Mustafa KOÇANCI – Mümkün Olan Bir Değişim ve Değişimin Yakınlığı Üzerine

Siyasetle ilgilenenlerin yakından bildiği, oldukça sık kullanılan bir söz vardır: “Somut koşulların somut tahlili”. Bu ifade, aslında materyalist felsefeye dayanarak, içinde bulunulan durumun tüm yönleriyle ve duygusal etkilerden arındırılmış olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret ederken aynı zamanda izlenecek siyasal stratejinin de yine hayaller ve duygulardan uzak, gerçekçi tahlile aykırı düşmeyecek şekilde analiz edilmesi anlamına gelir. Doğru zaman ve koşullar altında doğru tahlilin önemini vurgulayan bu ifade, geçtiğimiz yüzyılın en önemli devrimci aktörlerinden biri olan Che ile romantik bir slogana dönüşür: “Gerçekçi ol imkansızı iste”.

Yaşamsal önemdeki seçimi etkileyen faktörler

Gün geçmiyor ki siyasete ve yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair kamuoyu yoklamaları açıklanmasın. Bilindik bilinmedik tüm araştırma şirketlerinin veya bu alanda faaliyet gösteren merkezlerin/kuruluşlarının sonuçları birebir aynı olmasa da, tüm araştırma sonuçlarının gösterdiği ibre aynı yönde: İttifaklardan biri ciddi bir oranda eriyor, diğeri ise güçleniyor.

Koşulların somut olarak tahlil edilmesi noktasında çok sayıda faktörün irdelenmesi gerekiyor. Bu farklı faktörleri tek tek açıklamak yazının temel amacı olmadığından, sadece ekonomi ve sosyokültürel değerler üzerinden bir perspektif koyarak önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aday belirleme sürecinde izlenebilecek ve “en geniş cephe” stratejisi üzerine düşüncelerimi anlatmaya çalışacağım.

Yapılan kamuoyu yoklamalarının yüzdelik tabloları siyasal tercihlerin değişim yönünü göstermekteyse de halen yanıtlanması gereken en önemli soru şudur: “Toplumun siyasal tutumu neden değişiyor?” Araştırma sonuçlarına dair ileri istatistiksel analizler elbette siyasi partilerce yapılıyordur; fakat genel çerçevede bakıldığında, siyasal tercihlerin değişmesinde diğerlerine göre daha çok belirleyici olan faktör ülkenin yaşadığı “ekonomik sorunlar”dır.

Yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, işsizlik, gelir azlığı/yokluğu gibi yakın anlamlara gelse de aslında farklı sorunlara işaret eden, saymakla bitmeyecek her bir alt başlık, ekonomi dışında yine çok sayıda farklı sosyokültürel değişken ile ilişkilidir. Örneğin günümüzde işsizlikten yakınan bir kişi, eskiden farklı olarak ve bunu kavramsal olarak dile getiremese de, aslında meritokratik sistemin yıkılmasından, liyakatin esas alınmamasından, nepotizmin tepeden tırnağa mutlak egemenliğinden yakınmaktadır. Muhalif siyasal söylemin tabanda karşılık bulmasının sebebi de artık ekonomik sorunların idare edilemeyecek durumda olmasıdır.

Ekonomi elbette “çok önemli”… Ancak gördüğüm kadarıyla “ekonomik sorunlar”a bağlı olarak ortaya çıkan tutum değişiminde, “yoksulların” ve “sınıf altı” olarak nitelendirilen kesimlerin siyasal tutumları büyük oranda değişmemektedir. Elbette yoksullar da ekonomik göstergelerin negatife dönmesinden toplumun diğer kesimleri kadar çok etkilenir. Ancak yoksulluk kültürünün içselleştirildiği, siyasal ve kültürel bağlar üzerinden iktidarla ilişki kurulabildiği ve iktidar tarafından yapılan ekonomik hataların bu ilişki ölçüsünde tolere edilebildiği bir sistemde -Mahruze Teyze örneğinde saptandığı üzere- yoksullar ve sınıf altı olarak tanımlanan kısımların güçlenen ittifak saflarına kitlesel olarak katılması şimdilik çok mümkün görünmüyor. Özellikle de seçimlere yaklaşırken, neoliberal söylemin “en diptekilere yardım” gibi, ekonomik olarak daha az maliyetle gerçekleştirecekleri buna karşın“liberal hayırseverlik” üzerinden yaygın etkiye- popülerliğe kavuşacakları bir strateji halen varken… Dolayısıyla, gerçekleşecek seçimde “en diptekilere” dair söylem, toplumun genelinde vicdan adı verilen toplumsal doğru-yanlış terazisini harekete geçirirken, geliştirilmesi gereken alternatif ekonomik programın omurgasında başka bir sosyal sınıf yer almalıdır. Ekonomik olarak büyük kayıplar yaşayan ve bu kayıpları kısa vadede giderilemeyecek bir sınıf… ve araştırmalardan gördüğümüz kadarıyla siyasal tercihlerini değiştirme noktasında hareket eden kitle, orta sınıf mensupları. Bunlar, büyük ölçekli üretim araçlarına sahip olmayan ancak küçük ve orta ölçekli üretim araçlarının sahipleri ya da iş hayatında beyaz, mavi-beyaz yakalı olarak çalışanlar. Tercih değiştirme eğiliminde olan toplumsal kesim bunlar ve orta sınıfın en önemli özelliği ekonomik döngünün merkezinde yer alması. Üretimin, para dolaşımının ve tüketimin merkezinde yer alarak aslında “Weberyan” bir ifade ile söylersek, “rasyonel eylem”in gerçek aktörlerinin oluşturduğu sınıf. Bahsettiğimiz ibrelerin değişmesi de bu rasyonaliteden kaynaklanıyor.

Weber’i anmışken oradan devam edelim. Marx’tan ayrı olarak Weber, sosyokültürel yapının da toplumsal değişmede etkili olduğunu; bireyler/gruplar tarafından gerçekleştirilen eylemin, pek çok ekonomik faaliyetin sosyokültürel değerler tarafından şekillendirildiğini söyler. Bu anlamda Weber’e göre sosyokültürel yapı, değişimin dinamiği olsa da çoğu zaman “değişmeme/değiştirmeme” noktasında kullanılır. Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de bu sosyokültürel ağ kullanılacak, rasyonel yönelim geleneksel söylemlerle durdurulmaya çalışılacaktır.

Cumhurbaşkanı adayı belirleme süreci

Dikkat edilirse muhalefetin söylemleri uzun zamandır aynı içeriktedir; ancak günümüzde seçmen nezdinde karşılık görmeye başlamıştır. Bu değişimi bir itibar kazanma süreci olarak tanımlamak mümkündür. Kazanılan itibarın en önemli özneleri ise siyasal iktidarın elinde tutamadığı belediyelerin gösterdikleri başarıdır. Önceden siyasal iktidarın klişeleşmiş bir iki sözü bile çok geniş kitlelerce tartışılmadan düşünülmeden kabul edilmekteyken şimdi o söyleme mesafeli duran insanların sayısının artması, bir takım oyununun ortaya çıkardığı yerel yönetimlerin çok yönlü başarısında saklıdır.

Şimdi gelelim bu başarının, doğru koşullarla ilişkilendirilmesine: Yükselen ittifakın Cumhurbaşkanı adayı kim olacak?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geçtiği günden itibaren özellikle partisinin içinden çok sayıda eleştiri aldığı biliniyor. Ancak zaman zaman bazı grupların partiden ayrılmalarına dahi sebep olduğu halde, etkisi ve kabullenilmesi yukarıda bahsettiğimiz somut koşulların olgunlaşmasına bağlı olarak gerçekleşen, başarılı bir siyaset stratejisi izliyor. Meral Akşener başta olmak üzere, muhalefet partilerinin pek çoğunun da aynı çizgide toplanmasında ve siyasal iktidara karşı “en geniş cephe”nin kurulmasında somut başarıları olan adım adım düşünülmüş bir strateji. Türk siyasal tarihine geçecek önemli bir eylem…

Öte yandan güç kaybeden iktidar ittifakı da, bu cephenin bozulması için seçmenin içinde bulunduğu ancak değiştiremediği somut koşulları sosyokültürel müdahalelerle değiştirme gibi bir strateji uyguluyor. Bunun en başında da yükselen ittifaka Cumhurbaşkanı adayının şimdiden netleşmesi yönündeki sorular/sıkıştırmalar geliyor. Anketler şu an için Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu gibi iki ismi Cumhurbaşkanı Erdoğan karşısında açık farkla önde gösteriyorken, pek çok gazeteci Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener’e aday olup olmayacaklarına ilişkin sorular getiriyor. Çok sayıda insan bilinçli olarak bu liderleri aday olma noktasında öne çıkartmaya çalışıyor. Karşı mahallenin otoriteleri “aday ol da görelim” şeklindeki meydan okumayla “en geniş cephenin” halk nezdinde sarsılması için söylemler geliştiriyor.

Bu aşamada seçimin ilk turda ya da ikinci turda kazanılması ile ilgili çok çeşitli senaryolar ya da alternatif stratejiler mümkün. Ancak büyük kitlelerle bir araya gelinmesinde bugüne kadar önemli ve aktif görevler üstlenen Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener başta olmak üzere, tüm muhalif parti liderlerinin karşısına dikkat edilmesi gereken bir nokta çıkıyor. Yükselen ittifak, Cumhurbaşkanı adayının kim olacağını değil ama adayın nasıl bir yöntemle belirleneceğini net bir şekilde açıklayarak bu “kaygının” önüne geçmelidir. Bu çerçevede elbette dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, aday belirlenmesi sürecinde güncel başarı hikayeleri olan kişilerin üzerinden gidilmesiolacaktır.

Bu süreçte bir ilke olarak Cumhurbaşkanı adayının halkın öne çıkardığı isimlerden biri olacağını peşinen söylemek yükselen ittifaka ilişkin güven duygusunu artıracaktır. Bunun için belki de -demokratik bir romantizm ile söylersek- daha önceki aday gösterme pratiklerinden çok farklı olarak ve yine daha önceki aday belirleme süreçlerinde yapılan hataları tekrar etmemek için Cumhurbaşkanı adayının kesinleştirilmesinde sandıklar bile kurulabilir… Dolayısıyla her siyasi parti, halk, Cumhurbaşkanı olarak görmek istedikleri isimleri oylatabilir ve geriye kalan tek şey o aday etrafında kenetlenmek olur.

Muhalefet liderlerinin, gelinen bu aşamada halkın beklentilerine uymayan başka bir ismi ya da kendilerini aday olarak göstermeleri önemlidir. Yıllardır çalışıp emek verip elde ettikleri kazanımı bir hayal kırıklığına dönüştürmemesi, seçmeni “el mecbur” da bırakmaması bu süreçte muhalefet parti liderlerinin en temel sorumluluklarından biridir. “El mecbur” belki başka bir ismi veya mevcut liderlerden birini koltuğa kavuşturacaktır ama “toplumsal uzlaşı ve değişim isteği” büyük zarar görecektir. Bu, liderlerin kişisel olarak algılamaması gereken bir durumdur ve seçmenin siyasal hafızasına güvenme olarak algılanmalıdır.

İsmet İnönü’nün çok partili yaşama geçişle ilgili sözünü belki de bu bağlamda okumak lazım: “Çok partili yaşam, benim en büyük yenilgim ve en büyük zaferimdir”. Belki mevcut liderler için Cumhurbaşkanı adayı olmamak bazı çevrelerce yenilgi veya alay konusu olarak görülebilir; ama etrafında birleşilecek ismin seçim öncesinde partilerinin tabanına ve hatta dışarıdaki seçmene oylatılarak belirlenmesi, “en büyük zafer”i kazandırabilir.

Yoksa İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlıklarının kaybedilip kaybedilmemesi küçük bir düzenlemeyle kontrol altına alınabilecek tali bir tartışmadır.

*Mustafa Koçancı
Sosyoloji, Doç. Dr.,
mkocanci@gmail.com