Meral Danış Beştaş – OHAL Altında Türkiye ve Bir Yönetim Biçimi Olarak KHK

15 Temmuz 2016 yazında yaşanan darbe girişimi iktidar partisi için ilk günden bu yana bir lütuf olarak görülmüş ve bugüne değin de bu lütfu toplum aleyhine kullanmak yönünde bir irade gösterilmiştir. Ancak burada bir parantez açmak ve 7 Haziran 2015 milletvekili genel seçimlerini hatırlamakta fayda var. Zira 7 Haziran seçimlerine gidilen yolda ülkede büyük bir umut ve demokrasiye dair güçlü bir inanç vardı. 18 Mayıs 2015 günü Adana ve Mersin il binalarında patlayan bombalar, 5 Haziran’da Diyarbakır mitinginde patlatılan bombalar, yaşanan can kayıpları ve yaralanmalar seçim havasına gölge düşüremedi. Nitekim seçim sonuçları, ülkede demokrasiye olan özlem ve tutkunun ne denli büyük olduğunu gösterir biçimde gerçekleşti. Seçim döneminde anayasaya aykırı olduğu halde seçim meydanlarına inerek kampanya yürüten cumhurbaşkanının partisi ilk kez bu seçimlerde yenilgi alırken, barajı aşıp aşmayacağı kaygıyla izlenen HDP, %13’lük oy oranı ve 80 milletvekili ile parlamentoda temsil hakkı kazanmıştı. HDP’nin elde ettiği bu yengi, sadece bu parti sempatizanlarınca değil tüm ülke halkları tarafından olumlu olarak karşılandı. Diğer yandan HDP’nin seçim zaferi aynı zamanda demokrasinin de sahiplenilmesi manasını taşıyordu. Seçim döneminde ve neticesinde yaşanan coşku küçümsenmeyecek bir coşku idi ve elde edilen netice ortak geleceğe ilişkin bir umut ışığı yakıyordu. Yurttaşlar, oy pusulaları aracılığı ile bizlere bir görev vermiş; uzlaşı, demokrasi, daha fazla hak ve özgürlük talebi ile birlikte barışta ısrar temennisini iletmişti. Ancak bu açık talep iktidar partisi tarafından kabul edilmedi ve fiili bir darbe süreci tam da bu seçimlerin ardından yaşanmaya başladı.

7 Haziran seçim sonuçlarını kabullenmeyen iktidar partisi; ülkeyi zorla 1 Kasım seçimlerine zorladı ve darbe girişimin gerçekleştiği 15 Temmuz’a değin ülke fiili olarak otoriter bir yönetime teslim edildi. Bombalı saldırılar, hukuka aykırı bir biçimde uygulanan sokağa çıkma yasakları, defnedilemeyen cenazeler, Cizre bodrumlarında yaşanan toplu sivil ölümleri, haksız tutuklamalar, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması, internet yasakları, medya üzerindeki büyük ambargo adeta darbe sonrası OHAL döneminde yaşadıklarımızın demosu niteliğinde idi. Anayasanın fiilen devre dışı bırakıldığı, parlamentonun çalıştırılmadığı, yasalar yerine yönetmelikle ve genelgeler ile yönetilen bir iktidar biçimi ortaya çıktı. Öyle ki anayasaya göre tarafsız olması gereken cumhurbaşkanı yargı, yürütme ve yasama olmak üzere kuvvetleri tekelinde birleştirirken dönemin başbakanını azletmiş ve yeni bir başbakan atayarak kendi istediği yönetim biçimini fiilen de uygulamaya başlamıştı. Şu an içerisinde bulunduğumuz darbe girişimi sonrası dönemi irdelerken bu noktaya nasıl gelindiğinin hatırlanması bakımından kısaca değindiğim noktalar birer dönemeç olarak değerlendirilmelidir.

15 Temmuz sonrası OHAL/KHK dönemi

Hak ihlalleri, tutuklamalar, parlamentonun çalıştırılmaması daha doğrusu anayasasızlaştırılan bir dönem içerisinde iken 15 Temmuz gecesi bir darbe girişimi yaşandı. Kısa geçmişi pek çok darbeye sahne olmuş ülke tarihinde; darbelerin ne denli kötü sonuçları da beraberinde getirdiğini bilfiil yaşayarak deneyimlediğimizden bu darbe girişiminin önlenmesi en çok da demokrasi açısından değerlidir. Darbe girişiminin önlenmesini müteakip parlamentoda grubu bulunan dört siyasi partinin demokrasi çerçevesinde ortaklaşması darbeye karşı duruşun anlamlı bir örneğini teşkil etmekteydi. Darbeye karşı bu ortak duruş demokratik adımların atılması ile taçlandırılmayı hak ederken; iktidar partisi bu girişimi kendi lehine bir fırsata çevirmiş, iktidarını ve fikriyatını korumak için bunu bir zırh olarak kullanmakta beis görmemiştir.

15 Temmuz günü darbe girişimin yaşanmasının ardından 20 Temmuz tarihinde OHAL ilan edilmiş ve böylelikle KHK’ler ülke gündemine girmiştir. OHAL ilan edildiği gün başbakan ve diğer sözcüler devletin OHAL’i kendisi için ilan ettiğini ve toplumun bundan hiç zarar görmeyeceğini belirttiler. Ancak bugüne kadar geçen sürede OHAL KHK’leri ve uygulamalar yurttaşlar için cehenneme dönüşmüştür. AKP’ye biat etmeyen, muhalif olan herkes terörist ilan edilmektedir. İşkence uygulamaları 12 Eylül’ü aratmamaktadır.

Aradan geçen 17 ay zarfında toplam 30 KHK yayımlanmış olup bu KHK’ler ile 369 yasada ve 1125 maddede düzenleme yapılmıştır. Yine yayınlanan 30 KHK’nin sadece 5’i, Anayasanın öngördüğü şekilde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüp yasalaşırken bunun dışında kalan 25 KHK, parlamento onayı olmaksızın, aslında Anayasa’ya aykırı olarak uygulanmaya başlanmıştır.  İlan edilen KHK’lerin yarattığı tahribat çok ağır olmuş yüz binlerce yurttaş mağdur olmuştur.

Bu bağlamda son 17 ayda yayınlanan 30 KHK’nin yarattığı bu tahribata kısaca değinmek isterim. Bakınız bugüne kadar 113.440 kamu görevlisi ihraç edilmiş, 22.747 kişinin de sözleşmeleri iptal edilmiştir. Her geçen gün öğretmen açığı ve ataması yapılmayan öğretmen sorunu büyürken sadece MEB’den 33.237 öğretmen ve idari personel ihraç edilmiştir. YÖK’e bağlı 117 üniversiteden 5.717 akademisyen ihraç edilirken yurt dışında eğitim gören 294 öğrencinin bursu da iptal edilmiştir. Yine Adalet Bakanlığı’ndan 5.923 idari kamu görevlisi ihraç edilmiş olup ayrıca 2.956 hakim, 1.284 savcı ve askeri yargıdan 185 askeri hakim ihraç edilmiştir. Halk iradesinin gaspına örnek teşkil eden bir diğer düzenleme de yine KHK’ler ile gündeme gelen kayyımlar olmuştur. OHAL KHK’leri ile 89’u Demokratik Bölgeler Partisi’nden olmak üzere 95 belediyeye el konulmuş ve kayyım atanmıştır. Bu süreçte 46 sağlık kuruluşu, 15 vakıf üniversitesi, 19 sendika, federasyon ve konfederasyon ve 1.425 dernek kapatılmıştır. İnternete erişim yasakları sıklıkla başvurulan bir yönteme dönüşmüş, 178 basın-yayın kuruluşu kapatılmıştır. Rakamları kısaca özetlemeye çalıştım ancak bunlar sadece küçük bir kısmına tekabül etmektedir. Yaşam hakkı ihlalleri, cezaevi sorunları, kadına yönelik şiddet, düşünce ve ifade hürriyetinin yok sayılması, toplantı ve gösteri hakkının kısıtlanması gibi onlarca örnek ve binlerce mağduriyet söz konusudur. Yazıyı rakamlara boğmak istemezdim, ancak ülkenin içinde bulunduğu durumu bir nebze olsun ifade etmek açısından önemli buldum. Zira sunduğum bu veriler birer sayıdan öte yurttaşların birebir yaşadıkları büyük mağduriyeti ifade etmektedir. İşsizlik, ekonomideki kötü gidişat ve giderek muktedir lehine eğilen adaletin terazisi; yurttaşlar için adeta sosyal idam aygıtlarına dönüşmüş durumdadır. Belki burada en önemli kırılma noktalarından bir tanesi hukuk devletinin yok sayılması ve yargı erkinin devlete biat etmiş olmasıdır. Yargının hukuk dışı gelişmelere sesini hiç çıkarmaması ya da hükümetin talepleri doğrultusunda bir karar mekanizmasına dönüşmüş olması biçimindeki tüm bu gelişmeler mevcut mağduriyetleri kat be kat artırmıştır.

Diğer yandan KHK’lerin doğurduğu mağduriyetler için yargı yolu kapatılmış, aylar sonra yasak savıcı bir mekanizma olarak OHAL İşlemlerini İnceleme Komisyonu oluşturulmuştur. Bu komisyonun işlevsizliği, kuruluş biçiminde ve karar vericilerin yürütmeye bağlı kimselerden seçilmiş olmasında kendini göstermektedir. Nitekim kuruluşundan aylar sonra ilk açıklanan komisyon kararlarında yapılan başvuruların çoğunun reddedilmiş olduğunu gördük. Özcesi iktidar partisinin, OHAL sürecini yayınladığı KHK’ler eliyle ülkeyi yeni bir dizayn çabasına dönüştürdüğü aşikardır. Nitekim kamudaki ihraçlara ilişkin başbakanın Doğu Almanya örneğini göstermiş olması bir tesadüften çok ötedir. Hükümetin OHAL daha ilk ilan edildiği anda 3 aylık bir süreyi öngören açıklamaları çoktan unutulmuş; OHAL’in kalkacağına dair en ufak umut kırıntısı dahi bırakılmamıştır. Çünkü OHAL ilanı ile parlamentonun devre dışı bırakılarak mevcut yasalarda istenilen düzenlemenin yapılması ve ülkedeki tüm kurumların buna göre yeniden dizayn edilmesi iktidar partisince pek elverişli bulunmuştur. Elbette bu süreçte anayasa dahi değiştirilerek şaibeli bir referandum neticesinde bir sistem değişikliğine de gidilebilmiştir. Bu noktada Türkiye’nin yönetim biçimine KHK demekte bir sakınca görülmemektedir zannımca. İktidar partisi dilediği mevzuatta dilediği değişikliği yapabilmekte, dilediği kişiyi ihraç edip dilediği gazeteyi kapatabilmekte olduğu bu yöntemi benimsemiş ve dozajı da giderek artırmakta beis görmemiştir.

Antidemokratik yöneliş pekişiyor

Son yayınlanan ve kamuoyu gündeminde de tartışılan düzenlemeler aynı zamanda intikam hissini de barındıran ağır hak ihlallerini içermektedir. 696 sayılı KHK ile getirilen yeni maddeye göre “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15.7.2016 tarihinde gerçekleşen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden” kişilerin, fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu olmayacağı hükme bağlanmıştır. Türkiye gibi hamasi söylemlerle galeyana gelen halk kitlelerin pek çok katliama zemin hazırladığı bu coğrafyada “eylemlerin bastırılması kapsamındaki” her türlü fiilin yasal bir zırha büründürülmesi son derece sakıncalıdır. 6-7 Eylül Olayları, Maraş Olayları, Çorum Olayları, Sivas Katliamı, Rahip Santaro’nun öldürülmesi, Tahir Elçi cinayeti, Hrant Dink’in vurulması gibi pek çok elim olayın yaşandığı Türkiye’de bu yasal koruma adı altında çok daha kanlı olayların yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Örneğin son günlerde adı sıklıkla duyulan ve kaygı ile izlenen Halk Özel Harekatı gibi derneklerin artması bir yana eline silah alanın birbirine saldırdığı görüntülerin yaşanması an meselesidir. İktidar ve sözcüleri her ne kadar ilgili maddenin geçmişte yaşanan olaylar için yapıldığını ifade etse de kendi kendilerini yalanlamaları bir yana; düzenleme metni gelecekte meydana gelen olaylara dairdir. Kaldı ki 15 Temmuz ve akabinde darbeye direnen hiç kimse hakkında soruşturma ve kovuşturma bulunmamaktadır. Bugüne kadar kamu görevlileri hakkında uygulanan cezasızlık politikası sivilleri de kapsama almaktadır.

Aynı sayılı KHK ile getirilen bir diğer sakıncalı düzenleme ise cezaevlerinde tek tip kıyafet zorunluluğuna ilişkin olanıdır. Cezaevlerinde uygulanması öngörülen bu düzenleme henüz yargılanmamış binlerce kişinin suçlu ilan edilmesi ve dolayısıyla masumiyet karinesinin yok sayılması anlamını taşımaktadır. Hâkim karşısına çıkmamış, savunma hakkını bile kullanmamış yüzlerce tutsak; bu düzenleme ile toplum nazarında “suçlu” addedilecektir. Bunun anlamı şudur: Tek tip elbise dayatması mahkûmiyet kararlarının hükümetçe verildiğinin bir ifadesi olacaktır. Öte taraftan cezaevlerinde tek tip kıyafet uygulaması ceza içinde cezaya yahut diğer bir ifadeyle psikolojik bir ceza yöntemine tekabül etmektedir. Hâlihazırda düşüncesini ifade ettiği için cezaevinde tutulan eş genel başkanlarımız dâhil olmak üzere milletvekilleri, belediye başkanları, siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler tek tip kıyafet dayatması ile toplum nazarında hiçleştirilmek istenmektedir. Böylesi onur kırıcı bir tutum asla kabul edilemez. Nitekim 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra birkaç kez uygulanmak istenen tek tip elbise dayatmasına devrimciler, muhalifler karşı çıkmış ve bu prosedür güçlü karşı duruşlar neticesinde uygulanamaz olmuştu. O dönem tutsaklar verilen elbiseleri giymemiş, duruşmalara tek tip giysilerini yırtarak çıkmış, açlık grevlerine başlamıştı. Bu eylemler sonucu 4 kişi ölmüş, sanıklar duruşmalara götürülürken ve duruşmaya çıkarılırken büyük tartışmalar yaşanmış, bazıları duruşmalara çıkmamıştı. Bu güçlü duruş karşısında tek tip kıyafet uygulaması tarihe gömülürken AKP bu çağ dışı uygulamayı yeniden gündeme getirmiştir. Ama şunu unutmuştur, cunta döneminde tutsaklar bu uygulamayı nasıl tarihin tozlu raflarına kaldırdıysa şimdi de aynı irade hem de en güçlü ve yıkılmaz hali ile mevcuttur. Kaldı ki; bir kişinin kıyafeti aynı zamanda onun özgürlüğünün, özgünlüğünün ve varlığının bir paçasıdır. Hele bu kişi cezaevinde tutsak ise bir kat daha fazla önem arz eder. Çünkü kıyafet tutuklu bir kimsenin savunmasının da önemli bir unsurudur.  Geçtiğimiz yıllarda tek tip kıyafet uygulaması bireyin özgürlüğünü elinden aldığı gerekçesiyle okullarda bile kaldırılmış iken şu anda iktidara muhalif herkesin cezaevinde bulunduğu bir sırada yeniden gündeme getirilmiş olması kuşkusuz iyiniyetli bir yaklaşımın ürünü değildir. Bu noktada hukukun bir intikam aygıtına dönüştürülmesinin telafisi mümkün olmayacak zararlara yol açacağı, toplumda büyük bir tahribat yaratacağı şüphesizdir. Hukuk devletinin mayasında öç alma duygusu değil adalet duygusu vardır. Buna itibar edilmeli ve uygulanamayacağı şimdiden cezaevindeki tutsaklar tarafından deklare edilen bu düzenlemeden derhal vazgeçilmelidir.

Kısaca ifade ettiğim gibi KHK’ler ile yapılan düzenlemeler ile geri dönüşü güç, telafisi olanaksız pek çok hadise yaşanmıştır. Üstelik bu KHK’ler TBMM onayından geçmemiş Anayasa’ya aykırı yahut başka bir ifade ile kaçak KHK’lerdir. Bu KHK ile yönetim biçiminin son bulması adına olağanüstü hal rejimine derhal son verilmeli ve demokrasinin yeniden tesisi için gerekli çalışmalar ivedilikle başlatılmalıdır. Aksi halde Türkiye’nin kaybı büyük olacaktır. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu girdaptan çıkmasının tek yolu demokrasiden geçer. Bunun yeniden tesisi için ise gerekli irade ve arzu toplumda her zamankinden daha güçlü bir biçimde varlığını hissettirmektedir.

*Meral DANIŞ BEŞTAŞ
HDP Adana Milletvekili
avmeraldanis@yahoo.com

Bir Cevap Yazın