Albrecht VON LUCKE – Korona Krizi Neden Sistemi Sorgulatıyor? Kırılma Noktasındaki Kapitalizm

Albrecht VON LUCKE[1]


[1] Albrecht von Lucke, Hukukçu ve siyaset bilimci. “Blätter für deutsche und internationale Politik” adlı derginin redaktörü.  “Die schwarze Republik und das Versagen der deutschen Linken”  (Kara Cumhuriyet ve Alman Solunun Başarısızlığı), Knaur TB, 2017.

* Bu makalenin Almanca aslı Neue Gesellschaft Frankfurter Hefte Dergisi’nde, FES ve SODEV tarafından 2021 yılında SODEV Yayınlarınca basılan Küresel Tartışmalardan Kesitler Perspektifler kitabında ise Türkçe versiyonu yayınlanmıştır.

Dünya tepetaklak, dünya parçalanmış. Korona olağanüstü haline ilişkin hangi kareyi seçerseniz seçin, bu temel kriz aynı zamanda bir fırsattır; çünkü özünde bütün tüketim ve yaşam modelimizi sorgulatıyor.

Bulgar siyaset bilimci Ivan Krastev, son kitabında [Ist heute schon morgen? (Bugün Artık Yarın mı?)]  Korona pandemisinin, olaysız oluşundan dolayı ortak hafızada hemen hemen hiç iz bırakmayacağı tezini savunuyor. Tezini, Birinci Dünya Savaşı’ndakinden beş kat daha fazla hayata mal olmasına rağmen, çok az bilinen İspanyol gribine dayandırıyor. Ancak Krastev, bugünkü durumdan temel farklılığı göz ardı ediyor. İspanyol gribi, olağanüstü durum ve milyonlarca insanın ölümüne neden olan Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra ortaya çıktığı için, neredeyse ‘normal’ bir ölüm gibi etki yapmış olmalı. Buna karşılık -en azından zengin Batı Avrupa’da- biz, Korona krizini, yetmiş beş yıllık barış ve refahtan sonra tarihi bir dönüm noktası, yani Batılı tüketim ve büyüme tarihindeki ilk radikal yarılma olarak yaşıyoruz.

İlk ara bilançoda şu şimdiden saptanabilir: Virüs olmasaydı modern sanayinin rezaletlerinden biri, yani hayvanların ve insanların devasa fabrikalardaki sömürüsü hâlâ hiç aksamadan devam edebilirdi. ‘Normal zamanların’ başaramadığını, virüs birkaç haftada halletti: Et endüstrisi ancak süper yayıcı olduğunda, Tönnie und CO’daki tahammül ötesi durum nihayet dikkat çekti.

Korona sayesindeki esas fırsat çok daha temel niteliktedir. Salgın, özünde tüm tüketim ve yaşam tarzımızı ya da daha net söylenecek olursa bir tüketim modeli olarak tüm hayatımızı sorgulatıyor.

Bir tüketim modeli olarak hayatımız

Modern homo consumens’in itici gücü, “tüketiyorum -mümkün olduğunca çok ve ucuz- o halde varım” şeklindedir. Ancak Korona, tüketimin önceliğini etkili bir şekilde zayıflattı ve çok önemli sonuçları oldu.

Öncelikle Alman emisyon değerleri izin verilenin iki katı kadar değil ve ekolojik ayak izlerimiz 2015’deki Paris İklim Sözleşmesi tarafından belirlenen gerekliliklere uygun düşüyor.  Ancak bu şekilde, küresel ısınma iki derecenin altında sabitlenebildi. Bu bakımdan geçen aylar -birçok ölüm nedeniyle tüm trajedisiyle birlikte- sürekli artan doğa ve çevre tahribatının eski yıkıcı ‘normalliğinden’ gerçek çıkış anlamına geliyor.

Fakat bu küresel olağanüstü durum nedeniyle kalıcı yeni bir normallik henüz başarılamadı. Bundan dolayı temel soru şudur: Korona aracılığı ile kısa sürede değişen tüketim davranışı sürekli hale getirilebilir mi?  Cevap “Evet” ise nasıl?

Bu noktada küresel olarak bütünleşmiş kapitalizmin çelişkisi netlik kazanır. Çünkü aynı zamanda Korona sayesinde, tüm dünya ekonomisinin hangi yıkıcı bağımlılıklarla ilerlediğini çok dramatik bir şekilde yaşadık. Eğer zengin Kuzey ucuz kıyafetleri aşırı derecede tüketmezse ilk önce, Güney’deki ucuz işgücü ülkelerinde tüm geçim kaynaklarını kaybeden,  (çoğunlukla kadın) üreticiler zarar görür. Seyahat şampiyonu Almanlar, dünyanın en güzel kumsalını ziyaret etmezlerse turizm sektöründe çalışan yerliler, Alman sanayi ürünlerini de satın alabilmek için gerekli ücretleri alamaz. Ayrıca çok sayıda Alman işletmesi bundan dolayı iflas bildirmek zorunda kalırsa Korona’nın şiddetli ekonomik zararları bizi, en geç sonbaharda yakalayacaktır.

Aslında küresel çevrenin çoktan beri ‘iflas’ etme uyarısında bulunduğunu fark etmek zorundayız. Büyük fark şu ki; iklimsel kırılma noktasına ulaşıldığında, sonuçları -ekonomiden farklı olarak- geri çevrilemez. O zaman aşırı sıcaklarla mücadelede başarıya ulaşılamayacaktır. Ayrıca aşırı sıcaklar Sibirya’daki daimi donuk toprağı giderek daha hızlı eritse de; bunun bizdeki çokça istikrarsız yazlar üstünde bir etkisi olmayacaktır.

Bu da gösteriyor ki sanayileşme sonucunda ortaya çıkan zararı yüzyıllardır dışsallaştıran mantık, nihai olarak ekolojik sınırlarına dayanmıştır. Korona böylece küresel kapitalizmin üretim ve tüketim modelinin çifte krizini belirgin hale getirmiştir.

 ‘Açgözlülük Freni’ olarak ağız-burun maskesi

Konu, tüketici ve üretici olarak tüm katılımcıların çok sıkı biçimde birbirine bağımlı olduğu ve bunlardan birinin eksilmesinin tümünün sorgulanmasına neden olduğu sistemin işlevsel krizidir. Bugünkü sapkın mantığa göre, öncelikle tüketmek için çalışmıyoruz; fakat çalışmaya devam edebilmek için tüketiyoruz. Yani bizim tüketimimiz sayesinde, küreselleşmiş kapitalizm var olmaya devam etsin ve böylece işyerlerimizi garanti altına alabilelim diye.

İkinci olarak kendi öz algımızın krizi de buna bağlıdır. Salt tüketici olmanın ötesinde biz kimiz, kim olmak istiyoruz? Bu arka plana göre, krize verilecek doğru ve kalıcı cevap ne olabilir?

Federal hükümetin buna cevabı her durumda çok net: Pratikte alışveriş birincil vatandaşlık görevidir. Milyarlık yatırımlar ve vergi iadesi aracılığıyla ulusal ve Avrupalı tüketim motorunu çalıştıralım ki; Alman ekonomisi de tekrar ivme kazansın. Mesaj çok açık: Ekonomiyi krizden çıkarmak için tüketmek zorundayız. Bu arada tüketim argümanı nedeni ile maske takma zorunluluğu bile sorgulanmaya başlandı. Çünkü pazar araştırmacısı Stephan Grünewlad’ e göre maske, insanların satın alma isteğini baskılıyor ve  ‘açgözlülük freni’ olarak etki yapıyor.

Bu şekilde aslında olmayan normalliğe geri dönmeye uğraşıyoruz. Bunun yerine bir yaşam biçimi olarak tüketim, sınava tabi tutulmalıdır. Korona aracılığıyla homo consumens ve bununla birlikte bütün kendi öz algımız, radikal bir şekilde sorgulanıyor. Geçen aylarda daha az tüketirken gerçekte neden vazgeçmek zorunda kaldık? Gerçekte neden yoksun kaldık?  Böylece zaman zaman totaliterizm şüphesi taşıyan eski soru yeniden gündeme geldi. Gerçek insani ihtiyaçlar nelerdir? Mal biçiminde gerçek olmayan, yapay olarak üretilenler hangileri? Erich Fromm, erken dönem Karl Marx’a atıfta bulunarak bugüne kadar belirleyici olan tam da bu ayrımı yapmıştı.

Krizi bir fırsat olarak kavramak istiyorsak Korona döneminde ortaya atılan soruların gerisinde kalmamalıyız. Aslında kendi içinde çelişkili olan ‘tüketim vatandaşı,’ egoist bireyselleşmenin somut bir örneğidir. Buna karşın, sosyal sorumluluğumuzu yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Ancak bu, şu anda yoğun bir şekilde abartıldığı gibi “Almanya içinde seyahat edin!, Alman malı satın alın!” şeklinde kendi ülkemize yönelik bir tüketim vatanseverliği tezahürü ile değil; fakat öncelikle Batılı tüketim modeli tarafından radikal bir şekilde tehlikeye atılmış bulunan, küresel çevreye yönelik olmalı.

Burada sosyal ve psikolojik çelişki kendini göstermektedir. Anketlerde insanlar sürekli olarak ekolojik davranma konusundaki eğilimlerini açıklıyor. Fakat aynı zamanda çok küçük bir azınlık, tüketim davranışlarını gerçekten kalıcı bir şekilde ekolojik olarak değiştirmeye yanaşıyor. 

Korona krizi başlangıcında, salgın hastalık uzmanlarının talepleri doğrultusunda,  korunmanın vatandaşların birinci görevi olduğu açıklandı. Yüzyılın esas sorunu olan iklim krizi için de aynı şey geçerli olmak zorundadır. Bilindiği gibi anayasada “Mülkiyet sorumluluk getirir” denir. Bu sadece özel mülkiyet için değil, kolektif mülkiyetimiz olan küresel çevre için de geçerlidir.  Ona karşı hepimiz birincil olarak sorumluyuz; çünkü hepimizin onun verdiklerine ihtiyacı var. Bunun için eski bağımlılıklarımızdan kurtulup tamamen yeni yollar bulmak zorundayız. Yalnızca bu şekilde Korona krizi gerçekten o çok beklenen fırsata dönüşmüş olabilir.

Bunun somut ipuçları,  sosyal yardım ve bakım fikrinin değer kazanmasında, güçlendirilmiş bölgesellikte ve yakın alanların keşfinde bulunmaktadır. Fakat evden çalışmanın giderek yoğunlaşmasının uzun vadedeki sonucu olarak, herkes aynı anda büroya gitmek zorunda kalmazsa ne olur? Bu, henüz bu aşamada açık kalmış bir soru. Şehir merkezinde arabalardan kurtarılan ve böylece sadece çalışmak için değil sosyal hayata yeniden açılacak alanlardan ve zamandan olan kazancımızın farkında mıyız? Birçok kişi için ailenin bir kısmının işe gittiği ikinci araba, şimdiden gereksiz hale geldi. Sonunda bireysel ulaşıma hâlâ gerek var mı diye bir soru ortaya çıkıyor. Yoksa bunun zıttı bir etkiyi mi yaşayacağız? Korona nedeniyle toplu taşıma araçlarını kullanmaktan korkulduğu için, bireysel ulaşım yeni bir patlama mı yaşayacak ve şehir merkezleri daha dolu mu olacak? 

Daha aza dönüş mümkün

Korona gerçekten de bir dönüm noktası olabilir. Krizin gösterdiği gibi daha aza dönüş mümkün. Tüketimden uzaklaşma, bugüne kadarki en önemli tecrübe olabilir ve materyalden daha fazla kopuş mümkün. Çünkü iş hayatının artık hayatın merkezi olma özelliği zayıfladı ve aile ile iş hayatı arasındaki ayrım kalktı. Yol açtığı bütün karmaşa ve strese rağmen bu, özellikle kreş ve okulların kapanması nedeniyle ebeveynler için, yaşam kalitesi ve zaman açısından çok büyük bir kazanç oldu.

Fakat deneysel olarak yaşanan bu yeni hayat tarzı, Korona nedeniyle ortaya atılan sistem sorusuna tek başına yeterli bir cevap oluşturmuyor. Bir ekonomi, büyüme olmadan nasıl çalışır? İnsanın ve doğanın küresel kapitalizme dayanan sömürüsünden nasıl kurtuluruz? Korona ve iklim krizlerine verilecek cevap, en sonunda daha adil ticari ilişkilere girişmek, Güney’in malları için daha adil fiyatlar ödemek  ve aynı zamanda ekolojik gerçekleri dile getirmekte yatmaktadır.  Bunun için de eski tüketim modelimizden uzaklaşmak zorundayız.

Sömürge zamanlardan beri Kuzey Yarıküre eşitsiz uluslararası ticari ilişkilerden, ticaret şartlarından (terms of trade) faydalandı: Güney, ucuz doğal kaynakları sağlıyor ve Kuzey’den pahalı sanayi ürünleri satın alıyor. Buna son zamanlarda -tarihin çok acı bir cilvesi olarak- Kuzey’in Güney’e ucuz et ithalatı nedeniyle yerel pazarın geniş çaplı zarara uğraması eklendi. Adil fiyatlar ve ticari ilişkiler yoluyla küresel güneye nihayet adaleti sağlamak, inandırıcı anti-sömürgeciliğin gerçek bir zorunluluğudur.  Bu, ayrıca bizim de çıkarımızadır; çünkü kaynakları kurutan tüketim alışkanlıklarımız her şeyin evrensel ölçüsü olarak kaldığı sürece, iklim krizini hiçbir zaman kontrol altında tutamayacağız.

Girişteki Ivan Krastev’in tezine geri dönecek olursak bugün belirleyici olan soru şudur: Korono krizi dönemindeki zorunlu durgunluk,  zihniyeti gerçekten kalıcı olarak şekillendirebilir mi? Büyük savaşlardan ideolojik kültür savaşlarına, 30’lu yıllardan 68’lere kadar 20. yüzyılın belirleyici olayları, radikal hızlandırıcı etki yaptı.  21. yüzyılda ise aksine hem zihinsel hem de ekonomik hız kaybetme amaç olmalıdır, yani uzun bir dönem için büyüme olmadan, kalıcı kararlı durum ekonomisi (Steady-state Economy) ekonominin yeni biçimi olmalıdır. Bugün, sosyal sorumluluğun dünyayı askeri veya kitle turizmiyle fethetmekle değil, evde kalmakla yerine getirildiği ispat edilmektedir. Farklı bir ifadeyle: Bugün ihtiyacımız olan şey, yeni kükreyen yirmilikler (Roaring Twenties) değil sıkıcı yirmiliklerdir. (Boring Twenties).

Eğer sürekli seferberlik ve hızlanma çağından, bir yavaşlama ve istikrar durumuna geçmeyi gerçekten başarırsak o zaman, Korona krizi gerçekten yeni, daha iyi bir normalin başlangıcı olabilir. Bunun için elbette bu bastırma ve güçlü çekim mekanizmasına karşı, eski ‘normalliğe’ dönmek ve başka bir yaşam ve tüketim temel fikriyle bu mekanizmaya karşı durmak zorundayız. Ancak böylece krizin yan etkisi olarak ortaya çıkan faydadan, kalıcı gerçek değer dönüşümü -maddi zenginliğin boş zaman ile değiş tokuşu-  doğar ve bu şekilde, Korona krizinin kazandırdığı zaman boşa harcanmış olmaktan kurtulur.

Almancadan Türkçeye çeviri: Ülkü Sarıca