• Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default color
  • cyan color
  • red color

Sosyal Demokrat Dergi

Gelecek sosyal demokrasidir

Member Area
Deniz Feneri ve siyasetin finansmanı PDF Yazdır e-Posta
Türkiye
Mehmet Durakoğlu tarafından yazıldı   
Pazartesi, 01 Aralık 2008 16:54
Bu sıradan bir dava değil... Öyle olmadı ve yansımaları da öyle olmayacak...

Almanya’nın Frankfurt kentinde açılan bu dava sadece sanıkları ve onların itiraflarına dayanan kararı ile değil, genel olarak siyaset sahnesinde açtığı tartışma başlıkları ile uzun süre gündemde kalacak ve ihtimaldir ki, “siyasetin finansmanı” gündeme geldiğinde daima referans gösterilecektir.

Olayı davanın iddianamesinden anımsayalım:

Hayır İşleri”ni, kuruluşundaki tek amaç olarak gösteren ve bu imanla çalışacağını ifade eden Almanya’da kurulu Deniz Feneri Derneği, aynı ülkedeki Euro7 isimli kanalda reklam yaparak, ne denli “ulvi amaçlara” hizmet etmekte olduklarından bahisle, Banka Hesap Numaraları vermektedir. Bu hesaplara 2002-2007 arasında  41.423.158.- Euro gelmiştir. Gelen bedeller, davanın sanıkları konumunda bulunan kişiler tarafından nakit olarak çekilmektedir. Çekilen bedellerin “nakit”  ve “yüklü” olması, dikkat çekmiş, kara para aklama sanısı ile soruşturma açılmıştır. Ancak Frankfurt Savcılığı, bu soruşturmada yeterli kanıt elde edemediği için, takipsizlik kararı vermiştir. Ne var ki, tam da takipsizlik kararının verildiği tarihlerde, - belki de bu nedenle – ihbar mektupları yağmaya başlamıştır. Bunun üzerine bu kez de Maliye harekete geçirilmiş, 2001-2003 arası hesapların inceleneceği ihtar edilmiş, uzun süre bu ihtara rağmen kayıtları ibraz etmeyen Dernek, “cebri tahsilat” yapılacağı uyarısı üzerine 2006’nın Eylül ayında kayıtları Maliyeye teslim etmiştir. Bu kayıtlar üzerine olay bir ölçüde aydınlanmıştır. İlk incelemelerin hemen sonrasında;

• Türkiye ve Bulgaristan’da yardıma muhtaç kişilere (!) paralar verildiği,
• Bu paraların kişi başına 1000 Euro civarında olduğu,
• Bütün makbuzlarda aynı el yazısının olduğu,
• Belgelerin “tümünün” tarihsiz olduğu,
• Yapılan Bilirkişi İşncelemesi sonucunda 2001-2003 arasında dağıtılan bedellerin “alını”larının 2004 yılında tanzim edildiğinin anlaşıldığı, hatta bir klasör dolusu alındının 2006’da düzenlendiği ortaya çıkmıştır.

Şimdi sıkı durun!.. Maliye’nin Derneğe hitaben yazdığı yazıda, belgeler üzerinde tarih olmamasının nedenleri sorulduğunda, Derneğin Mali Müşavirinin verdiği cevap, herşeyin tuzu biberi olmuştur. Hiç ilgisi olmadığı ve sorulmadığı halde, cevabi yazıda Almanya’daki Derneğin Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği!ne para transferinin mümkün olamadığı anlatılmakta ve kanıt olarak da yapılan ve geri dönen bir havalenin örnek dekontu sunulmaktadır. Dekont, 100.000 Euro’lukdur.
Savcılık şimdi anlamıştır bu kadar nakit çekilmesini... Şimdi anlamıştır nakit çekilen paraların nereye gittiğini... Ve sonucunda, açıkca yazılmıştır ki; “....sanıklar ve başka kişiler nakit çekilen paraların Türkiye’ye götürülmesinde kuryelik yapmaktadırlar...”
Sanıklar bellidir... Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş ve Mehmet Taşkan... Ya “başka kişiler” kimdir? Bu sorunun yanıtını da iddianame içinde bulabilmek olasıdır. İddianamede bu isimler dışında, Zekeriya Kahraman, Mustafa Çelik, İsmail Karahan ve Zahit Akman isimleri sık sık geçmekte ve araştırılan ilişkiler yumağını, bu kişilerin oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Ne tasadüftür (!)  ki, Deniz Feneri ile Yimpaş ilişkisi incelendiğinde yine aynı isimlere rastlanmaktadır. Bu tesadüf, başka ilişkilerde de bitmek bilmez.  Euro 7 Fernseh GmbH, Atlas Medya Merketing, European Consulting and Marketing, Taxi Quick, Rapidway ve Aduna Management and Service şirketlerinin yöneticileri ve hissedarları yukarıda isimleri sayılı 7 kişi arasında dönüp durmaktadır. Bu şirketler, sık sık sermaye arttırımına gitmekte, bu arada kişi isimlerinde ve adetlerinde değişiklik olabilmektedir. Yazmaya gerek var mı dersiniz... Zahit Akman’ın RTÜK Başkanı olduğunu, ya da Zekeriya Karaman’ın Türkiye’deki Kanal 7’nin ticari şirketi olan “Yeni Dünya” nın Genel Müdürü olduğunu...

Şu tümce iddianameden... “... Almanya’da toplanan yardım paraları, Gürkan veya görevlendirdiği kişilerce bankadan nakit olarak çekilip Türkiye’deki Deniz Feneri’nin gayriresmi başkanı Zekeriya Karaman’a teslim ediliyor ve O da Almanya’ya yeni kurulan şirketlerin sermayesi olarak havale ediyor. Sermaye bu şekilde finanse ediliyor...”
Olup bitenlerin Türkiye’de Zekeriya Kahraman organizasyonunda gerçekleştiği anlaşılıyor. Paralar buraya geliyor. Gelen paralar karşılığında “alındı” belgeleri tanzim ediliyor. Yerine ve gereğine göre dağıtım da buradan yapılıyor. Şirket kurulacak ise sermaye, sermaye artrımı yapılmışsa katılım bedeli, gayrimenkul alınacak ise şirketlere yardım, Yeni Dünya Şirketine 150.000 Euro uydu kirası ve hatta Doğu Asya’daki tsunami nedeniyle Başbakanlığa bile gönderilen paralar... Bu arada alınan gayrimenkullerden birisinde Kanal 7’nin faaliyet göstermesi, Riga’da bir feribot alımı ilginç alışverişlerden...

Bütün bu işler için iddianamede “yan muhasebe” denilen ayrı bir teknik kullanılmıştır. Fiili durum ile resmi durum farklılaştırılmış, bu gerçek bilgisayar kayıtlari ile muhasebeci sanığın itirafları sonucu kanıtlanmıştır.

Aslında uzun söze gerek yok... Dava sırasında sanıklardan Mehmet Gürhan ve Mehmet Taşkan “özür” dilediler. Diğer sanık Firdevsi Ermiş, dolandırıcılık olayının ortaya çıkmasına katkı verecek itiraflarda bulundu. Kurulan şirketlerin amacının kara para aklamak olduğunu, amacın ise önce Milli Görüşü, şimdi de AKP siyasetini aşılamak olduğunu, şirketlerin sahiplerinin iktidarla içiçe olduğunu, hatta tutuklamaya mani olunmaya bile çalışıldığını Firdevsi Ermiş itiraf ediyor.

Bu itiraflar ve özürler ışığında Sanık Mehmet Gürhan’a 5 yıl 10 ay, Mehmet Taşkan’a 2 yıl 9 ay ve Firdevsi Ermiş’e de 1 yıl 10 ay ceza veriliyor. Cezaların olayın ifade ettiği ciddiyetle bağıntılı olmaması ise en çok da yargıç ve savcıyı rahatsız ediyor. O ülkede 657 Sayılı Yasa olmadığı için, verdikleri kararlarla ilgili herkes gibi Yargıçlar da konuşabiliyor. Diyor ki, Yargıç Johann Müller:

- Bu dava Almanya’nın en büyük bağış skandalıdır.  

Üstelik sadece yargıçla kalmıyor. Savcı da açıklıyor:

- Asıl failler Türkiye’de... Tüm sorumluluk aslında  onlara ait...

Siz, bu sorumluların kim olabileceğini düşüne durun, ben size bir başka ilginç gelişme anlatayım.
Türkiye’de kurulan Deniz Feneri Derneği, “Kamu Yararına Çalışan Dernek” statüsü kazanmak için Bakanlar Kuruluna başvurur. 2002 yılında yapılan bu başvuruyu kabul eden Bakanlar Kurulu, Dernekler Yasası gereğince onay için Dosyayı Danıştay’a gönderse de Danıştay, Bakanlar Kurulunun bu kararını reddeder. 2003 yılında yapılan yeni başvurunun da aynı akibetle sonuçlanması üzerine, Hükümet tarafından Dernekler Yasasında değişiklik yapılarak, Bakanlar Kurulu Kararlarını takiben Danıştay nezdinde izin verilmesi hükmünü kaldırır. Bu değişiklikten sonra 2004 yılında Deniz Feneri Derneği “Kamu Yararına Çalışan Dernek” statüsüne kavuşur.

Bitmedi, hatta asıl şimdi başlıyor.

2005 yılında bu dernek izin almadan yardım toplayan ülkemizdeki 13 Kuruluştan birisi oldu. 2008’de ise derneğe yardım yapan mükelleflere özel bir olanak sağlandı. Mükellefler, gıda ve yakacak dağıtan bu derneğe yapacakları yardımın tamamını gider yazabilecektir. Mehmetçik Vakfı için bu oran % 15...
Almanya’daki davanın Türkiye’deki uzantıları hangi içtenlikle incelenecektir? Dava dosyasının Türkiye’ye gelmesinden sonra, yapılan soruşturmada ne ölçüde derine inilecektir? Yargı bağımsızlığının olmadığı, savcı güvencesinin sağlanamadığı bir ülkede, bu soruşturmanın “gereği gibi” yapılacağının güvencesi nasıl sağlanabilir? Bu soruların yanıtlarını yakın gelecekte alacağız...

Ama bu dava nedeniyle ülkemizde uzun yıllardır halledilemeyen bir konuyu, “siyasetin finansmanını” konuşmak şarttır. Siyaset kurumlarında erk elde etmenin temel amacı, toplumsallık temelinden kopup ekonomik kaygıların yoğunluk temeline oturunca, herşey değişti. Aslında özü itibariyle, “insan”dan çok şey alan ve salt özveri gereksindiren siyasetin, bu özünden kopuşu, giderek onun bir bedel karşılığı yapılmasını gerekli kıldı. Erk elde edilince, ele geçen kazanımların büyüklüğü, siyaseti artık finanse edilmesi zor bir bedele gereksinim duyulan noktaya taşıdı. Bu yaklaşımın giderek parti ve ideoloji tanımaz bir boyuta varması nedeniyle olsa gerek, önce yerel siyaset birimleri – istisnalar hariç – kamu rantlarının paylaşım mekanlarına dönüştü. Bu dönüşüm, -yine istisnaları hariç- siyasetçi profilinde de değişiklik yarattı. Eskilerin “fasit daire” dedikleri bu kısır döngü, egemen siyaset yapma biçiminin siyasetçisini doğurdu. Bu rant savaşı, şimdi “su başlarını tutan devler” sayesinde olağanüstü büyüyen bir “siyaset sektörü” de yarattı.

Böyle bir ortamda sadece siyasetçi değil, ona öykünen kimi yurttaşların da bu “transformasyona” (!) kapılmamaları olası mıydı? Siyasetçiydi bu... Yapsın da yemesine razıydı... Üstelik gıda ve yakacak yardımı da bu sayede başlamamış mıydı? Dağıtılan tavukmuş da, kaz başka yerden geliyormuş da...

Giderek büyüyen siyaset sektörü, erk elde etmeyi koşul kılan araçlara yatırımı da gerekli hale getirdi. Siyaset sınıfına deniliyordu ki, (böyle bir sınıf da var artık..)  bu devran dönecekse gereğini yerine getirmen gerek... Medya, erki elde tutmanın en etkili araçlarından birisi olduğuna göre, çok kanallı sisteme entegre olmak da temel amaçlardan birisi olmalı... Finansman kaynağı ise, ideolojiye uygun bir inanç sistemi içinde dolandırıcılık... Sadece müslüman oldukları ve ülkelerinden ayrı inançlarını yaşamak zorunda kaldıkları için, yufkalaşan yüreklere hitab eden bu “tamamen duygusal” girişim, önemli bir kaynağın elde edilmesinin yolu olabilir. Siyaset bu girişime, girişim de siyasete karşılıklı yardım edecek ve erk elde tutularak kendi düzenini kuracaktı. Üstelik bir geçiş dönemindeydik... Yeni zengin ve yeni siyasetçiyi biribirilerinden yaratacağımız bir geçiş dönemi...

Siyasette Etik Yasası mı? Nereden çıkardınız ki... Rahatsız olan mı var?

Mehmet Durakoğlu