Meryem Koray – Demokrasi için Kendini Gerçekleştirme Yolu: Sosyal Refah Devleti – II

Kapitalist ekonomide sosyal devlete dayalı uzlaşmanın ve bu uzlaşma üzerinde yükselen sosyal demokrasinin tarihsel olduğu kadar durumsal koşulara bağlı bir gelişme olduğu yadsınamaz. Bu nedenle Przeworski’nin sosyal demokrasiyi durumsal-tarihsel bir fenomen olarak değerlendirmesi oldukça haklılık taşımakta (Przeworski, 1991). Aslında her siyasal düşüncenin varlık kazanması ve güçlenmesinin toplumsal-siyasal güç ilişkilerine bağlı olduğunu söylemek mümkün. Batı Avrupa’da 1945 sonrasında ortaya çıkan tarihsel ve durumsal koşulların ise sosyal demokrasinin, onunla birlikte sosyal devletin yükselişine katkıda bulunduğu ortada. 

Bu tarihsel-durumsal koşulları kısaca anmak gerekirse, 1945 sonrasında güçlü ve siyasallaşmış bir emekçi kesimin varlığı, savaşın acıları ve öğrettikleri, Avrupa’nın hemen kıyısında sosyalist bir dünyanın boy göstermesi, dünya konjonktürü gibi birçok etkenden söz edilebilir. Bu etkenler Avrupa’da demokratik solun yükselmesi ve sosyal devlet yönünde bir uzlaşmanın gerçekleşmesinde olumlu rol oynarken, bu uzlaşmayla sağlanan sonuçların sosyal devlet anlayışı ve hedeflerinin topluma mal olmasına yol açtığı da kuşkusuz. Yukarıda kısaca değindiğim gibi, uzlaşma her üç taraf için olumlu sonuçlara yol açarken ortaya çıkan sonuçlar da sisteme olan güveni arttırarak toplumsal bütünleşmeye hizmet etmektedir. Batı Avrupa’da bugün de toplumun büyük kesimlerince devletin birçok konuda sosyal sorumluluğu olduğu kabul edildiği gibi, devlet, emek ve sermaye arasında sisteme dair “uzlaşma” da büyük ölçüdekorunmaktadır. Sosyal devlet aracılığıyla gerçekleşen bu uzlaşmanın ana hatlarının “Avrupa Toplum Modeli” olarak anılan bir toplum modeline yol açtığını söylemek de yanlış olmaz (Koray, 2005). Kurumsallaşmış bu düşünce ve anlayışın liberal ve sağ partilerin de bu yönde değişimini gerekli kıldığı, yani sosyal devlet yönündeki hedeflerin sağ partilerin çoğu tarafından benimsenir hale geldiği de söylenebilir. (Berger, 2002, 29).

Ancak 1945 sonrasında sosyal demokrasi ve sosyal devletin güç kazanması açısından  üzerinde durulacak en öneli konunun aynı dönemde benimsenen ekonomi anlayışı olduğuna kuşku yok. Sosyal demokrasini hedeflerinin ve sosyal devletin gerçekleşmesinin ancak serbest piyasa ile devletin toplumsal eşitlikten yana müdahalesiyle birlikte var olabileceği açık. Bu yönde müdahalelere izin vermeyen liberal ekonomi anlayışının aksine 1945 sonrası Batı Avrupa’da genel kabul gören ve 1980’lere kadar uzayan Keynesyen ekonominin sosyal demokrasinin ve sosyal devletin varlık kazanmasında payı büyük.  Keynesyen ekonominin “yüksek büyüme, yüksek istihdam, yüksek alım gücü, düşük enflasyon” gibi temel hedeflerle, en başta talep yaratmak üzere makro politikalara yer vermesi sosyal demokrasinin hedefleri ve sosyal devletle uyuşmasını sağlamak açısından önemli. Bu nedenle, bu dönemde sağlanan uzlaşmayı “Keynesyen uzlaşma” olarak adlandıranlar da var (Przeworski, 1991). Örneğin bu dönemde benimsenen tam istihdamı sağlamaya yönelik politikalar, bir yandan işçi sınıfını güçlendirmenin ön koşulu olurken, öte yandan sosyal demokrasinin bu çerçevede biçimlenen stratejisi olarak formüle edilmektedir (Esping Andersen ve Kersbergen, 1992, 188). Bu ekonomi anlayışı içinde, 1945 sonrası Batı Avrupa’da sosyal demokrasinin politika gündemi de karma ekonomik yapı ile özgürlük, adalet ve dayanışma gibi değerler çerçevesinde belirlenmektedir (Meyer, 1991, 93).

Keynesyen ekonomi anlayışı ve  öngördüğü makro politikaların kapitalist ekonomiyi temelde bir değişime uğrattığı söylenemez; ama devletin vergi politikasından istihdam politikasına, ücretlerden çalışma koşullarına, sosyal güvenlik sisteminden sosyal hizmetlere kadar birçok alanda uyguladığı müdahale ve politikalar nedeniyle ortaya liberalizmden farklı bir “siyasal ekonominin” çıktığına kuşku yok. Bu anlayışla kapitalizmin ve piyasanın nitelikleri az veya çok dönüşüme uğradığından, Avrupa da Offe’nin deyimiyle örgütlenmiş ya da toplumsal sisteme içkin (organized) kapitalizm (2003, 447) veya Hall ve Soskice’nin deyimiyle eşgüdüm sağlanmış (cooortaya rdinated) kapitalizmden söz edilmekte (2001) veya “sosyal piyasa ekonomisi” (Jansen, 1999, 33) kavramı ortaya atılmaktadır.

1980 sonrasında ise hem sosyal demokrasi hem sosyal devlet açısından farklı koşullar söz konusudur. Bu dönemde neo-liberal politikalara geçilip Keynesyen ekonomiden uzaklaşılırken, bunun sosyal demokrat politikaların sonu olduğunu söyleyen yazarlar da bulunmaktadır (Przeworski 1991, 217; Mishra, 1993, 35; Jessop, 2003, 275). Kehanetlerinde tümüyle yanıldıkları söylenemez!… Küreselleşen kapitalizm ve küresel piyasa nedeniyle ulus devletlerin rolünde ciddi bir değişim, sosyal devlet anlayış ve uygulamalarında bir geri gidiş olduğuna kuşku yok. Küresel rekabet hemen her ülkede ulus devleti küresel piyasanın koşullarına uymaya zorlamakta, bu nedenle sermaye yanlısı politikalar güçlenirken, emeği koruyucu standartlar ile sosyal eşitlikten yana politikalar gerilemektedir. Örneğin sosyal demokrat yaklaşımlar için merkezi önemi olan tam istihdamdan bugün vaz geçilmiş durumdadır; vergi politikalarında sermayeden vergi almak zorlaşmakta, vergi adaletsizliği artmaktadır; sosyal devlet harcamalarında bir azalma olmadığı yönündeki iddialar ise işsizlik ve ücretliler arasındaki  eşitsizliğin artışı ile çalışma yaşamındaki koruyucu standartların  gerilemesi ve yoksulluğun büyümesiyle çelişmektedir. Bu nedenle  birçok yazarın, küresel politikalara uyum zorunluluğu nedeniyle egemen refah devletlerinin bile “yarı egemen” (semi-sovereign) devlet haline geldiğini söylediği, AB üyesi zengin refah devletleri açısından bile sosyal standartların aşağıya kaydığı ve “negatif bütünleşme” gibi bir tehlikenin ortaya çıktığından söz ettiğini görüyoruz (Pierson, 2001; Pierson ve Liebfried, 1998).

Tüm bu gelişmelerin sosyal devlet gibi sosyal demokrasi için de yeni sorun ve tartışmalar yol açtığına kuşku yok. Gerçi özellikle Batı Avrupa sosyal devlet anlayışı ve uygulamaları açısından  hala dünyanın geri kalanından farklıdır. Örneğin tam istihdam hedefi bugün rafa kalkmışsa da, çalışma standartları ve güvenceler açısından olduğu gibi sosyal harcamalar açısından da dünyanın geri kalanından çok ileridedir: bunu sosyal devletin oldukça kurumsallaşmış ve toplumun büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiş olmasına borçludurlar. Ancak, işsizlik gibi ücret eşitsizliği ve göreceli yoksulluğun artışı önemli bir sorun olarak gündemdeyken, sosyal demokrasi bunlara geçerli yanıtlar üretemediği gibi, sosyal devlet de çatırdamaktadır. Bu koşullarda emeğin yapı ve özellikleri de farklılaştığından sendikalar gibi sosyal demokrat partiler de gerilemekte, toplumda artan kaygı ve korkular ise sağ partilere yaramaktadır. Kuşkusuz tüm bu sorunların yol açtığı arayış ve tartışmalar var; ancak, Avrupa’da sosyal demokrasinin bugüne dek sürdürdüğü uzlaşma temelli anlayışını sorgulamak ve değişen koşulların sosyal demokrasi için varlık  sorununa yol açtığını görmek açısından zorlandıkları bir gerçek.

Bu koşullarda Türkiye’de sosyal devlet ve sosyal demokrasi

Sosyal demokrasinin ve onun varlık yolu olarak sosyal devletin tarihsel-durumsal koşulların bir ürünü olması, farklı tarihsel ve durumsal koşulları olan ülkelerde hem sosyal demokrasinin hem sosyal devletin var olması açısından ciddi kuşkular doğurduğu biliniyor. Örneğin sosyal demokrasi bir sınıf partisi olmasa ve kitleselleşmesi için emek dışındaki toplumsal kesimlerle buluşması gerekse de, emeğin siyasal açıdan yetersiz ve dağınık kaldığı durumlarda güçlü bir sosyal demokrat hareket beklemenin zorluğu gibi sosyo-ekonomik haklara dayalı bir sosyal devletin varlık kazanması da zor. Öte yandan küreselleşen kapitalizm ile neo-liberal politikaların Avrupa’da bile sosyal devleti gerilettiği, sosyal demokrasiyi iddia ve hedeflerinden uzaklaştırdığı görülürken, bu gelişmeler açısından toplumsal koşulları zaten yetersiz kalan ülkelerde son dönemin getirdiği tahribatın daha büyük olması da kaçınılmaz görünmekte.

Özetle Türkiye’de 1961 Anayasası‘yla kabul edilen sosyal devlet ilkesinin tarihsel-durumsal koşullarca desteklenen bir gelişme olmaktan çok iradeci bir yaklaşımla ve batılılaşma-demokratikleşme-modernleşme ekseninde öngörülen bir anlayış olduğu biliniyor. Ne ekonomik gelişme, ne emeğin konumu ve gücü, ne de toplumsal-siyasal koşullar devletin sosyal nitelik kazanmasını destekleyecek ve zorlayacak nitelikte!…

Buna karşın 1961 Anayasası sonrası 1980’e kadar uzayan dönem, bir yandan dünyadaki konjonktürel koşullar, öte yandan Keynesyen ekonomi benzeri politikaları uygulama olanağı veren ithal ikameci politikalar, bunun dışında o dönemde solun siyasal anlamda görece güç kazanması ve Beş Yıllık Kalkınma Planlarının uygulanması gibi nedenlere bağlı olarak “sosyal devletin” bir vaat olarak daha ciddiye alındığı bir dönem olarak nitelendirilebilir. En azından bu dönemin, ithal ikameci politikaların desteklemesiyle emeğin ve sendikaların güçlendiği, bölüşümün “daha hakça” olmasının tartışıldığı bir dönem olduğunu biliyoruz.

Öte yandan işçileşmenin ve sendikalaşmanın daha çok devlet iktisadi kuruluşlarında güç kazandığı bir ülke olarak Türkiye’de devletin, devlet ile emek arasındaki “uzlaşmaya” hizmet edecek bir araca ihtiyaç duyduğu, sendikal hakları bu yönde kullandığı da bir gerçek. Kuşkusuz buna uzlaşma denilmesi de tartışılır; çünkü ne bu dönem öncesinde ne de bu dönemde emek ve sermaye arasında karşılıklı rızayı düşündürecek bir güç dengesi  söz konusu… Yine de özellikle kamu sektöründe sendikacılık güçlenirken, devlet açısından uzlaşmacı bir sendikacılığın yararlı olacağı düşünülmekte ve bir yandan sendikaların siyasetle ilgilenmesi yasaklanırken, öte yandan klientalist ve popülist anlayışla uzlaşma temelli yaklaşımlar sürdürülmektedir.

Bu konuda en önemli destek de ithal ikameci politikalardan gelmekte. Bu politikalar, sanayileşmeye hizmet ettiği gibi emeğin başta ücret olarak daha hakça taleplerde bulunmasını kolaylaştırmaktadır. Bu koşullar altında 1960-1980 arasındaki dönem, sendikaların güçlendiği fakat sınıf bilincine dayalı bir siyasallaşmaktan uzak kaldığı, sosyal devletin ise “vaatler, beklentiler“ devleti olarak biçimlendiği bir dönem olarak nitelendirilebilir. Ancak toplumsal-siyasal koşullardaki daha temel yetersizlikler nedeniyle sosyal devletin vaat olmaktan öteye gidememesi gibi, emek, sermaye ve devlet arasındaki uzlaşma da gerçek bir uzlaşmaya dönüşememektedir.

Örneğin bu dönemde refahın üretimi ve dağılımı açısından “aile, piyasa ve devlet” olarak kabul edilen üç kaynağa bakıldığında, Türkiye’de sosyal devletin ne gelir, ne de sosyal hizmet ve dayanışma açısından ailenin yerini alacak bir kurumsallaşma gerçekleştirmediği ortadadır (Koray, 2015); işsizine yardım eden, hastasına, çocuğuna, engellisine bakan ailedir; hatta gecekondu bile olsa evini yapan ailedir; dayanışma da toplumda değil ailededir.

Oldukça kırılgan koşullara bağlı olan uzlaşmanın ise özel sektör büyüdükçe bozulduğu ve 1970 sonlarına doğru tamamen kırılma noktasına geldiği görülüyor. Siyasette tıkanmaların yaşadığı,  iş uyuşmazlıkları ve toplumsal çatışmaların arttığı bu dönem sonunda ithal ikameci politikaların de sonuna gelinmiş ve 24 Ocak 1980 kararlarıyla dışa açık büyüme temelli liberal politikalara geçilmiştir. Kuşkusuz bu çatışma ortamında neo-liberal politikaların uygulanması kolay değildir; imdada 12 Eylül askeri darbesinin yetiştiği söylenebilir. Dönemle ilgili ayrıntıya girmeden ana konuya dönersem, 1980 sonrasının liberal politikaları çerçevesinde emeğin haklarındaki gerilemeler yaşanırken, sosyal devletle ilgili vaatler de rafa kalkmıştır diyebiliriz. Dışa açık büyüme politikalarıyla küresel piyasalara eklemlenmeye çalışılmakta, bunun sonucu emeğin çalışma ve yaşam koşullarından ciddi kayıplar ortaya çıkmakta;  siyasal yapıda baskılar ve özgürlüklerin kısıtlanmasıyla depolitizasyona yol açılmakta; sermayenin hem dışa açılması hem dışarıdan sermaye beklemesi nedeniyle emekle uzlaşmak şöyle dursun, koşulların emeğe dikte edildiği bir döneme girilmektedir.

Kuşkusuz bu olumsuz gelişmelerde Cumhuriyet sonrasında toplumsal-siyasal güç ilişkilerinde emekten ve toplumcu politikalardan yana denge yaratacak bir siyasal yapılanmanın oluşmaması gibi etkenlerin payı büyük; bu etkenlerin 80 sonrasında güç dengesinin emekten yana iyice bozulmasındaki rolü de unutulamaz. Çünkü biliyoruz ki, sosyal devlet açısından toplumsal-siyasal güç ilişkilerinin önemi büyük (Korpi, 1978; Esping-Andersen, 1990); emeğin daha güçlü olduğu koşullarda daha güçlü bir sosyal devlet oluştuğu gibi, güç ilişkileri sosyal devletin değişen koşullar karşısındaki konumunu da belirlemekte. Örneğin Avrupa’da neo-liberalizmin yol açtığı kayıplar tümüyle durdurulamasa bile ülkelere göre değişen ölçülerde azaltılabilmişken, Türkiye’de kayıpların büyük olması önlenememiştir. Aksine  bu dönem sonrasında zaten güçsüz olan emek ve sendikaların daha da dağılıp siyasallaşmadan iyice uzaklaştığı, buna karşın liberalizmi geleneksel ve muhafazakar değerlerle harmanlayan sağ partilerin yükseldiği görülmekte ki, bu gelişmelerin sosyal devlet gibi sosyal demokrasi adına da oldukça olumsuz anlamlar taşıdığı ortada. 

En büyük darbeyi emeğin aldığı bu dönem sonrasında çalışma, ücret, sendikalaşma, toplu pazarlık gibi ekonomik haklar ya ortadan kalkmış ya da gücünü yitirmiştir; sosyal hak ve hizmetlerin kaderi ise giderek piyasalaşmak olmuştur. Bu koşullarda bile ekonomik krizler eksik olmamış, işsizlik ve yüksek enflasyon nedeniyle toplumun alım gücü gerilerken yoksulluk da artmıştır. Kısacası sosyal devlete olan ihtiyaç artmış, buna karşın sosyal devlet vaatleri bir yana, yoksullukla mücadelede konusunda bile aile gibi, vakıflar gibi geleneksel kurum ve değerlere dayanan bir anlayışa geçilmiştir. Önce “Yeşil Kart” uygulamaları, sonra Sosyal Yardımlaşma Fonu yardımlarının devreye sokulmasıyla geleneksel-popülist model kendi içinde gerilemiş, liberalizme daha fazla yer açılmıştır da diyebiliriz.

Dolayısıyla, 1980 sonrasında ağırlık kazanan ve günümüzde de sürdürülen modeli, “klientalist yaklaşımlarla, popülist uygulamaların ağırlıkta olduğu bir sosyal yardım devleti” olarak tanımlamak doğru olur. Bu anlayışın 2002’de iktidara gelen AKP hükümetlerince de benimsendiğini görüyoruz.

Ancak AKP’nin toplumun özellikleri ile devletten beklentilerini iyi okuduğu ve onun dilini konuşarak ihtiyaçlarına değilse de beklentilerine yanıt vermeye çalışması açısından kendinden öncekilere göre farklılaştığı söylenebilir. Örneğin iktidarları için yoksullukla mücadelenin önemini anladıkları, bu nedenle sosyal yardımların artması ve çeşitlendirilmesi gibi bir yol izledikleri ortada. Bu yardımları klientalist bir yaklaşımla olduğu kadar neo-muhafazakar bir anlayışla da uygulamaya koydukları, örneğin kadına yönelik yardımlarım kadının aile içindeki rolünü güçlendirmeye yönelik olduğu da görülmekte. Öte yandan sosyal devleti önemsediklerine ilişkin söylemlerine karşın, program ve seçim bildirgelerinde sosyo-ekonomik hakların yer almadığını görüyoruz (Koray, 2015 ). Dolayısıyla liberal model ile geleneksel modelin iç içe geçtiği bir “sosyal yardım devletine” varlık kazandırırken sosyal devlete ve sosyal politikalara indirgemeci bir yaklaşımla baktıkları açıktır. Örneğin kurdukları bir bakanlığa “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” gibi bir ad vermekte, ancak bu bakanlığın sosyal yardımların örgütlenip dayanışma vakıfları aracılığıyla dağıtıldığı bir bakanlıktan öteye gitmediği görülmektedir. Bu konuyuAKP Dönemi: Neo-Liberalizm, Neo-Muhafazakarlık, Neo-Popülizm Beşiğinde Sallanan Sosyal Devlet ve Sosyal Politika” başlıklı yazımda epeyce ele aldım, burada yinelemeyeceğim (Koray, 2015). Ancak sosyo-ekonomik eşitsizliklerin bu kadar arttığı bir dönemde sosyal demokrasinin bunlardan yararlanamamasını yalnız toplumsal koşullara değil politikalarındaki yetersizliğe bağlamak gerektiğini söylemek durumundayım. Örneğin eğitim, sağlık, hatta sosyal güvenliğin piyasalaşma sürecine girdiği Türkiye’de sosyal demokrasi bunları konu etmeyecek ve farklı bir şey söylemeyecekse ne söyleyecek!

Kuşkusuz Türkiye’de sosyal demokrasinin konumunu birçok tarihsel-toplumsal özellik ve gelişme içinde tartışmak gerekir. Örneğin, bir yanda toplumun muhafazakar yapısı, etnik ve dinsel ayrılıklar nedeniyle bölünmüşlüğü, demokrasi kültüründeki yetersizlik, popülizme alışmış ve bunu bekler olması gibi sosyo-kültürel yapıya ilişkin özellikleri, öte yandan 1980 sonrasındaki koşulları düşünürsek, bunların solun ve sosyal demokrasinin gelişmesine katkıda bulunacak özellikler taşımadığını söylenebilir. Öte yandan 80 sonrasında liberal politikaların emek ve sendikaları geriletmesi gibi,  sol düşünceler üzerinde uygulanan baskı ve  yasakların solun daha gerilemesiyle sonuçlandığını da yadsımak mümkün değil. Dolayısıyla geçmişten buyana sağ partilerin iktidara gelmesini kolaylaştıran koşullar yanında, 80 sonrasında değişen koşulların popülizm ve sağ söylemler üzerine kurulu siyasete ağırlık kazandırdığından da söz etmek yanlış olmaz.

Kısacası sosyal demokrasinin Türkiye’deki konumundan söz etmek içine girmek gerekiyor; bu tartışmalar yazının amacını aştığından, girmeyeceğim. Yine de,  ilk olarak ekonomik, sosyal, kültürel yapıdaki yetersizlikler ne olursa olsun, demokratik bir sol isteniyorsa bu iddiada bulunan siyasetçilere bunun varlık koşullarını oluşturmanın düştüğünü söylemek, ikinci olarak da ülkedeki sosyo-ekonomik eşitsizlik ve adaletsizliklerin sosyal demokrasi için bir fırsat olarak kullanılması gereğinde söz etmek istiyorum. 70’li yıllarda “ortanın solu” gibi bir söylemin toplumca benimsendiğini gösteren gelişmeler gibi, bugün de neo-liberal politikaların daha derinleştirdiği sorun ve adaletsizliklere yanıt verecek politikaların karşılık bulacağını düşünmek mümkün. Yapılan tüm toplumsal araştırmalar, işsizlik, güvencesizlik, geçim derdi gibi sorunların ilk sırada geldiğini göstermekte. Dolayısıyla bu sorunların sosyal demokrat siyaset açısından kaldıraç olarak kullanılması mümkünken,  bunun yapılamadığı ortada!… Nedeni düşünüldüğünde ise, yetersizlikten çok isteksizlikten söz etmek yanlış olmaz. 

İsteksizlik diyorum, çünkü iktidarın sermayeden yana siyasal ekonomisini, bunun toplumsal eşitsizlik ve adaletsizlik olarak anlamını ortaya çıkarmaları ve bu eleştiriler üzerine yükselmeleri için farklı öneri ve politikaları temsil etmeleri gerekmekte. Ancak Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de sosyal demokrasi neo-liberal politikaları eleştirmek ve karşı durmaktan uzak!… Oysa sosyal demokrat olmak için sosyal eşitlik, sosyal adalet gibi söylemler yetmez, bu iddiaların içlerinin doldurulması gerekir;  bu da ancak farkı bir “siyasal ekonomi”  anlayışı benimsenerek yapılabilir. Bu demektir ki,  liberal politikalardan vazgeçip, vergi, istihdam, ücret, gelir dağılımı gibi konularda toplumsal eşitlik yönünde bir siyasal ekonomi anlayışının gerektirdiği önlem ve politikaları ortaya koymaları gerekmekte. Bir başka deyişle bugün Türkiye’de geçerli ve liberal anlayışla biçimlenen sosyal yardım devletini değil, sosyal demokrat bir  modeli, yani sosyal refah devletini savunmaları ve vaatleri ile politikalarını bunun üzerine oturtmaları gerekiyor ama bunu yapamıyorlar!…

Bunu yapamadıklarından sosyal demokrasi gereği söylem düzeyinde savundukları sosyal eşitlik, sosyal adalet gibi vaatler de havada kalmakta; toplum tarafından güvenilir de bulunmamaktadır.  Bu nedenle sosyal demokrasiyi temsil eden CHP’nin sosyal demokratlığı da tartışılır olduğu gibi, bunca eşitsizlik ortamında oyu da yüzde 25 bandından yukarı çıkamamaktadır. Ancak bu durum yalnız oy meselesi değil, sosyal demokrasinin yükseleceği bir siyasal anlayışın, siyasal mecranın da açılamaması meselesidir. Yazıya başlarken, sosyal demokratların siyaset yapacağı temel alanın sosyo-ekonomik eşitsizlik ve adaletsizlikleri konu etmekten, bu alanda farklı çözümler önermekten geçeceğine değinmiştim. Bunlardan vazgeçmenin veya ikincil konuma getirmenin ise, varlık kazanıp üzerinde yükselecekleri siyasal alanın tıkanması anlamına geldiğine kuşku yok; Türkiye’deki siyasal gelişmeler de bunu gösteriyor.

 CHP’nin siyasetini, sağın kimlik, milliyetçilik, dindarlık, muhafazakarlık gibi sosyo-kültürel konulara yöneltmesi bir bakıma, üzerinde yükseleceği siyasal alanı tıkanıklıktan kurtaramadığı ve yapması beklenen siyaseti yapamadığının bir göstergesi ya da itirafı olarak da görülebilir. Gerçi Türkiye’nin rejim tartışmaları içinde sağa yönelen bu manevraların AKP iktidarına son vermek gibi bir amaçla haklılık taşıdığını düşündükleri biliniyor; son seçimlerde girdiği ittifak arayışları, ortaya koyduğu adaylar, benimsediği söylemler bunu gösteriyor.  Ancak böyle yapmakla, bir yandan sağ partileri ve siyasetlerini doğrularken, öte yandan kendisinin siyaset yapacağı yolu açamamış olduğunu da itiraf etmekte!…  Sanki, sosyal demokrat olmak iddiasında bulunurken, bir yandan da “sosyal demokrasinin bu ülkede karşılığı yok; ya da sosyo-ekonomik sorunlar ve eşitsizlikler büyük ama  halk bunu anlamaktan uzak” demekteler!…

Oysa yılardır benimsedikleri söylem, önerdikleri politika sosyo-ekonomik sorunlar ve eşitsizlikler üzerine odaklansaydı, siyaset yapacakları yolun bugün daha açılmış, söylemlerinin karşılığının daha alınır duruma gelmiş olacağına kuşku yok. Bunu yapmadıkları sürece kendi yollarını da tıkamış olmaktadırlar. Kısacası, sosyo-ekonomik sorunları siyasetlerinin ana durağı haline getirmedikleri, sınıf, emek, bölüşüm, sosyal adalet gibi kavramları kullanmadıkları, sorunların kaynağının bugünkü liberal siyasal ekonomide olduğunu kabullenip buna çare aramadıkları durumda sosyal demokrasinin dayanacağı ve yükseleceği bir siyaset alanı oluşamadığı gibi, sağ siyasetin de önü açılmaktadır.

Tüm bunların dayandığı en kritik noktanın ekonomik sistem ve politikalarla ilgili olduğu ve sosyal demokrasinin asıl tıkandığı nokta da burada… Bu yazıda da vurgulandığı gibi, yalnız Türkiye’de değil tüm dünyada sosyal demokrasinin kendini var etmesi liberalizmden farklı  bir ”siyasal ekonomiyi” temsil  etmesine bağlı… Adı yeni-keynesçilik mi, başka bir şey mi olur, bilemiyorum; ancak benimsenecek siyasal ekonominin vergi adaleti, sosyo-ekonomik hakların hayata geçmesi, özellikle çalışma hakkının hayat bulması, gelir dağılımında adalet gibi ciddi değişiklikler getirmesi gerektiğine kuşku yok. Bunu yapamadığında sosyal demokrasinin gücenmesi mümkün değil; hedef ve politikalarını gerçekleştiremezken varlık kazanmasını beklemek zor. Bu nedene  güçlü olduğu ülkelerde bile gerilemekte, ortaya çıkan boşluğu da toplumların kaygı ve korkularını kullanmakta mahir sağ partiler doldurmaktadır. Kuşkusuz bu konuda gerek dünya gerek Türkiye açısından tartışılacak daha çok konu var; değindiğim konular ise, bunların acak küçük bir bölümü. Yazının amacı da,  sosyal demokrasi ve sosyal devlet ilişkisini tartışmaya açarken yapılması gereken tartışmalara da bir  giriş yapmak…

*Meryem KORAY
Sosyal Politikai Prof. Dr.
meryem.koray@gmail.com

Kaynakça:

Bergen, Stefan (2002), “Democracy and Social Democracy”, European History Quarterly, 32 (1): 13-37.

Esping-Andersen, G. (1990), The Three Worlds Of Welfare Capitalism, Princeton University Press,  New Jersey

Callaghan, J. (2002), “Social Democracy and Globalization: The Limits of Social Democracy in Historical Perspective”, British Journal of Politics and International Relations, 4 (3): 429- 451.

Hall, P. A.; Soskice, D. (2001), Varieties of Capitalism, Oxford University, 2001

Jansen, T. (1999), “European Identity and/or the Identity of the European Union”, Reflections on European Identity-European Commission Working Paper, (der), Jansen, T. , Brussels

Jessop, Bob (2003), The Future of the Capitalist State, Blackwell Publishing,  Oxford.

Koray, Meryem (2017 ), “Eşitlik ve  Sosyal Devletin Vaatleri ya da Sınırları!…”, Emek Araştırma Dergisi, 2017 (2)

Koray, M. (2015), “AKP Dönemi: Neo-liberalizm, Neo-muhafazakarlık, Neo-Popülizm Beşiğinde Sallanan Sosyal Devlet ve Sosyal Politika”,  Himmet-Fıtrat-Piyasa: AKP Döneminde Sosyal Politika, (Der) M. Koray; A. Çelik, İletişim Yayınları, İstanbul. 

Koray, M.(2015), “AKP, CHP ve HDP Seçim Bildirgelerinde Sosyal Politika”, Sosyal Demokrat Dergi, Mayıs 2015

Koray, M (2012); “Sosyal Demokrasi Düşünüldüğünde…”, Sosyal Demokrat Dergi, Sayı 18; Haziran.

Koray, M. (2005), Avrupa Toplum Modeli, İmge Yayınları, Ankara

Korpi, Walter (2003), “Welfare State in Regress in Western Europe Politics”, Annual Review of Sociology, 29.

Korpi, W. (1978), The Working Class in Welfare Capitalism, Routledge ve Kegan Paul, London.

Marshall, T.H. (1965), Class, Citizenship and Social Development, Anchor Books, New York.

Meyer, Thomas (1991), Demokratik Sosyalizm-Sosyal Demokrasi, Sosyal Demokrasi Yayınları.


Mishra, R. (1993), “”Social Policy in Postmodern World”, New Perspectives on the Welfare State in Europe, (der), C.Jones, Routledge, Londra.


Offe, Claus (2003), “The European Model of ‘Social’ Capitalism: Can it Survive European Integration?”, The Journal of Political Philosophy, Cilt 11 (4).

Pierson, Chris (2001),”Globalization and the End of Social Democracy”, Australian Journal of Politics and History, 47 (4): 459-474


Pierson, P.; Liebfried, S. (1998), “Welfare state limits to globalization”, Politics and Society, 26 (4).


Przeworski, A. (1991), Capitalism and Social Democracy, Cambridge University Press,

Rawls, John (2001), Collected Papers-John Rawls,  (ed) Samuel Freeman, Harvard University Press.