





| Radikal reformizm |
|
|
|
| Ekonomi |
| Şule Daldal tarafından yazıldı |
| Pazartesi, 01 Aralık 2008 17:08 |
|
Yüz yüze olduğumuz kriz hem iktisadi düzeydeki hem de ideolojik politik düzeydeki mevcut önermelerin çöktüğü bir süreçtir. Devletin toplumsal yapı içerisindeki işlevi yeniden ele alınıp tanımlanmak zorundadır. Post-modern bir teorinin eşlik ettiği neo-liberal bir dünyada hem ekonomik işleyişe hem de toplumun ideolojik politik yapılanmasına devletin müdahalesine karşı çıkılmıştır.Piyasalarda görünmez elin ekonomiyi otomatikman düzenleyeceğine inanılmış, devletin ekonomiye el attığı temel alanlardan; (arzı emecek bir talebin yaratılması ve finans kapitalin uluslalar arsı düzeyde düzenlenmesi) çekilmesi öngörülmüştür. Paranın bu “özgür” müdahalesiz dolaşımı, tüm kapitalist ekonomileri yutan bir yanlış gelişmenin temelini oluşturmuştur. Üretime yönelik yatırımların ve paylaşım mekanizmalarının düzenlenmemesi bir aşırı birikim krizi, talep yetersizliği krizi ile dünyayı karşı karşıya bırakmıştır. Liberal iktisada göre “normal bireylerin” yaptıkları rasyonel tercihler, sistemin doğru işlemesinin temeli oluşturur. Yani sermayeyi elinde tutan bireylerin ya da grupların, bunu en kısa yoldan en karlı alanlara yatırmaları durumunda tüm kapitalist sistemin de eksiksiz işleyeceği iddia edilmiştir. Ancak sermayeyi elinde tutan benmerkezci “normal” insanlarının daha kolay daha çabuk daha zahmetsiz kar elde etmeleri isteği sistemin can damarını; değer üreten mekanizmalarını ortadan kaldırılmıştır. Üretimsizlik ve sanayisizlik sistemi çökertmiştir. Paylaşım mekanizmaları iktisadi sistemin kendi mekanizmalarına bırakıldığında yeterli talep oluşamamıştır. Devletsizleştirme, kuralsızlaştırma, müdahalesizleştirme, özelleştirme, esnekleştirme politikaları iflas etmiştir. Devletin ya da devletlerin müdahalesi ekonomiden dıştalandığında sistem çökmüştür. Her devlet belirli bir uygarlık ve yurttaş tipi (ve dolayısıyla bir ortak yaşam ve bireysel ilişkiler tipi) yaratmaya ve sürdürmeye, kimi gelenek ve davranışları ortadan kaldırmaya ve başkalarını yaymaya yönelir ve bu amaca erişmenin aleti de (okul ve diğer kurum ve etkinlikler yanında ) hukuktur. Modern dönemin ideolojik ve siyasi felsefesinden etkilenerek oluşturulmuş Türkiye Cumhuriyeti de, buna uygun da bir yol izlemiştir. Liberal iktisat görüşüne eşlik eden post-modern görüş doğrultusunda ekonomik işleyişe müdahalesi istenmeyen devletin, toplumun ideolojik politik yapılanmasına müdahalesine de karşı çıkılmıştır. Sivilleşme, özgürleşme, demokratikleşme söylemleri, özgür piyasa söylemleri ile birlikte gelişmiştir. Sivilleşme/devletsizleştirme ile demokratikleşme ve özgürleşme özdeşleştirilmiştir. Devletin müdahale etmediği her alanda özgürlük ve demokrasinin gelişeceği iddia edilmiştir. Toplumsal yapıya yukarıdan yapılan her müdahalenin özgürlük yerine tahakküm getireceği düşünülmüştür. Liberaller ile post-Marksistlerin birlikte yürüttükleri bu ideolojik hegemonya uzun bir süredir toplumda egemenlik kurmuştur. İktisatta görünmez bir elin sistemi kendiliğinden düzenleyeceği gibi, devletin ideolojik politik müdahalesinin olmayacağı her alanı da görünmez bir el düzenleyecektir. Sanki toplum bakir bir alandır ve kendiliğinden demokrasi ve özgürlüğe doğru yol almaktadır. Post-modern tahlil tam da bu noktada çökmektedir. AKP ve destekçileri tarafından yaratılan sanal özgürlük ve demokrasi tartışması, post-modernizmin biçimi ve yöntemi mutlaklaştıran, içeriği yok sayan bakış açısının bir tezahürüdür. Post-modern liberaller devleti ideolojiyi yukarıdan aşağıya oluşturan diktatör olarak ilan ettikten sonra, devletin boşalttığı her alanın özgürlük ve demokrasi ile dolacağını iddia etmişlerdir. Ancak yaşanan pratik bize devlet müdahalesini ortadan kaldırdığınız her alanın yerine demokrasi, insan hakları, kadın hakları ve ekonomik demokratik hakların gelip yerleşemediğini kanıtlamıştır. AKP demokratikleşme adı altında Türkiye’de cumhuriyetin modernizmden beslenmiş olan kuruluş felsefesini toplumun her türlü ideolojik zemininden dışta lamaya çalışmaktadır. İşleyişin kendisinin devletten özgürleşmesi, işleyişin içeriğinin otomatikman özgürlük ve demokrasi ile doldurulacağı anlamına gelmez. Bu boşluğu dolduran, toplumdaki mevcut güç iktidar ilişkileri olmuştur. Siyasi iktisadi patronaj ilişkilerinden beslenen bu ideolojik zemin bilgisizlik, ilgisizlik, korku, şiddet, itaat, bağımlılık, çaresizlik ve yoksunluk üretmektedir. Toplumsal dokuda yaratılan iktisadi tahribat ve üstüne eklemlenen ideolojik doku, tam bir çözülmeye işaret etmektedir. Devlet müdahalesinin olmaması ile demokrasiyi özleştiren bu ideolojik sapmanın karşıt bir ucu da devlet müdahalesini belirleyici konuma sokan anlayıştır. Kabaca toplum mühendisliği /devletin mutlaklaştırılması olarak tanımlanabilir. Diğer ucu oluşturan bu bakış açısı, devlet eliyle yukarıdan aşağıya toplumsal yapının dönüştürülebileceğini ileri sürer. Sovyet deneyimi bu tarz bir devlet algısının somut bir göstergesidir. Devletin kendisinin bağımsız bir araç olduğu ve ele geçirenlerin niteliğine göre farklılaşabileceği düşünülmüştür. Ancak devlet toplumları biçimlendirmek için kullanılabilecek bağımsız, toplumun dışında bir erk değildir. Gramsci’ye göre törelerin dönüşümü, ilkin homo economicus’un gereksinme ve davranışlılarının bir dönüşümüdür. Toplumsal ilişkileri, değer yargılarını ve davranış biçimlerini devletin zorlayıcı gücüyle temelden değiştirmek mümkün olmamaktadır. Proletaryanın diktatoryası, pratikte bütün toplumun üzerindeki diktatoryaya dönüşmüştür. Buradan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Başka bir toplum, özgür ve dayanışmacı bir toplum zor ve baskı ile yukarıdan aşağıya yaratılamaz. Peki, o zaman devletin toplumsal dönüşüm mekanizmaları anlamında nasıl bir işlevi olmalıdır. Öncelikle şu gerçeği vurgulamamız gerekmektedir: Devlet, toplumda var olan güç ve iktidar ilişkilerinin bir tezahürüdür. Toplumsal mekanizmalardan temizlenmeyen oralarda tüketilmeyen güç ve iktidar ilişkileri devlet düzeyinde yeniden ortaya çıkacaktır. Her şeyden önce bu güç ve iktidar sınıflar temelinde kendini gösterir. Bu anlamda kapitalist toplumda da devlet kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan bir parçasıdır. Özgün kapitalist politik formun dışa vurumudur. Özel mülkiyet, işbölümünün kapitalist formu, cinsiyetler arası ilişki, piyasa, sistemin temelini teşkil eder. Kapitalist devlet yapısal olarak sınıf devletidir. Sınıflara karşı bu araçsal konumu devletin özgün niteliğidir. Sermayenin değerlenme süreci ve dinamiği tarafından ve bunu garanti etmek üzere devletin fonksiyonları belirlenir. Ancak buradan çıkarak devleti belirli bir gücün koltuğu olarak algılamak da yanlıştır. Devlet daha çok bu gücün arkasında yatan toplumsal güç ilişkilerinin bir ifadesi olarak algılamalıdır. Toplumsal dönüşüm, belirli bir tarihsel mantık üzerinden gelişen otomatik bir süreç değildir. Mevcut toplumsal ilişkilere bilinçli bir müdahale anlamına gelir. Amacı, toplumsal ilişkilerin karmaşık yapısı içerisine sızıp, bunların içindeki egemenlik ve baskı ilişkilerini açığa çıkarmak olmalıdır. Bu ilişkiler sadece mülkiyet ilişkileri değildir. Bunların çok ötesinde ve çok daha derin ilişkilerdir. Üretimin hangi biçim ve içerik ile yapıldığı, işbölümünün yapısı, doğa insan ilişkileri, cinsiyetler arası ilişkiler, bilinç içerikleri, değer yargıları ve tüketim kalıpları, kısaca; tüm yaşam biçimleri. Kapitalizm insanların dışında değildir, aksine onlar tarafından günlük ilişkileri çerçevesinde istikrarlı hale getirilir ve yeniden üretilir. Değişim tüm bu günlük pratiklerde gerçekleşmelidir. Bu zor bir alış veriştir. Alışılmış yaşam biçimlerini sorgulamayı gerektirir ve egemen ilişkilerin uyguladığı güce karşı çıkmayı gerektirir. Sonuç olarak toplumsal dönüşüm tek başına devlet iktidarını kullanmaktan geçmemektedir. Gerçek dönüşüm toplumsal pratikte de devrim yapmaktır. Bu radikal reformizm olarak tanımlanabilir. Toplumsal ilişkilerinin temeline derinliklerine nüfuz etmeyi hedeflediği için “radikal” dir, uzun vadeli karmaşık bir süreç olduğu için “reformisttir.” Söz konusu olan “ toplumun bir kendinde devrim” sürecidir. Mevcut egemenlik ilişkilerinden bağımsız kurumsal yapıların, politik-sosyal hareketlerin ve sivil toplum örgütlerinin böyle bir sürecin örülmesinde önemli işlevleri vardır. Gerçekleşen şey aslında “iktidarı devralmadan toplumu dönüştürmek” olarak nitelendirebileceğimiz bir süreçtir. Toplumsal dönüşüm süreçlerini yorumlarken düşülecek önemli bir diğer hata devlet ve iktidar araçlarını içeren politikaların önemsiz olduğunu varsaymaktır. Bunlar önemlidir. Çünkü bunlar vasıtasıyla kapitalist sistemin düzenlenmesi, kurallı hale getirilmesi, sosyal hakların güvenceye alınması, sosyal devletin inşası, hukuk devletinin inşası süreçleri örülebilecektir. Toplumsal dokuda, yaşamın bütün alanlarında elde edilmiş her kazanımın kendisini devlet mekanizması içerisinde de konumlandırması gerekmektedir. Yoksa kazanım olmaktan çıkar. Toplumsal dokuda yürütülecek bu mücadelede önemli bir araç partidir. Gramsci modern partinin incelenmesinde iki temel tema önerir: Biri ortak iradenin oluşması üzerinde (siyasal liderlik temasıdır) diğeri de ahlaki ve düşünsel reformun oluşması üzerinde (kültürel liderlik temasıdır.) Bu da bir reform çalışmasını gerekli kılar. Sivil toplum, belirli üretim ilişkileri temeli üzerinde kurulan ve yaşayan pratik ve ideolojik toplumsal ilişkiler bütünlüğüdür. Son derece çeşitli tüm toplumsal doku, belli bir toplumun tüm insanal içeriği olarak ifade edilebilir. İşte önümüzde duran hedef toplumdaki bu insanal içeriğin zor ve baskı kullanılmadan birliğe özgürlüğe ve eşitliğe taşınmasıdır. Üretim ilişkileri, doğa insan ilişkileri, cinsiyetler arası ilişkiler, bilinç içerikleri, değer yargıları ve tüketim kalıpları, kısaca; tüm yaşam biçimleri eleştirel süreçlerin odak noktalarıdır. Bu süreçleri kendiliğindenliğe teslim etmek özgürleşmek değil var olana, var olan tüm arkaik eşitsiz yapılara teslim olmak anlamına gelir. İnsanlaşma yolunda adım atamamış toplumlar hep diktatörler yaratacaklardır. Özne olabilme yolunda adım atamamış, kendi gücünü ve iradesini bir başkasına teslim etme aczi ve kolaycılığına sapan insanlar olduğu müddetçe diktatörler olacaktır. Bu diktatörler, işyerimizde, fabrikada, tarlada, ailede, ikili ilişkimizde, toplumda, partide yani hayatın içinde türeyeceklerdir. Devlette biçimleşmiş şekli aslında bu toplumsal dokunun sadece bir tezahürüdür. Bunun temelinde ise kendi değerinin farkına varması sürekli engellenmiş insanlar yatmaktadır. İnsanlığın içinden geçtiği tarihsel süreçte hepimizin bireysel ve toplumsal arketiplerimiz lekelenmiştir. Toplumsal gelişme hem iktisadi anlamda hem de ideolojik politik anlamda düz çizgisel bir hat izlememektedir. Tarihin çok farklı dönemlerinde, coğrafyanın çok farklı kesitlerinde üretilmiş doğrular, değerler her türlü felsefi birikim bize yol gösterecek ve maya olacaktır. İnsanlık bu değerleri harmanlayıp, küllerinden doğacaktır. Ahlaki ve düşünsel bir reforma dayanan kültürel ve politik iradeye her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır. İçinden geçtiğimiz bu düşünce kaosundan edinilen deneyimler ile şimdi yolumuzu bulmanın zamanıdır. Ne modern paradigma içinde sıkışıp kalarak ne de post-modernizme savrularak. Ne devletin ekonomiye ve ideolojiye müdahalesini dıştalayarak ne de bunu tek belirleyici kılarak.
Şule Daldal |