Kerem Gökten • Çağatay Edgücan Şahin – Çin’de Emekçi Sınıfların Güncel Durumu Üzerine Bir Not

Çin’in 1978 yılında başlayan, bununla birlikte hızlanması için 1990’lı yılları bekleyeceğimiz küresel kapitalizme eklemlenme ve reform süreci, ülkenin en önemli stratejik rezervi olan işgücü kartı üzerinde yükselmiştir. Ucuz işgücü kartı üzerine dayalı eklemlenme stratejisi, işgücünün çalışma ve yaşam koşullarında dramatik değişiklikler yaratmıştır. Reform öncesi endüstri ilişkilerinin karakteristik özellikleri olan ömür boyu istihdam, garantili emeklilik, ücretsiz eğitim-sağlık hizmetleri, barınma sübvansiyonları yeni sermaye birikim stratejisi uyarınca ortadan kaldırılmıştır.

Kapitalist emek süreçlerinin işletilmesinde belirleyici bir rolü olan bireysel sözleşme uygulaması reformun derinleşip hızlandığı, ülkenin küresel kapitalizm ile dolaysız ilişkiler kurmaya başladığı 1990’larda yaygınlaştırılmış; toplu iş sözleşmelerini ikincilleştiren uygulamalara gidilmiştir. İşgücü piyasasının inşası sürecinin doğal uzantısı olarak ücretler, faktör piyasasında arz ve talep koşullarınca belirlenir hale gelmiştir. Bu süreçte Devlet, işe alım ve işe son verme otoritesi olmaktan çıkmış, denetleyici konuma çekilmiştir. Bireysel sözleşmeleri yaygınlaştırma kampanyasından -daha uzun bir zaman dilimine yayılmakla birlikte- kamu sektörü çalışanları da etkilenmiştir.

Çin’in küresel kapitalizm ile bütünleşme evresinde gösterdiği iktisadi performansı “mucize” olarak niteleyen hakim-popüler yaklaşımlar, sıra reform izlencesinin yarattığı toplumsal maliyetlere geldiğinde yerini ya sessizliğe bırakmakta ya da göğüslenen bedeller ekonomik sistemin içinde bulunduğu yapısal dönüşümün doğal sonuçları olarak sunulmaktadır.

Resmi tezler ve ana akım yaklaşımlar hangi gerekçeleri ileri sürerse sürsün, Çin’in yere göğe konulamayan iktisadi başarısı milyonlarca işçinin yoğun sömürüsü üzerinde yükselmektedir. 1978 sonrasında Çin, dünyanın en eşitlikçi iktisadi-sosyal yapısına sahip ülkesi olmaktan aşama aşama uzaklaşmış olup ülke, yarattığı dolar milyarderleri ile anılır olmuştur. Milyarderler refahlarını Çin Komünist Partisi (ÇKP) gözetim ve eşgüdümünde gerçekleşen acımasız sermaye birikim sürecine borçludur. Ortalama Çin işçisi “reform” öncesine göre daha fazla ücret elde etmekte, ancak bunun karşılığında çok daha fazla çalışmaktadır. Üstelik çalışma koşullarının daha tehlikeli, istihdam koşullarının daha esnek hale geldiği bir ortamda… Kapitalist çalışma ilişkilerinin egemen kılındığı bir ortamda elde edilen ücretler, reform öncesi dönemde işçilerin harcama yapmadıkları eğitim, sağlık, konut vb. yeni bütçe kalemleri arasında paylaştırılmaktadır ve işçilerin yaşam koşullarındaki güçlükler sürmektedir. “Reformcu” ÇKP, 40 yıllık zaman diliminde maddi refah unsurlarını geliştirme, mutlak yoksulluğu azaltma konusunda yol almış olmakla birlikte bunu sosyalizm idealinden sapma pahasına gerçekleştirmiştir. Ülkenin altına imza attığı rekor milli gelir artışlarına, gelir dağılımındaki/nispi yoksulluktaki şiddetli bozulma eşlik etmiş; Deng’in veciz ifadesindeki gibi “bazıları daha önce zenginleşmiştir”. ÇKP’nin beşinci kuşak liderliği, gelir dağılımı adaletsizliğine çözümler aramakla meşguldür ve bunu düşen büyüme hızının eşliğinde yapmak gibi çetin bir sınav ile karşı karşıyadır.

Çin’de işgücü piyasalarının inşa süreci birkaç sayfa ile ele alınamayacak detaylar içermektedir. Bu nedenle, bu yazımızda genel bir çerçeve çizmekle yetinerek, Çin işçi sınıfının içinde bulunduğu güncel koşullara göz atmayı hedefliyoruz.

Sınırlılık ve potansiyeller

Son yıllarda ÇKP rejimi, uluslararası çevrelerde eleştirilere konu olan birçok alanda olduğu gibi çalışma yaşamına ilişkin olarak da bazı iyileştirmeler gerçekleştirmektedir. İş sağlığı ve güvenliği alanında alınan mesafe buna örnektir. Resmi istatistiklere göre 2000’lerin başında yaklaşık 100.000 olan yıllık işçi ölümü sayısı, 2016 yılında 43.000’lere kadar gerilemiştir. Bununla birlikte ortalama bir Çin işçisinin ölümle karşı karşıya kalma riski, ortalama bir İngiliz işçisinin karşı karşıya bulunduğu riskten 10 kat yüksektir. Tüm dünyada iş kazaları ile anılagelen madencilik sektöründe yaşanan ölümlerde azalma yaşansa da hizmet sektörünün sürekli gelişimine bağlı olarak “teslimat şoförlüğü” gibi yeni nesil tehlikeli işler ortaya çıkmaktadır. En önemli küresel üretim üslerinden biri olan Çin’de lojistik sektörünün büyümesi, kargo taşıyan araçların karıştığı trafik kazalarındaki artış üzerinden de okunabilir. Her geçen gün artan bu kazalarda yaşanan ölüm ve yaralanmalar, iş kazaları istatistikleri yerine trafik kazası istatistiklerinde sınıflandırılmaktadır. Yine “üretken olmayan kazalar” sınıflaması 2015 sonrasındaki düşüşleri mümkün kılan istatistiksel bir aldatmaca olarak değerlendirilmektedir. Toz hastalıklarından muzdarip, sayıları altı milyonu bulan işçinin yalnızca %10’unun rahatsızlığı resmi kayıtlarda iş ile ilişkilendirilmiştir[1]. Özetle rakamlara bilinçli bir gözle bakıldığında alınan önlemlerin kozmetik niteliği öne çıkmaktadır.

Aşırı çalışma, “Çin karakteristikleri ile kapitalizmin” alametifarikası olmayı sürdürmekte, sağlık sorunlarına ve erken ölümlere yol açmaktadır. Aşırı çalışma, özellikle sayıları 300 milyona yaklaşan göçmen işçilerin yaşamlarının bir parçası olmuştur. Firmaların doymaz sömürü iştahları ile Çin’e özgü nüfus kayıt ve kontrol sistemi hukou arasına sıkışan göçmen işçiler, 19. yüzyıl İngiltere’sini andıran koşullarda kayıt dışı çalıştırılmış, en küçük itiraz ve hak arama girişimi karşısında kıra geri gönderilme tehdidi ile yüz yüze gelmişlerdir. Her ne kadar böyle bir niyetleri olmasa da göçmen işçiler, yarı-proleter kimlikleri ile işçi sınıfının kolektif tutum almasının önündeki engellerden biri olmuştur. Burada değinilmesi gereken bir diğer unsur ise Kuzey Kore’den Çin’e çalışmaya gelen ve Batılı[2] kaynaklarda sayıları 80 bin kadar olduğu belirtilen işçilerdir. Çin ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti arasında 2012 yılında imzalanan anlaşma uyarınca 120 bin Kuzey Koreli işçinin Çin’de çalışabilmesinin önü açılmıştır. Kuzey Koreli işçiler madenlerde, tekstil sektöründe, hizmet sektöründe (özellikle restoranlarda) ve çiftliklerde yerli işçilere kıyasla daha ucuza çalışmaktadırlar. Bu gelişme, dış politika amaçlarının ötesinde, yerli işgücünün artık yeterince ucuz görülmediği ve yapılan anlaşma özelinde rejimin bu duruma çözüm arayışında olduğu şeklinde yorumlanabilir.

Öte yandan, düşen kar oranları ve Çin’in 2011 yılında zirve yapan çalışma çağındaki nüfusunun gerilemeye başlaması, sınıf mücadelesinin önüne fırsatlar çıkarmaktadır. İşverenler artan rekabet karşısında işgücü üzerinde denetimlerini sıkılaştırma yöntemleri geliştirmeye çalışırlarken, ÇKP rejimi ise uyuşmazlıkları kaynağında yok edecek ve sınıf militanlığını azaltacak yasal düzenlemelere gitmektedir. Ancak, yıldan yıla azalmakta olan işgücü arzı, gerek işverenlerin gerekse rejimin manevra alanını daraltmaktadır. Günü geldiğinde kıra dönmek gibi bir imkanları kalmayan yeni nesil göçmen işçilerin de katılımıyla, ücret alacakları ve ücret artışı taleplerinin başı çektiği eylemler yükselmekte, grev haritası yaygınlık ve çeşitlilik kazanmaktadır[3]. Her ne kadar son yıllarda imalat sektöründe görülen grevlerin sayısı diğer sektörlerdeki artışa kıyasla azalmış olsa da, birikim rejimi içinde kritik role sahip olan inşaat sektörünün grevleri gerginliğin arttığı alanlardan birini oluşturmaktadır. Hükümetin kömür endüstrisindeki aşırı kapasite sorununu aşmak için 2016 yılında gündemine aldığı ve yaklaşık iki milyon işçiyi etkileyecek olan işten çıkarma dalgası, halihazırdaki gerginliği arttıracak bir mücadele alanı olarak durmaktadır[4]. Son yıllarda sayısı azalan imalat sektörü grevlerinin yerini ise, taksi şoförlerinden eğitimin metalaşmasının yükünü omuzlayan öğretmenlere kadar geniş bir yelpazeye yayılan hizmet sektörü grevleri almıştır.

2010 yılında Foxconn ve Honda grevleri ile başlayan “grevler on yılı”, işçi sınıfının bilinçlenmesi ve mücadelesi açısından önemli olmakla birlikte, ulusal çapta bir işçi hareketine dönüşmemiş ve rejimin izlediği sermaye birikimi stratejisini gözden geçirmesini sağlayacak ölçüde bir tesir yaratmamıştır. Mevcut resmi sendika tekelinin, kırılması bir yana reforme edilmesi yolunda bile pek umut bulunmamaktadır. Rejimin daha genel bir sosyal politikanın uzantısı olarak işgücü piyasalarına yönelik yasal düzenlemelere gittiği, zorunlu sözleşmelere ve çalışma sürelerine kısıtlamalar getirdiği görülse de, denetim ayağı eksik kalan söz konusu düzenlemelerin uygulamada bir şeyleri değiştirmediği görülmektedir. İşçi sınıfının kendinden kaynaklanan dezavantajları da düşünüldüğünde, bu sınıf lehine köklü değişikliklerin gerçekleşme ve işçi sınıfının bir toplumsal dönüşüme önderlik etme ihtimali en azından kısa vadede mümkün gözükmemektedir. Prekarizasyon olgusu en yakıcı haliyle yaşanmakta, güvencesiz, hak ara(ya)mayan, sürekli yitirme kaygısı ile yaşayan kitleler genişlemektedir. Buna ek olarak, son yılların önemli icadı(!) olan özel istihdam büroları aracılığıyla istihdam edilen işçilerin sayısı artmaktadır. İşverenlerin izlediği ayrımcı politikalar, özel istihdam bürosu işçileriyle, firma işçileri arasında gerginliğe dönüşmekte, sınıfı bölmektedir. Özel sektördeki emek süreçleri kamu sektörüne de etki etmekte, aşırı çalışma ve ücret gecikmeleri normal karşılanır hale gelmektedir[5].

Sonuç

40. yılı içinde bulunan reform ve dışa açıklık izlencesinin geldiği noktada ÇKP rejimi, ekonomik büyüme konusunda gerçekleştirdiği “mucizevi” başarıyı, gelir artışına indirgenemeyecek unsurlar olan yaşam kalitesinin geliştirilmesi konusunda tekrarlayamamıştır. Emekçi kitleler, ekonomik büyümenin altında bir gönenç artışına razı olmuşlardır. Günümüzde Çin, fırsatlar kadar bölüşüm adaletsizliğinin de arttığı bir ülke görünümündedir. Göreli kazançlardaki ciddi farklılıklar, zaman içinde mutlak kazançların yarattığı etkiyi gölgede bırakmaktadır. Refahın belirli ellerde yoğunlaşması, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma ve sebepsiz zenginleşmenin önüne geçilemeyiş, hem ÇKP’nin meşruiyetini zedelemekte hem de toplumsal istikrarı tehdit etmektedir. Tüm bu süreçlerle birlikte başta Kuzey Kore olmak üzere çevre ülkelerden giderek artan yabancı işçi talebinin varlığı, tüm dünyaya ucuz işgücü kartı oynayan Çin’deki mevcut sermaye birikiminin ihtiyaçları hakkında ipuçlarından fazlasını vermektedir. Bir yanda kabuğundan sıyrılma emareleri gösteren emek hareketi, diğer yanda Xi Jinping’in -%6’lara kadar düşen büyüme hızına karşın- ülkenin önüne koyduğu iddialı hedefler. “Xi’nin rüyası”nın önündeki yapısal kısıtlara eklenecek işçi sınıfı aktivizmi, ülkenin ve küresel kapitalizmin yakın geleceğinde dramatik değişikliklerin kapısını aralayabilir.

[1] Burada kullanılan veriler için bkz. Gilbert S. (2018) “China: A labourmovement in themaking”, SocialistReview, April.

[2]Daha detaylı bilgi için bkz. https://www.northkoreaintheworld.org/

[3]Detaylı bir gözlem için bkz. http://maps.clb.org.hk/strikes/en

[4]Hükümetin düşük katma değerli, emek yoğun sanayi tesislerini iç bölgelere kaydırmaya yönelik politikası, sübvansiyon ve vergi kolaylıklarından eskisi kadar yararlanamayan birçok küçük firmayı iflasa ya da küçülmeye zorlamıştır. Bu politika tercihi, ülkenin geleneksel sanayi bölgelerinde işsizliği ve ücret odaklı iş uyuşmazlıklarını gündemde tutacaktır.

[5] Daha fazla ayrıntı için bkz. Gilbert S. (2018) “China: A labourmovement in themaking”, SocialistReview, April.

*Kerem GÖKTEN
İktisat, Dr.
keremgokten@gmail.com

*Çağatay Edgücan ŞAHİN
Çalışma Ekonomisi, Dr.
cedgucansahin@gmail.com

 

Bir Cevap Yazın