|
Aylık bir dergide, ayın önemli olaylarını okura yorumlayarak anımsatan bir köşemiz olmalı diye düşündük. Söz konusu köşenin sorumluluğu da, yayın yönetmeni olarak bana düştü.
Kasım ayları, genelde gündemin yoğunlaştığı dönemlerle iç içedir. Yaz tatilinin bitiminde Eylül ayına sarkan rehavet Ekim ayında artık yerini hızlı bir tempoya bırakmıştır. Kasımise, yılın sonuna yaklaşılan, ama henüz yılbaşı tatili perspektifinin de uzağında bulunulan; gündemin daha da yoğunlaştığı bir aydır. Bu Kasım’da da, yurt içinde ve dışında, yine öyle oldu. Ekonomik kriz
Kasım’da neler olup bittiğine gelince, söze krizden başlamaktan başka bir seçeneğimiz yok. Bu deneme sayımızın teması ya da ayın dosya konusu zaten “finansal kriz”, daha doğrusu “dünya ekonomik krizi”. Bu nedenle dergimizde konuyla ilgili çok sayıda makale bulacaksınız. Ben, dolayısıyla, konunun ayrıntılarına girmeyeceğim. Ancak bir ilgili yurttaş, bir sıradan gözlemci olarak, kuşkusuz ki, bu konuda yazacaklarım var. Nedenlerine teknik olarak girmeyelim. Ancak bu dünyanın varlıklıları, epey bir süredir, olanaklarının gerçekte elverebileceğinin çok üzerinde yaşadılar. Bu köpüklü ve yoksulu daha da yoksul eden ve de “parayı bulan keyfini sürer, bulamayan sürünür” anlayışını benimseyen dönemi birlikte yaşadık. Köpük dağıldı ve acı gerçekler ortaya çıktı. Şimdi, “öyle olmamalıydı, böyle olmalıydı” diyenler çıkacaktır. Esasen kısaca “neoliberal” diye nitelenen anlayış sahiplerinin “kamu bari şuraya da el atıverse” diye yakarışlarını ucundan kenarından işitmeye başladık bile. Krizi, başlarda uzağımızdan geçmesi umudunu, sanki öyle de olmuş gibi, “hamd-ü sena” ile en yüksek düzeyde seslendiren sorumlular artık işin vahametini görmeye başladılar. Yeni arayışlar belirdi. Yaklaşan yerel seçimler dolayısıyla etkileri seçim öncesinde olabildiğince hafif geçiştirme dileğindeler. Ancak iç ve dış kaynaklı yorumcuların ortak görüşü o ki, kriz Türkiye’yi de sarsacak. İşsizleşme en şiddetli biçimiyle 2009 başlarında baş gösterecek. Gelecek yıl büyüme düşecek; yılı olabildiğince az hasarla atlatma çabası içinde “sipere yatarak” geçireceğiz. Henüz tam anlamıyla tahmin edilemiyor; ancak, bazı yorumculara göre, bu olumsuz dönemin 2010 yılını da kapsaması söz konusu. Ne var ki, artık bir dönemin kapandığı çok açık. Dünya, bir daha geçtiğimiz dönemdeki gibi “sorumsuzca” yaşamayacak. Bu krizin, belki de, insan grupları arasındaki ekonomik uçurumların bir ölçüde giderilmesi, insanlığın ortak çıkarlarının daha çok gözetilmesi; özetle dünyamızın daha ahlaki bir görünüm kazanması için bir fırsata dönüşmesi olasılığı da var.
ABD başkanlık seçimi
Esas umut verici gelişme ABD başkanlık seçimi sonucunda ortaya çıktı. Kamuoyu araştırmaları, Obama’nın bir süredir rakibi Mc Cain’in önünde gittiğini gösteriyordu. Ne var ki, daha 40-50 yıl önce siyahları beyazlarla aynı okulda okutmayan, aynı otobüse almayan bir toplumsal ortamdan, bu kadar kısa bir sürede, bir siyahi başkan çıkabileceğine inanmakta zorluk çekiyorduk. Ama oldu ve tüm dünya sevindi. Bunda Obama’nın ılımlı tavırları, her konuşmasında ortaya çıkan birikim ve dirayeti ve de, en önemlisi, seçmen kategorileri arasında kutuplaşma yaratmaktan özenle kaçınması esas rolü oynamıştır. Gerçi MC Cain bile seçilse Bush’tan daha iyi olacağı kuşkusuzdu; ama geçirdiğimiz sekiz yıllık karabasan dönemine göre yine de çok radikal bir değişiklik olamazdı. Esasen Obama, başkanlığını önemli ölçüde “değişim” vaadine borçludur. Ancak bu değişim vaadinin bu denli etkili olması, seçmenin Bush çizgisinin değişmesini şiddetle talep etmesinden kaynaklanmıştır. Sekiz yılın sıkıntısı seçmen tarafından bu kadar olumsuz algılanmamış olsa değişim vaadi de bu ölçüde etkili olmayabilirdi. Diğer bir önemli etken, ipuçları ABD’deki “mortgage” sorunuyla görülüp olanca boyutlarıyla bu ülkede boy veren ve dünyaya yayılan ekonomik krizdir. Ekonomi alanında çok başarılı olan Demokrat Partili Başkan Clinton döneminden sonra Cumhuriyetçi Bush esasen geniş katmanlara sevimli gelmeyen ekonomi politikaları izlemişti. Bu olgular ve de son anda ortaya çıkan kriz, kamuoyunun Demokrat Parti’nin adayı Obama’ya yönelmesine katkı yapan etkenlerdir. Bir başka belirleyici faktör de, Cumhuriyetçi adayın başkan yardımcısı seçimidir. Mc Cain’in bu göreve seçtiği Alaska Valisi Palin, ilk aşamada, salt kadın olduğu, çekici bir fiziğe sahip bulunduğu ve de “kökten muhafazakar” kesimin reflekslerini harekete geçiren bir özgeçmişe sahip olduğu için Mc Cain’e yönelecek “oy niyetlerinin oranını” anketlerde yükseltmişti. Ne var ki, kısa sürede birikimsizliği, hoyrat davranışları ortaya çıktı. Köktenci anlayışları seçmeni ürküttü. Esasen kanser hastası olan ve yetmiş yaşını aşmış bulunan Mc Cain’in ölümü durumunda, böyle bir kişiliğin başkanlığa gelmesi perspektifinden dehşete düşen önemli bir seçmen kesimi Cumhuriyetçi adaya yüz çevirdi. Obama Ocak 2009’da Beyaz Saray’a yerleşecek. Dünya henüz tek kutuplu düzeninden sıyrılabilecek kıvamda değil. Ancak yeni Başkan, seçim sürecinde söylediği gibi, dünyayı başına buyruk biçimde yönlendirmeye kalkmayacak ve uluslararası düzlemde her adımından önce çok taraflı müzakere yöntemine başvuracaksa, dünya rahat bir soluk alacak demektir.
Terör / yerel seçimler
Kasım ayında terör belası, hem Türkiye’de hem dünyada yine can almayı sürdürdü. Uluslararası terörün en dehşet verici yüzünü ayın son günlerinde Mumbai (Bombay)’de gördük. Yüzlerce insana kıyıldı. Ülkemizde ise terör hemen her gün kurşun, mayın, her yolla can alıyor. Son günlerde otoyola bile inildi. Güvenlik güçlerinin yapabildikleri ve yapabilecekleri ise sınırlı. Esasen sorunun salt askeri yoldan çözümlenmeyeceğini, bizler çoktandır biliyorduk da, sorumlularımız anlayalı da epey oldu. Buna rağmen hükümet hala “kekeme” davranıyor. Hep aynı ve bir türlü gerçekleşmeyen vaadler dile getirilirken, bir yandan da “milliyetçi” bir söylem geliştiriliyor. Hükümetin bu tavrında, AKP’nin DTP ile giriştiği Güneydoğu ve Doğu illerimizdeki yerel yönetim “bilek güreşi”nin etkisi de var. Yerel seçimler yaklaşırken iç politikamız da hareketlendi. 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinden önce karşılıklı “aday ayartma” biçiminde görülen taban genişletme manevraları bu kez tabanı doğrudan doğruya kendine çekme biçimine dönüşüyor. Siyasal kimlik, siyasal yönelim ve seçim sonuçlarına etkileri konusunda yorum yapmak için çok erken. Ancak CHP’de Genel Başkan’ın kara çarşaflı yeni üyeleri partiye kabul töreni ile AKP Genel Başkanı’nın bir kapalıya karşı dört açık başlı kadınla kolkola fotoğrafları siyasal gözlemcilerin yorumlarına açık. Bu arada sokaklara inen Aleviler’in sürüp giden ve bir türlü karşılanamayan haklı taleplerine “Sünni” ağırlıklı AKP anlayışının yanıt getirip getiremeyeceği merak konusu.
AKP’nin inişi
Birkaç ay önce bir gazeteye verdiğim bir röportajda aynen şunları söylüyordum: “Avrupalılar sanıyorlar ki, bugünkü kavga otoriter laiklerle demokrat Müslümanlar arasındadır. Bunun böyle olmadığını ben onlara yazıyorum… AKP’nin talepleri… liberal dostlarımızın da katkılarıyla…Avrupa’ya özgürleştirici talepler gibi takdim ediliyor…Bu kanılarını birazcık sarsıyoruz ama çok yavaş. Onları en kolay yine Erdoğan sarsar.” Aynen de böyle oluyor. Kasım ayı içinde Savunma Bakanı Vecdi Gönül, dış dünyada bir tür “itiraf” gibi algılanan bir demeç verdi. Burada nakletmek bile zor geliyor. Çıkan anlam, “iyi ki Gayrımüslimleri bu topraklardan sürmüşüz” idi. Erdoğan’ın saçtığı incileri ise tek tek saymayayım. Zaten yazmakla bitmez; onun hızına yetişemeyiz. Dış dünyaya, tutarlılık ölçüsünü, İran’ın nükleer politikasını savunmakla gösterdi. Herkes biliyor ki, İran’ın nükleer silahlara sahip olması Türkiye’nin aleyhine bir gelişmedir. Ama Türkiye’nin Başbakanı böyle konuşabiliyor. Amacı farklı. Aslında hedefinde ABD değil İsrail var. Köktenci İslam da zaten, önemli ölçüde, Müslüman ile Yahudi ve İsrail karşıtlığından beslenir. Ne var ki, devlet adamı reel siyaset düzleminde konuşur; ideolojik güdülerle açıklama yapmaz. Gazetecilere karşı uyguladığı “akreditasyon” ayrımcılığı özgürlükçülüğünün sınırlarını gösteriyor. Dış basın ve AB çevreleri onu yavaş yavaş “olduğu gibi” görmeye başlıyorlar. Kendi kendilerine Erdoğan’ın aslında bir “otokrat” olup olmadığını soruyorlar. Saygıdeğer liberal dostlarının bazıları da ona sırtlarını dönmeye başladılar. Bu bakış farklılaşmasına bizim çabalarımız yol açmadı. Bunu, kendi doğal yapısının, sıkışınca tavrına ve diline yansıyan dışavurumu sağladı. Erdoğan her gün her fırsatta, başta basın, herkese çatıyor; çattıkça da hata yapıyor. İnişe geçen tüm iktidarların liderleri aynı süreçleri izlerler. Bu da işte böyle bir süreç. Ancak, alternatif belirmedikçe, dibe vurana kadar daha bir iki seçim geçer. O nedenle sosyal demokratlar, önümüzdeki yerel seçimlerde azami çaba göstermeli ve birlik içinde davranmalıdır. Bu arada Kasım ayının yolsuzluklarını yazacak yer kalmadı. O da gelecek aya kalsın; nasıl olsa AKP çevreleri bu alanda, Aralık içinde de, kayda değer performanslar ortaya koyarlar. Ben de ayrıca anımsatayım ki, bu sayı e-dergimizin deneme sayısıdır. Hatalarımızı bildirmekten lütfen kaçınmayınız. Daha iyiye yönelmemizi katkılarınız sağlayacaktır. Hepinize başarılı bir Aralık ayı ve mutlu yeni yıl dilerim.
Aydın Cıngı
|