|
Dünya ekonomisinin yaklaşık dörtte biri büyüklüğündeki ABD ekonomisinde 2007 yılında eşik-altı borç konut (sub-prime mortgage) piyasalarında başlayan mali kriz, 2008yılında derinleşerek küresel bir ekonomik kriz niteliği kazanmıştır.
Dünyanın en büyük yatırım ve mevduat bankalarının ardı ardına batmaya başlaması, hatta yakın zamana kadar kişi başına düşen gelir açısından dünyanın en zengin ülkesi olan İzlanda gibi bir ülkenin bile ekonomik anlamda iflas noktasına gelmesi, yaşanmakta olan krizin olağandışıolduğunu ve birçok boyut taşıdığını gözler önüne sermektedir. Önümüzdeki yıllarda çok büyük bir olasılıkla bu boyutların her birisi için onlarca kitap yazılacaktır. Doğal olarak böyle kısa bir yazıda konuları derinlemesine ele alma olanağı bulunmadığından bu yazıda biz küresel krizle ilişkili olarak yalnızca birkaç hususu ana hatlarıyla ele alacak ve dört soruya yanıt arayacağız. Bunlardan birincisi, “Bugün egemen olan neo-liberal iktisadi anlayış, yaşanmakta olan küresel krizin oluşmasında nasıl bir role sahiptir?” İkincisi, “Derin bir ekonomik kriz neo-liberal bir iktisat anlayışıyla aşılabilir mi?” Üçüncüsü, “Neo-liberal iktisadın karşı karşıya kalınan krizde çaresiz kalması Keynezyen iktisat anlayışının yeniden keşfedilmesi sonucunu mu doğuracak?” Sonuncusu ise, “Türkiye’nin bu krizden etkilenmemesi, hatta krizi bir fırsat olarak değerlendirebilmesi olanaklı mıdır?” Aşağıda ilk olarak egemen iktisat anlayışının temel argümanlarının neler olduğu ve bu argümanların gerçeklerle ne ölçüde örtüştüğünü ele alacağız. Yaşanmakta Olan Krizin Oluşumunda Neo-liberal İktisadi Anlayışın Rolü
Bugün yaşanmakta olan küresel krizle birlikte yaldızları dökülen, ancak hâlâ egemenliğini korumakta olan neo-liberal iktisadi anlayış, 1980’li yıllarda Reagan ve Thatcher’in iktidara gelmeleriyle birlikte dünyanın gündemine oturmuştur. ABD’li iktisatçı John Williamson’un 1989 yılında yapmış olduğu tanımlamayla “Washington Konsensüsü” olarak da bilinen bu anlayış, ABD ve Büyük Britanya’nın IMF (Uluslararası Para Fonu), WD (Dünya Bankası) ve WTO (Dünya Ticaret Örgütü) gibi uluslararası kuruluşlar üzerindeki etkilerinin bir sonucu olarak yaygın bir uygulama alanı bulmuştur. Bu anlayışa göre, piyasaların her türlü devlet müdahalesinden arındırılması ve durağan tam rekabet koşullarının var olması halinde, üretim kaynaklarının dağılımı en etkin biçimde gerçekleşir ve toplam refah artar. Devlet müdahalesi olmadığı zaman piyasaların “en iyi” sonuçları sağlayabileceği iddiasına dayanan bu iktisadi anlayış, fırsatlardan yararlanmalarının sınırlandırmalara tabi tutulmasından hoşlanmayan güçlü çevrelerin büyük desteğini görmüş ve 1980’lerden bu yana ABD güdümündeki uluslararası kuruluşlar tarafından bütün gelişmekte olan ülkelere “tartışmaya gerek bile olmayan doğrular” olarak dayatılmıştır. Ciddi yapısal ekonomik problemlerini çözememiş ülkelerin gereksinim duydukları kaynaklara ulaşabilmelerinde IMF ve WD gibi kurumların anahtar role sahip olmaları, söz konusu ülkelerin bu dayatmalara direnememeleri sonucunu doğurmuştur. Böylece, örneğin kriz riskini artırıcı bir etkiye sahip olduğu için bu yazı açısından kritik önem taşıyan sermaye kontrolleri, neredeyse bütün ülkeler tarafından kaldırılmıştır. Bu durum, uluslararası mali piyasaları birbirinden ayıran sınırların ortadan kalkması anlamına gelmiş ve bu piyasalar adeta birleşik kaplar gibi birbirlerine bağlanmıştır. Böylece sermaye hareketleri büyük bir akışkanlık kazanmış ve sermaye için dünyanın dört bir yanında mali kazanç elde edebilmek olanaklı hale gelmiştir. Bank for International Settlements verileri, işaret edilen durumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu verilere göre, dünya döviz piyasası işlemleri 1977 yılında günlük olarak yalnızca 18,3 milyar Amerikan doları iken, 2004 yılı Nisan ayında günlük 1,9 trilyon Amerikan dolarına ulaşmıştır. Bu akımların yüzde 80’inin vadesi ise bir haftadan kısadır. Siyasal sınırlar ve çıkar farklılıklarının bulunduğu bir dünyada sermayenin sınırsız hareket kabiliyeti kazanmasının doğuracağı sakıncalara yönelik yapılan eleştiriler ise bu süreçte göz ardı edilmiştir.
Sermayenin sınırsız hareket kabiliyeti kazanmasının sonuçlarından birisi, sermaye kazançları üzerinden vergi alınmasının çok zorlaşmasıdır. Doğal olarak bu durum, zaten çok bozuk olan küresel gelir dağılımını daha da kötüleştiren bir etki yaratmıştır. Konumuz açısından sermaye kontrollerinin kaldırılmış olmasının kritik önem taşıyan bir diğer sonucu ise, hangi nedenle olursa olsun çok yüksek miktarlı sermaye çıkışlarının bir ülkeyi krize sokabilmesidir. Nasıl bir canlının belli bir düzeyin üzerinde kan kaybetmesi, o canlının yaşamını tehlikeye atarsa, bir ekonomi de aşırı düzeyde likidite kaybetmesi halinde ciddi bir kriz riskiyle karşı karşıya kalır. Böyle durumlarda ekonominin temelleriyle uyumlu politikalar uygulayarak sermaye çıkışlarını durdurabilmesinin de garantisi yoktur. Kriz riskini çok artıran bir diğer gelişme, düzenlemelerden kaçınılmasıyla birlikte türev ve gelecek (future) piyasaları ile hedge fonlardaki büyümenin dünyadaki reel üretimin çok üzerine çıkmış olmasıdır. 2008 yılı ISDA Market Survey verilerine göre, 1987 yılında 865,6 milyar dolar olan uluslararası faiz ve döviz türev işlemleri tutarı 537 kat artışla 2008 yılında 464,7 trilyon dolara ulaşmıştır. Oysa dünyadaki tüm gayrimenkullerin tahmini değeri 75 trilyon dolar, satın alma gücü paritesine göre tüm dünya ülkelerinin milli gelirleri toplamı 69 trilyon dolar civarındadır. Bu veriler, düzenlemelerin gevşetilerek mali serbestleşmeye gidilmesiyle birlikte mali işlemlerin reel temellerinden nasıl koptuğunu ortaya koymaktadır. Kapitalizmin doğasında var olan kârı en çoklaştırma güdüsünün bir sonucu olarak dev yatırım bankaları ve hedge fonlar, kimi zaman koydukları bir lira karşılığında yüz lira borçlanarak oluşturdukları kaldıraçlı işlemler ile türev piyasalarında büyük köpüklerin oluşmasına yol açmışlardır. Türev piyasalarda oluşan bu köpüklerin bir gün patlayacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Yine de kaldıraçlı türev işlemlerinin ne kadar yüksek bir risk taşıdığına ilişkin, “Omaha Kahini” olarak tanınan dünyanın en zengin spekülatörü Warren Buffett ile yardımcısı Charles T. Munger’in şirketlerinin 2002 faaliyet raporunda yer alan öngörülere kulak vermek anlamlıdır. Türev ürünler üzerinde yapılan işlemleri, hem bu işlemin tarafları hem de ekonomik sistem için bir “saatli bomba” olarak gördüklerini ifade eden Buffett ve Munger, bu ürünleri, “öldürücü potansiyele sahip finansal kitle imha silahları” olarak tanımlamışlardır. Yıllar önce işaret edilen bu riskler artık gerçekleşmiş, “saatli bomba” patlamıştır. Yukarıda işaret ettiğimiz veriler, özellikle mali piyasaların kendi hallerine bırakıldıklarında ne kadar büyük aşırılıkların oluşabildiğini gayet net bir şekilde ortaya koymaktadır. Şimdi de her fırsatta gelişmekte olan ülkelere empoze edilen neo-liberal politikaların bu iktisadi anlayışın en önemli temsilcisi olan ABD’nin ekonomi yönetimine rehber olup olmadığına bakmak anlamlıdır.
Kriz Çok Ciddileşirse Neo-liberal İktisadi Anlayışa Müzede Yer Bulunmalıdır
ABD yönetimi, 2008 yılı Eylül ayında beş trilyon dolar portföylü dev ipotek şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac’ın batmasını göze alamayarak yüzde 79,9’luk paylarını satın almak durumunda kalmıştır. Bu operasyonlardan bir süre sonra da 700 milyar dolarlık bir kurtarma paketi onaylanmış, bankalardaki vadesiz mevduat ile bankaların birbirine verdiği borçlar üç yıl süre ile devlet garantisi altına alınmıştır. Amerikan hazine bakanı Henry Paulson, bu önlemleri almaktan üzüntü duyduklarını belirterek, “Bunlar bizim almak istediğimiz değil, almak zorunda olduğumuz önlemlerdir. Mali sistemimize güveni sağlamak için bunu yapmak zorundayız” ifadelerini kullanmıştır. ABD’de art arda dev finans kurumlarının kamulaştırılmak durumunda kalınması ve bugüne kadar devletin toplam olarak 2 trilyon dolar civarında mali yükümlülük altına girmesi, “piyasalara müdahale edilmemesi durumunda en iyi sonuçlar alınabilir” şeklindeki neo-liberal mottonun gerçeklerle örtüşmediğini, üstü örtülemeyecek bir şekilde ortaya koymuştur. İktisat teorisi açısından karşı karşıya kaldığımız durum, kıymeti kendinden menkul neo-liberal iktisat anlayışının duvara toslayarak iç çelişkilerinin ortaya saçılmasından başka bir şey değildir. Neo-liberal iktisadi anlayışı benimseyen anlayışın herkesin gözleri önünde en temel inançlarıyla çelişir şekilde devleti ekonominin direksiyon koltuğuna oturtmak durumunda kalması, artık bu anlayışın egemenliğini devam ettirebilmesini çok zorlaştırmıştır. Bundan sonrasında neo-liberalizmin giderek marjinalleşmesi çok şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü artık fütursuzca piyasa mekanizmasının erdemlerini savunanların ciddiye alınmaları, pek mümkün görünmemektedir. Aslında kanımızca, hak etmediği halde güçlü destekçileri sayesinde yıldızlaşmış bu iktisadi anlayışı mumyalayarak “kayan yıldızlar müzesi”nde müstesna bir yere yerleştirme zamanı çoktan gelmiştir. Çünkü özellikle kriz anlarında neo-liberalizm herkesin ayaklarının altında dolanıp çözümü zorlaştırmaktan başka işe yaramamaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, enflasyona çözüm getiremiyor gerekçesiyle, bir kenara atılıveren Keynezyen iktisadın neo-liberal iktisat anlayışa üstünlükleri, ister istemez artık yeniden keşfedilecektir. Böylece, Keynezyen iktisadın vahşi kapitalizmin yırtıcılığını engellemek ve kolektif yararı en çoklaştırmak için geliştirdiği politika önerilerinin yalnızca insani değil, aynı zamanda sistemin sürdürülebilirliğini sağlamaya da hizmet eden özelliklere sahip olduğu anlaşılabilecektir. Peki Keynezyen iktisat anlayışı neo-liberal iktisat anlayışından hangi temel hususlarda ayrılmakta ve onun çözümsüz bıraktığı hangi temel sorunlara çözüm getirebilmektedir? Aşağıda kısaca bu sorulara yanıt aranacaktır.
Keynezyen İktisadın Yeniden Keşfi
ABD’de 1929 yılında başlayan büyük dünya buhranının ardından 1936 yılında kaleme aldığı İstihdamın, Faizin ve Paranın Genel Teorisi başlıklı eseriyle John Maynard Keynes, klasik iktisat anlayışının sorunlarının neler olduğunu ve bu sorunların tümüyle olmasa bile önemli ölçüde nasıl aşılabileceğini ortaya koyarak iktisat anlayışında adeta bir devrime yol açmıştır. Keynes, ekonominin kendiliğinden tam istihdam seviyesinde dengeye geleceğini varsayan klasik iktisatçılardan özellikle kapitalizmin otomatik olarak kendi kendini dengeleyebilme özelliğine sahip olmadığı tespiti ile ayrılmaktadır. Klasik iktisat anlayışının özünde yatan laissez faire, laisser passer (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) anlayışının kronik ve büyük çapta işsizliğe yol açabileceğini öne süren Keynes, sistemin bir parçası olan krizlerden kendiliğinden çıkabilmesi olanaklı olsa bile, gereksiz yere çok yüksek sosyal bedeller ödemek durumunda kalınabileceğini vurgulamaktadır. Keynes, her bireyin kendi çıkarı gereği tüketimini azaltmasının rasyonel olduğuna, ancak bu şekilde davranılmasının sonuçta bütün ekonomiye zarar verdiğine dikkat çekmektedir. Ekonomik krizlerin kökeninde talep yetersizliğinin yattığı tespitinden hareket eden Keynes’in bu duruma getirdiği çözüm ise, bütün toplum için sorumluluk taşıyan devletin ekonomide talep artırıcı politikalar geliştirmesi ve bunları devreye sokmasıdır. Bu nedenle Keynes için bütçe açıkları, özel sektör harcamaları arzu edilen istihdam düzeyini oluşturmaya yeterli olmadığı sürece, arzu edilen bir araçtır. Her ne kadar Keynes doğrudan devlet tarafından üretim yapılmasına çok sıcak bakmasa da, kriz zamanlarında istihdam artıracak politikalar uygulamasını ve tüketim eğilimi yüksek olan kesimlerin alım gücünü artıracak transfer harcamaları yapmasını önermektedir. Bugün ABD’de devletin ekonomiye ciddi müdahalelerde bulunması fiilen neo-liberal iktisat anlayıştan uzaklaşılmaya başlandığının bir göstergesidir. Ancak neo-liberal iktisat anlayışı bugün halen egemen olan bir ideoloji konumundadır. İçinde bulunduğu ideolojik angajman dolayısıyla ABD yönetimi Keynezyen iktisadi anlayışta olduğu gibi henüz devletin rolünü daha da artıracak şekilde talep artırıcı politikalar uygulamaya geçmemiştir. Henüz ideolojik bariyerler aşılamayacak kadar yüksek görünmektedir.
Küresel Krizin Türkiye İçin Fırsat Olabileceği Rüyası
Bu krizin Türkiye’ye teğet geçeceği, hatta Türkiye için bir fırsat olabileceği şeklindeki düşünceler, hiçbir gerçekçi temele dayanmıyor. Türkiye ekonomisi, süreklilik kazanmış yüksek düzeyde cari açığı ve birikmiş dış borcu nedeniyle ciddi bir kırılganlığa sahip. Bu açıklar küresel düzeyde likiditenin şiddetle daraldığı bir ortamda finanse edilmek durumundadır. Gereken finansman sağlanabilse bile, ödenecek maliyetin gayet yüksek olacağı açıktır. Aslında bu kriz şimdiden Türkiye ekonomisini ciddi bir biçimde etkisi altına almış bulunmaktadır. Sanayi üretiminde 2008 yılı üçüncü çeyreğinde yaşanan yaklaşık yüzde 5 düzeyindeki gerileme, Türkiye ekonomisinin bu krizden ne kadar büyük yaralar alabileceğinin en önemli erken göstergelerinden birisi olarak değerlendirilebilir. Zaten gayet yüksek bir düzeyde olan işsizliğin daha da yüksek seviyelere tırmanması ise, kaçınılması çok zor bir durum olarak görünüyor. Belli ki bu krizin Türkiye için bir fırsat olabileceği rüyasını görenler, fırsatların yalnızca onlardan yararlanabilecek durumda olanlar için geçerli olduğunu unutuyorlar. Büyük birikimleri olanlar için krizler, fırsatlarla dolu olabilir. Ancak birikimleri olmayanlar için kriz, elinde avucunda olanı kaybettiği bir yangın ve yoğun acılarla dolu sancılı bir dönem demektir. Aynı durum bireyler için olduğu kadar ülkeler için de geçerlidir. Karşı karşıya olduğumuz bu krizi biz çıkartmamış olsak da, yol açtığı olumsuzluklara ortak olmamak gibi bir seçeneğimiz yazık ki bulunmuyor. Ekonomi yönetimimizin, “bu krizi biz çıkartmadık, dolayısıyla yaşanan krizden biz sorumlu değiliz” şeklinde kendisini savunmaya kalkması haklı gibi görünebilir. Ancak işin gerçeği hiç de öyle değildir. Türkiye’de tasarruf düzeyi düşüktür ve ülkenin özellikle bir sanayi politikası olmamasından dolayı cari açığa yol açan yapısal problemleri bulunmakta ve bu problemler kriz riskini artırmaktadır. Bu sorunların ekonomi yönetimi tarafından bilinmiyor olması söz konusu olamaz. Çünkü bu sorunlar yıllardır herkesin gözünün önünde durmaktadır. Dolayısıyla sorun hastalığın teşhis aşamasının henüz geçilmemiş olması değil, hastalığa yol açan sorunlara çözüm getirecek tedavi araçlarını kullanma cesaretinin gösterilmemiş olmasıdır. Bu cesaretsizlik, çözüm getirecek politikaların kısa dönemde bazı rahatsızlıklara yol açabileceği, dolayısıyla da oy kaybettireceği düşüncesiyle ilgili olabileceği gibi, vizyonsuzluk ve ideolojik körlük ile de ilgili olabilir. Acı olan, her ne nedenle olursa olsun, Türkiye’de ekonomi yönetiminin ülkenin geleceğini sanki doğa koşullarının insafına terk etmesidir. Çünkü piyasalar geleceğe değil, içinde bulunulan ana odaklanırlar ve o anın koşulları da sonucu belirler. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: nasıl ki vahşi doğada zayıf olanlar hep güçlü olanlara av olursa, neo-liberalizmin egemen olduğu bir ekonomik sistemde de, henüz rekabet gücü kazanamamış olanlar bu güce sahip olanlara ya av olur; ya da en azından aslan payını güçlü olana bırakmak durumunda kalır. Bugüne kadar ekonomi yönetimi yüksek cari açık ve kısa vadeli sermaye akımlarına bağımlılık gibi kırılganlığa yol açan problemlere çözüm üretmemiş olduğu için bu kriz, Türkiye ekonomisine 2001 krizine benzer şekilde gayet ağır maliyetler oluşturmaya adaydır.
Peki Bundan Sonra Ne Olacak?
Yaşanmakta olan küresel krizin ABD ve AB için hesap edilebilir ekonomik maliyetinin kabaca 3,5 trilyon dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, aysbergin suyun altındaki kısmı hâlâ görünmemektedir. Örneğin daha henüz krizin hedge fonlar üzerindeki etkileri bilinmemektedir. Büyük hedge fonlarda iflasların ortaya çıkmasının bir domino etkisi yaratması hiç şaşırtıcı olmayacaktır. Krizin reel sektör ve sokaktaki insan üzerinde yol açtığı maliyetler ise, ancak ortadaki toz bulutu tümüyle dağıldıktan sonra görülebilecektir. Bugün için öngörülebilecek olan, en azından piyasa mekanizmasının anlamlı çözümler getiremediği ayan beyan ortaya çıkmış olan bazı alanlarda devlet müdahalelerinin artacağıdır. Böylece, bireyi toplumdan daha önemli görme tuhaflığı içindeki neo-liberal iktisadi anlayış ister istemez kolektif çıkarlara öncelik veren yaklaşımlara yer açmak üzere geri adım atmak durumunda kalacaktır. Krizin belli bir eşik seviyesini aşacak şekilde derinleşmesi durumunda, neo-liberal iktisadi anlayışın daha da gerilemesi için gerekli zeminin oluşacağı söylenebilir. Bununla birlikte, bugüne kadar neo-liberal iktisat anlayışına angaje olmuş olanların devletin ekonomide önemli işlevler görmesine kendiliklerinden razı olmalarını beklemek safdillik olur. Dolayısıyla, yapılması gereken, aktif bir şekilde egemen iktisat anlayışının zayıflıklarının neler olduğunun ve uygulanmasından kimlerin çıkar sağlayıp kimlerin zarar gördüğünün herkes tarafından anlaşılır hale gelmesinin sağlanmasıdır. Ancak bu da yeterli değildir. Somut problemlere çözüm getirecek ve güçlü bir desteği arkasına alabilecek sağlam alternatiflerin geliştirilmesi gerekir. Aslında sağlam alternatifler hali hazırda yok da değildir. Daha çok söz konusu olan, bu alternatiflerin gücü elinde tutanlar tarafından çıkarlarını yeterince kollamadığı düşüncesiyle desteklenmemesi ve karanlıkta kalmasıdır. Dolayısıyla, öncelikle bu karanlıkta kalmış bilgi birikiminin gün ışığına çıkartılması anlamlıdır. Bu çerçevede yukarıda bahsedilen Keynezyen iktisadın yanı sıra, Doğu Asya’da çok başarılı örnekleri de bulunan “kalkınmacı devlet” konusundaki bilgi birikimi son derece anlamlıdır. Özellikle Keynezyen iktisat ve “kalkınmacı devlet” yazınından ilham alan ve sosyal yönü ağır basan güçlü alternatifler oluşturulabilir. Eğer biz yalnızca belli bir kesimin değil, kolektif çıkarların kollanacağı bir iktisadi yapı içinde yaşamak istiyorsak, bu aktif çabayı göstermekle yükümlü bulunuyoruz. Doç. Dr. M. Mustafa Erdoğdu |