M. Esad Şahin – İslamcılar ve Bir Meşruiyet Aracı Olarak Muhafazakarlık

CUSooSEWsAE8R1wTürkiye coğrafyasında siyasal İslam’ın tarihini, Osmanlı’nın son döneminden alıp bugüne kadar getirerek analiz etmek mümkündür. Ancak bu yazının amacı, kronolojiyi sınırlı tutarak 1950 sonrası döneme bakmak ve günlük siyasetin değişen parametreleri ile sürekli güçlenen siyasal İslam’ı bu noktadan sonra analiz etmektir. Yeni kurulan Cumhuriyet’in İslam’ı bir ulus kimlik yaratma projesinde kullanması ve yine İslam’ı devlet kontrolünde tutma çabası, yeni devlet içindeki siyasal-dinsel söylemin ilk kaynaklarını göstermektedir. Dinsel söylemlerin çok partili hayata geçiş ile siyaset arenasında -deyim yerindeyse- para ediyor olması da, Türkiye tarihinde sürekli güçlenen ve gelişen bir İslamcı kesimin oluşmasını sağlamıştır. Dinsel söylemin halk nezdinde değer görüyor olması konusu ise biraz karışık. Çok partili hayata geçişten sonra dindar ya da muhafazakar olarak bilinen halk kitlelerinin genelde İslamcı partilere yeterli desteği vermediği ve merkez-sağ partilere yöneldiği bilinmektedir. Bunun en net örneklerini; 1950’lerde MP-DP rekabetinde, 1970 sonrası MSP-AP rekabetinde, 1980 ve 1990’larda ise RP-ANAP -ve kısmen DYP- rekabetinde görmekteyiz. Doğrudan İslam’ı referans alan ve İslami bir söylemi benimseyen partiler Türkiye siyasetinde dindarlardan ve muhafazakarlardan yeterli desteği hiçbir zaman alamadı. Dinsel değerleri ve sembolleri kullanan, ama bunu bir ideoloji olarak sunmayan merkez-sağ partiler bu kitlelere her zaman daha cazip geldi. Hatta konuyla ilgili Süleyman Demirel, 1980 sonrasında merkez-sağın oylarına talip olan Özal’ın ANAP’ı için: “Tapulu arazim üzerine gecekondu kondurtmam” demiştir.

Türkiye’de siyasal İslam’ın zuhuru

Siyasal İslam’ın bir politik figür olarak 1970 sonrası MNP ile siyaset sahnesine girmesi, siyasal İslam’ın tam olarak ne istediğine dair net bir resim çizmedi. MNP ile başlayan süreç ve bugün AKP ile devam eden siyasal İslamcı siyaset çizgisi hep gizli gündem ve takiyecilik şüphelerini peşinden sürükledi. Gerek yürürlükteki yasalardan gerekse de toplumsal bir zemini olmadığından, siyasal İslam’ı referans alan hiçbir parti nasıl bir İslamcı sistem ve nasıl bir yol ile İslami düzen istediğine dair net ifadeler kullanmadı. Örneğin 1990’larda önemli siyasi başarılar elde eden Refah Partisi’nin “Adil Düzen” söylemi bile İslami sistem için net fikir vermedi. Siyasal İslam’ın söyleminde eksik olmayan şey ise, üstü kapalı ifadelerle daha İslami olması gereken ve değişmesi gereken bir “sistem” vurgusuydu. Ayrıca “laiklik” üzerinden sisteme yönelik eleştiriler de hep gizli gündem tartışmalarını canlı tuttu.

Türkiye’de demokratikleşme sürecinin ne zaman başladığı konusu, birçok farklı görüşe göre değişiklik gösterecektir; fakat kesin olan şey, en azından son elli yıldır siyasetin demokrasi merkezli analizler üzerinden yürüdüğüdür. Siyasal İslam’ın siyaset arenasına yeni çıktığı yıllarda bu gerçeklikle pek ilgilenmediği; fakat zamanla sistem ile girdiği mücadelede başka yolunun kalmadığı gerçeğiyle yüzleştiği yadsınamaz. Çıkış noktasını Batı karşıtlığı ve İslam Birliği üzerinden kuran bir siyasi girişimin, zamanla nasıl AB mahkemelerinde yardım aradığını, nasıl AB üyeliği kriterleri üzerinden siyaset geliştirdiğini yakın zamanda gördük. Öyle ki, Türkiye’nin AB üyeliği için en büyük reformları siyasal İslam kökenli bir parti gerçekleştirmiştir. Bu değişimin ilk örneğini, siyasal İslam’ın ikinci nesli olan –ki, ilk nesil, Osmanlı Devleti’ni yıkımdan kurtarmak isteyenler ve buna çözüm arayanlardır- Milli Görüş hareketinin devlet ile giriştiği mücadeleden mağlup ayrılması neticesinde görmekteyiz. 28 Şubat sonrası kapatılan Refah Partisi’nin yerine kurulan Fazilet Partisi daha seçimlerden önce söylemini değiştirmiş ve “Adil Düzen” kavramını terk etmiştir. Parti seçim beyannamesinde AB üyeliğini desteklediğini açıklamış ve siyasal İslam çizgisindeki ciddi dönüşümü en azından söylem bazında ortaya koymuştur.

Türkiye örneğinde siyasal İslam hareketinin, yaşamak zorunda kaldığı dönüşüm neticesinde kendisine hedef kitle olarak islamcıları görmekten vazgeçip muhafazakar / dindar kitle üzerine yoğunlaşması ve Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar -tamamen dağılmış bir siyaset sahnesi ve dibe vurmuş ekonomi- on yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten bir siyasal İslam kuşağının oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu yeni nesil siyasal İslam’ın mevcut şartları çok iyi değerlendirmesi ve uyguladığı yeni siyasetin toplum nezdinde karşılık bulması, artık sistemin içine tamamen yerleşen ve sistemi istediği gibi değiştirebilen bir güç ortaya çıkarmıştır.

Başlangıçta ekonomik ve siyasal istikrarın yanı sıra piyasa yönelimli de olsa önemli reformlar gerçekleştiren ve çok kültürlülük temelinde bir demokratikleşme umudunun temsilcisi olabilen AKP, bugün kendi dar kadrosunun ve beslediği ekonomik çıkar gruplarının istediği bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirme yolundadır. Bu durum Türkiye’de artık toplumun tamamen bölünmesine ve siyaset arenasının tıkanmasına yol açmış, geleceğe yönelik toplumun bir kısmında ciddi kaygılar oluşmasına neden olmuştur.

Siyasal İslam’ın perspektifleri

Bu noktada AKP’nin Türkiye’yi nereye götürdüğüne ve ülkeyi nasıl bir geleceğin beklediğine dair tahminler gerekiyor. AKP’nin, 2002’de merkez-sağ söylemi ile toplumda kendine yer açmasının ardındanü, son 2 seçim döneminde de (2011 ve 2015) muhafazakar/dindar oyları konsolide etmeyi başardığını görmekteyiz. İslamcı elit bir yönetici gurubundan oluşan AKP’nin muhafazakar kitleyi oy deposu haline getirdiğini ve İslamcı tahayyülleri için kullandığını görmekteyiz. Bu tahayyüllerin henüz muhafazakar kitle üzerinde bir zemini olduğunu söylemek oldukça güç. Böyle bir toplum tahayyülü ile iktidar olmaları da mümkün değil; fakat zamanın, iktidar koşullarının ve Türkiye’deki medya yapısının bu konuda her geçen gün AKP lehine işlediğini görebilmekteyiz. Türkiye’de 1950 sonrasında “Yeni Türkiye”,“Yeni Osmanlı”, “Büyük Türkiye” söylemlerinin muhafazakar kitle üzerinde hep olumlu bir etki yarattığını görebiliyoruz. Bu kavramlar üzerinden gönlü kazanılan muhafazakar/dindar kitleler İslamcı bir projenin en büyük meşruiyet kaynağı olarak karşımızda durmakta.

Peki, muhafazakar/dindar kitlenin asıl istediği ne? Aslında son derece net: Muhafazakar veya dini kimliklerinin kamusal alanda geçmişte olduğu gibi yok sayılmadığı, meşruiyet kaynağı oldukları iktidardan –merkezden- uzak tutulmadıkları ve Türkiye’nin sahip olduğu refahtan ve imkanlardan yararlanabildikleri bir sistem istiyorlar. Bunun yanında değerleri ile uyumlu görünen, yani konuşmalarında dinden-ahlaktan söz eden, camilerde namaz kılan yöneticilere de her zaman sıcak bakmışlardır. Bu durumu çok iyi okuyabilen AKP’nin İslamcı elitleri de İslamcı toplum tahayyüllerini bu kitleye alabildiğine sunmaktadır.

Özetlemek gerekirse; AKP’nin, siyasal İslam tarihinde bir kopuşu değil, devam etmekte olan sürecin önemli bir noktasını temsil ettiğini belirtmeliyiz. Siyasal İslam’da dönüşümün, Türkiye içi dinamiklerinin yanı sıra, genellikle bölge ve dünya konjonktürü ile yakından ilişkili olarak değişim/gelişim yaşadığını da görmekteyiz. Birinci nesil İslamcıların devlet kurtarmak gibi bir misyonla hareket ettiğini; ikinci neslin artık devlet söyleminden çok, yeni bir toplum hayalinde ve toplumu islamileştirme gayreti içinde olduğunu; üçüncü neslin ise dönüştürücü bir misyon ile dünya konjonktürü ile de yakından ilişkili olarak sivil inisiyatife en azından söylem bazında önem veren bir yapıya büründüğünü görmekteyiz.

1950 sonrasında çok partili hayata geçiş ile önce İslami hareketlerin toplumda ön plana çıktığını, ardından -kırsaldan kente göç gibi- sosyal değişimlerin İslami hareketlere daha geniş zeminler hazırladığını saptıyoruz. 1960’lı ve 1970’li yıllardaki sola karşı dinsel söylemin siyaset arenasında yer bulması ve nihayet 1980 darbesi neticesinde hem dış destekli “Yeşil Kuşak Projesi” hem de darbecilerin yeni bir toplum inşa etme düşüncelerinde İslam’a verdikleri önem, siyasal İslam’ın altın çağını hazırlayan gelişmeler olmuştur. Elbette 1990’larda RP’nin büyükşehirlerdeki kentleşme sorununu iyi analiz etmesi ve bu kesimin desteğini kazanması, aynı şekilde Kürt sorununda gösterdiği özgürlükçü tutum da başarıların büyümesine neden olmuştur.

Bugün gelinen nokta itibariyle; AKP’yi doğuran tüm bu süreç, artık devletin –sistemin- bir araç olarak kullanıldığı, muhafazakarların devletle asla çatışmaz yapısı ile kendine zemin bulan bir yeni düzeni ortaya çıkarmıştır. Başlangıçtaki çoğunlukçu söylem, yerini tamamen İslamcı tahayyülleri olan bir kadronun, yeni bir toplum inşa etme projesi olan “dava” söylemine bırakmıştır. Milli Eğitim’den Diyanet’e, medyadan sivil toplum kuruluşlarına kadar her türlü araç ile uygulanan çeşitli kültür politikaları, topluma “dava”yı aşılamak istemekte ve bunun için de tarih, din ve liderlik kavramlarını muhafazakar/dindar kesime güzel bir pakette sunmaktadır. Elde edilmek istenen sonuç, sorgulanmayan bir lider ve devlete itaatsizliğin ağır suç olduğu bir yeni toplum algısıdır.

Türkiye toplumu muhafazakarlardan ve dindarlardan ibaret değildir. Ayrıca muhafazakarların da İslamcı tahayyülleri tam anlamıyla benimsemiş oldukları ileri sürülemez. İşte AKP’nin “Yeni Türkiye” projesi için iki net engel.

*M. Esad ŞAhin,
Frankfurt Goethe Üniversitesi,
esad_sahin@yahoo.com

Bir Cevap Yazın