımız geçmiyor. Buralarda zaman zaman ortaya çıkan anlaşmazlıkların çözümü için oluşturulan uluslararası mekanizmalar için kapımızı çalan yok.

Dış siyasetinde uğradığı yenilgiler ve özellikle de anlamsız bir uçak düşürme olayı yüzünden Rusya ile neredeyse savaşın eşiğine gelinmesi, AKP iktidarını yeniden Batı’nın desteğini aramaya zorladı.
Suriye politikasının neden olduğu mülteci krizini, AB ile ilişkileri ulusal çıkarlarımızı ikinci plana itecek ve itibarımızı sarsacak şekilde yeniden şekillendirmekte kullanan iktidar, dış siyasette ülkeyi çıkmaza sokan maceracı yaklaşımlarını şimdi de içeride denemeye çalışıyor. Yeni anayasa, başkanlık rejimi, Türk tipi hak ve özgürlükler, eğitim birliğini ortadan kaldıracak girişimler önümüzdeki dönemde bu defa da içeride yaşayacağımız felaket senaryolarının habercileridir.

CHP’nin sorumluluğu

Böyle bir ortamda ülkenin en büyük şanssızlığı, herhalde muhalefetin bugünkü kötü gidişe topluca karşı koyabilecek bir kabiliyete sahip olamaması. Mecliste temsil edilen üç siyasi parti, ne cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP’nin adayını seçtirmemeyi veya en azından ikinci tura bırakmayı ne de 7 Haziran 2015 seçiminde halkın kendilerine vermiş olduğu AKP’yi iktidardan indirme fırsatını kullanmayı başarabildi. Bugün de bu partilerin hem kendilerine özgü içsel nedenlerle, hem de ülkenin içinde bulunduğu ortam nedeniyle birlikte hareket edebilmeleri olası değil.

Bu durumda ana muhalefet partisi CHP’ye çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Cumhuriyeti kuran Atatürk’ün partisi, şimdi laik Cumhuriyeti ve ülkemize kazandırdığı çağdaş değerleri; demokrasiyi, hukuk devletini, temel hak ve özgürlükleri, kadın-erkek eşitliğini, adaletin bağımsızlığını, yargının tarafsızlığını, refahın hakça paylaşımını, yurtta ve dünyada barış ilkesinin geçerliliğini koruma sorumluluğuyla baş başa.

CHP bunun için bugün artık günlük politika kaygılarını, iktidarına yönelik vaatleri, emekliye, memura, esnafa ne vereceğini, asgari ücretin ne olacağını anlatmayı bir kenara bırakmalı. Bugün Türkiye’de olağan bir dönem yaşamıyoruz. Olağan dönemlerin siyasetiyle bir yere varamayız. Ülke, çok partili demokrasiye geçildiğinden bu yana ilk kez tek bir kişinin hakimiyetine girmiş durumda. “Demokrasi tramvayı” son durağa gelmek üzere. TBMM Başkanı, üstelik Cumhurbaşkanına vekalet ettiği bir sırada, laikliğin yeni anayasada yer almaması gerektiğini alenen söylemek için ortamı müsait görüyor. AKP yönetiminin tepkileri yatıştırmak için yaptığı “Partimizin değil kendisinin kişisel görüşüdür” açıklamalarına karşın, bu beyanın Cumhuriyetin kilit taşını oluşturan laiklik ilkesini tartışmaya açmak için parti liderliğince bilinçli olarak yaptırılmış olması güçlü bir olasılık. Medyanın sesi kısılmış; adalet mekanizmasına, yargıya olan güven büyük ölçüde sarsılmış. Yeni bir anayasa zorlanarak rejim değişikliğine hukuki kılıf hazırlanmak isteniyor. AKP, yeni rejim atılımının ana stratejisini mevcut rejimi işlemez hale getirmek olarak belirlemiş. Liderlerinin deyimiyle “mevzuatı bir kenara koymuş”, parlamenter rejimi kasten işletmiyor.

CHP bütün gücünü, birikimini ve enerjisini iktidarın rejimi değiştirme çabalarını demokratik yollarla engellemeye odaklamak zorunda. Eski-yeni partililerinden oluşturacağı yetkin, dinamik ve güven verici kadrolarla günlük endişelerden, çıkar ve beklentilerden arındırılmış geniş, çok yönlü ve etkin bir muhalefet platformu oluşturmalı ve vakit geçirmeden Cumhuriyetin iktidar tarafından hızla aşındırılmakta olan kurucu değerlerini savunmaya girişmeli. Demokratik muhalefeti; profesyonelce organize edilmiş, süreklilik taşıyacak kitlesel bir mitingler süreci ile sokağa taşıyarak halkı bilinçlendirmeli, heyecanlandırmalı, ümitlendirmeli ve hareketlendirmeli. Belki yurt çapında yeni bir “Gezi” süreci başlatmalı. Kendi %25 seçmeninin yanında, ne CHP’ye ne de AKP’ye oy vermiş olan ama Atatürk’e, Cumhuriyet değerlerine, laikliğe bağlı diğer %25’i, hatta muhafazakar kimlikleri nedeniyle halen AKP saflarında bulunmakla birlikte, bu değerlere karşı olmayan merkez sağ unsurları da muhalefet saflarına katabilmeli.

İlk olarak, her gün şehit cenazelerinin aileleri kan ağlattığı, terörün ne IRA İngiltere’sinde ne Bask İspanya’sında sebep olmadığı ölçüde bir zayiat ve yıkımla karşı karşıya bıraktığı ülkemizin içinde bulunduğu şu şiddet sarmalında milli birlik ve beraberliği yeniden oluşturmayı hedeflemeli. Bunun da, AKP iktidarının istediği gibi, AKP politikalarını desteklemek suretiyle “yanlışın arkasında saf tutarak” değil; ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı politikaların terk edilmesi, şu ortamda anayasa yazımının ertelenmesi, başkanlık saplantısından vazgeçilmesi, dış politikanın ulusal çıkarlar doğrultusunda yeniden düzenlenmesi ve iktidarla muhalefetin TBMM içinde birlikte ortak aklı bulacakları bir çalışma ortamı oluşturulması suretiyle sağlanması için iktidara baskı yapabilmenin yollarını bulup uygulamaya koymalı.

Osman KORUTÜRK
Emekli Büyükelçi
okoruturk@gmail.com

Bir cevap yazın