• Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default color
  • cyan color
  • red color

Sosyal Demokrat Dergi

Gelecek sosyal demokrasidir

Member Area
Obama ya da “umudun cesareti” PDF Yazdır e-Posta
Dünya
Cihan Aydın tarafından yazıldı   
Pazartesi, 01 Aralık 2008 17:04

Amerikan seçimlerinin daha önseçim süreci devam ederken  Dünya politikası ve uluslararası kamuoyunun , sorun ve tartışmalarının merkezine oturması bu ülkenin dünya politikasındaki ağırlık merkezlerini “orantısız” olarak kendi tarafına çekmesinden kaynaklandı.

Kendi hakkındaki metaforik ifadeleri ve benzetmeleri doğrularcasına bir imparatorluk kibiri  ve ölçüsüzlüğü  “tek yanlılık” davranışlarıyla pekişti.Bu yeni imparatorluluk, askeri-sınai-finansal dev emperyal kollarını dünyanın kendisi açısından sorunniteliği taşıyan “imparatorluk uluslararası sistemi”ne uymayan ,karşı koyan,başkaldıran “düzen dışı” alanlara uzanarak hegemoniyi kabul edenlerle stratejik ilişki ve ortaklık ,etmeyenlere savaş ilan ederek bu güne geldi.İmparatorluk kültürünün uluslararası ilişkilere egemen olması, bugünkü fiili duruma neden olur ki imparatorluklar kendileri uluslararası  bir sisteme  uymak yerine kendi sistemlerini uluslararası   sistem olarak ilan etme anlamına gelir; “bizden olanlar”  ve “bizden olmayanlar” ,”biz” ve “ötekiler” gibi. Bu,soğuk savaş sonrası dünyadaki nükleer dehşet dengesinin Sovyetik sosyalizmin yıkılışıyla ortadan kalkması ABD blok disiplini liderliğindeki kapitalist-emperyal sisteme büyük bir ideolojik,siyasi,ekonomik,askeri ve entelektüel üstünlük sağladı.Çok kutuplu blok disiplinleri tek kutupluluğa dönüştü.ABD öncülüğünde belli kurumlarda üretilen neo-liberal ,daha sonra da bunun en sığ ve yozlaşmış şekliyle neo-concu bakış açısına dayalı entelektüel rüzgarlar, sol-sosyal demokrat hangi politika ve direnç odakları varsa bunlara savaş ilan etti ve “tarihin sonu tezi” ile kapitalizmin  liberal versiyonunun ekonomik,siyasi ve entelektüel üstünlüğüyle son buldu.Fakat bir problem vardı: henüz tarihselleşmemiş tarih dışında olan dinsel, etnik içerikli coğrafi alanlar vardı.Bu düzen dışı yapıların düzene/sisteme entegre edilmesi gerekçesiyle ,”tarihsiz” ,”toplumsuz” bu siyasi aşiret ve kabilelerin dünya kapitalist sistemine entegre edilip bunların piyasa sistemi içinde “tüketici bir bireye” dönüşmesi gerekliydi.

Bu sistem dışı yapıların “piyasa ekonomisi fetişizmi”nin altyapısında ,insan hakları,demokrasi,sivil toplum,kadın erkek eşitliği ,bireyin özgürleştirilerek çalışabilir bir ortama kavuşturulması gibi hedefler ortaya konarak hareket edildi. Bunun daha öncesi Reaganomics sonrası Clinton döneminde ABD’de güçlenen yeni ekonomi,yeni sol,yeni orta sınıf neo-concu “defans entelektüelleri” tarafından hedef seçildi.Bush’un iktidara gelmesi ile birlikte bu sınıf Amerikan yönetiminin tüm kilit noktalarını ele geçirdi.
Clinton döneminde yapılan tartışmalarda Amerikan ulusunun  yaşadığı “meşruiyet bunalımı” konusundaki tartışmalar bir yana bırakıldı.Çünkü soğuk savaş sonrasında bir dış düşman stratejik konsepti üzerine oturtulan ve böyle   “inşa edilen ulus”, bu tehlike ortadan kalktıktan sonra şu soruları sormaya başladı: “biz kimiz” ,“biz neyiz, hangi değerleri temsil ediyoruz?” Bu sorular ışığında şu söylenebilir: Amerikan ulusunun inşa süreci ve onu oluşturan kimyasallar dünyanın en orijinal ulus inşa etme sürecidir ve bu anlamda kendilerine şu kavramı yakıştırırlar:“melting pot” “kaynayan kazan” tüm etnik,dinsel,dilsel topluluk bu kazan içine atılarak harmanlanır ve yeni kültürel değerlerle kaynaşmış bir birey ortaya çıkar ki bunun adı “Amerikalı”dır.Amerikalı bu değerlere bağlılığıyla  en alttan en üste dikey hareketlilikle bir rüyayı gerçekleştirebilir.İşte bu rüya,”Amerikan rüyası”dır.Bu rüya Clinton’la gerçekleşti, fakat tam anlamıyla ifade edilen içeriği dolduramadı  bugüne kadar.
Şöyle ki, Bush doktrini dediğimiz süreç onun siyasal entelektüel alt yapısında  olan PNAC yani “yeni amerikan yüzyılı projesi” amerikan siyasi iradesini dış politika anlayışını bu süreçte 11 Eylülün alevlendirmesiyle tüm “düzen dışı” “şer odağı” olarak algılanan devletlere, toplumlara,terör networklerine  soyut politik hedeflere yöneltildi.1648 yılından bu yana Westaphalia Anlaşması’yla kurulduğu varsayılan ulus devletlerin karşılıklı  egemenliklerine saygı temeline dayalı düzenin fiilen tek taraflı olarak çiğnenmesi idi.Pax Amerikana’nın patronajında inşa edilen güven ve istikrara tehdit oluşturan herkes düşman ilan edildi.Bu arada neo-conlar ve Bush ekibi bu “şer odakları”na karşı “önleyici vuruş” etkisi ile suç işleme olasılığı olan ve olmayan herkese savaş ilan etme noktasına geldi.Amerikan toplumu bu anlamda keskin siyasal, kültürel bölünme ve kırılmalarla yüz yüze geldi; yeni düşman,yeni meşruiyet derken ülke içinde onarılamaz siyasi,sosyal ekonomik krizler ortaya çıktı.Bu dünya geneline de yansıdı.Ülke tarihinde ilk defa bu derece siyasi,sosyal,askeri,ekonomik prestij kaybetti.Bu süreçte “11 Eylül” sonrası,Müslümanlar toptan hedef durumuna geldi “İslamo faşist ” kavramı ile “ılımlı İslam” İslam terörizm” gibi ifadelerle  Müslüman dünyası da bölündü.İlk hedef olarak Afganistan, devamında Irak, sonra El-Kaide terör network’iyle bağlantısı olan ya da olduğu düşünülen herkes.”Ya bizimlesiniz ya da bizden değil” keskin söylem ve bölünmeleriyle “uluslar arası kurumların meşruiyeti” hiçe sayıldı. Avrupa, yeni ve eski Avrupa diye iki kategoriye ayrıldı. İslam; laik ,ılımlı  şeklinde  kavramsallaştırıldı.Fakat burada toplumsal-siyasal zemin  ve diplomatik duyarlılık hiçe sayılarak.Yeni Amerikan yüzyılı projesi “11 Eylül” sonrasında, en orantısız hesapta  askeri zorla tek kutupluluğu dünyaya dayattı,karşılığında dünya ölçüsünde Amerika’ya karşı kin,şiddet,nefret oluştu. Amerikan değerleri denilen değerler yerle bir edildi, tüm politika askeri bir vesayete bırakıldı, “yumuşak güç” kavramı literatürden çıkarıldı.Bu büyük bir askeri,ekonomik,siyasi hezimet yarattı; ülke, askeri olarak dev; siyasi ve diplomatik olarak da cüceye çevrildi.Bush doktrininin Protestan evangelizmi’nin tonlarını taşıyan çıkmazı böyle bir güce sahip tek süper gücü her yerde çıkmaza sürükledi.
İçerde büyük siyasi, kültürel, sosyal bölünmeler, ülkeye saygınlığın, gücüne ve yönetime olan güvenin yitirilmesine neden oldu. Ülkenin özgürlük ve güvenlik sarmalıyla karşı karşıya getirilmesi ve korku politikalarının yaygınlaştırılması buna dayalı bir siyaset üretimi,ülke dışında Afganistan’da Taliban kurtarılmış bölgeleri, üçe bölünen kan içindeki Irak ,yükselen bir bölgesel nükleer güç olma yolundaki İran,Çin, Hindistan, Gürcistan -Rusya savaşında yeni kutup olma belirtileri ve güçlerinin ortaya çıkışı yani çok taraflılığa geri dönüşe neden oldu. Diğer yandan İsrail tarafından bloke edilmiş Hamas, diğer yarısı hükümet olan El Fetih, Lübnan ve İsrail kısacası yığınla sorun… Diğer taraftan dünyayı kasıp kavuran Amerikan merkezli mali finansal kriz ve bunun faturasının büyük bölümü Bush sayesinde kendi yurttaşlarına ödettirildi. Yönetimin finansal krize “füze atma” şansı olamadı.
Bu süreçte Başkanlık seçimi süreci başladı Amerikanılar için en önemli sorun olan güvenlik, özellikle Irak ve Afganistan tekrar pişirilip servis edilmeye çalışıldı. ABD’nin Ortadoğu’da uzun süreli kalıcı olması gerektiği, İsrail’in güvenliği ve hatta İran’a hareket ülke yurttaşlarının güvenliği için seçim stratejisinin önemli odak noktası durumuna getirildi.
Fakat işler planladığı gibi gitmedi,Demokrat Cephe’de Barack Obama denilen bir Afro-Amerikalı H.Clinton’a Demokrat Parti’de önseçim   yarışına  katıldı. Bu durum Demokrat Parti’nin kanaat önderleri tarafından hoş bir masal olarak adlandırıldı. Bu politik kişiliğin farklılığı, tehditkâr olmayan değişim  söylemi  ve dinamizmi, fark, zekâ, denge, ölçü, program, proje ve alternatifi… bu ülkenin geçmişine ve geleceğine seslenen bir söylemle birleştirdi, Amerikan değerleri içinde “beyazlaşan” Afro-Amerikalı, Demokrat Parti’de peş peşe önseçimleri kazanarak bu partiden başkan adayı olmayı başardı. Bir Afro-Amerikalı’nın Başkan olması amerikan değerlerinin sonu mu yoksa pekişmesi anlamına mı geliyordu? Bu gelişme, önseçim ve seçim boyunca tartışıldı, ülkenin seçim tarihinin en kararlı, örgütlü, en geniş bağış kampanyasıyla adeta Bush karşıtlığının ve Bush’tan kurtuluşun çözümüne dönüştü. Bununla birlikte sosyal devlet anlayışı yansıtan herkes için sağlık sigortası, emeklilik fonu, üniversite, vergi politikalarının yoksulların lehine düzeltilmesi, servetlerin paylaşımı fırsatı, finansal kriz ile ilgili ikinci bir plan, ılımlı dış politika vizyonundan çok taraflılığa dönüş sinyalleri veren ve bu ülkeyi yine bir “soft power” yapmaya aday bir bakış açısı…
Doğaldır ki bunlar,Cumhuriyetçi Mc Cain ile olan yarışta ancak finansal tsunami sonrası etkili oldu.Bush’un hiçbir politika aracı ve yöntemi ne krizi durdurmak bir yana, müdahale ettikçe dünya ölçüsünde derinleştirdi ve genişletti.İşte burada Obama, Bush ekibinin ve onun uzantısı niteliğindeki MC Cain’in güvenlikçi,askeri terminoloji yüklü söylemi ve korku politikalarını ikinci plana itti.Eski seçimlerde ilk öncelik olan Irak  sorunu da büyük finansal kriz nedeniyle ikinci plana itildi.Obama; enerjisi, net,açık,tutarlı söylemi ve politikalarıyla üzerine giydirilmeye çalışılan “siyahî politikacı” sıfatını yanlışlayan bir “melez dil” geliştirdi. Anketlere yansıyan oy oranıyla bu politikasını iyice detaylandırıp derinleştirdi bir kuşkunun aşılması gerekiyordu o da Amerikan siyaset literatüründe 'Bradley Etkisi',vardı bu etki  bir siyah Demokrat olan Tom Bradley'in, anketlerde önde gözüktüğü halde, 1982 Kaliforniya valilik seçimlerini Cumhuriyetçi rakibine kaptırması sonucu ortaya atılmış bir kavram. Teori, bazı seçmenlerin, ırkçı gözükmemek için anketlerde siyah adaya oy vereceğini söylediği halde gerçekte beyaz adaya oy vermesine dayanıyordu.Sandıktan çıkan sonuç, bu etkiyi geçersizleştirdi.Çıkış anketlerinde Obama’ya oy verenlerin ezici çoğunluğu zenciler,hispanikler, azınlıklar,yıllık geliri en düşük olan yani tipik bir “sarsılan kitlelerin dayanışmasını yansıtan ”sosyo-ekonomik profil. Obama’nın  çizdiği sol içerikli söylem ve programlar başarılı olursa değişik bir Amerikan sol tabanı ve kavramı ile karşı karşıya kalacağız; bu, soft power yönü ön planda olan müzakereci ,çok taraflı bir dille dünya ölçüsünde sinejik bir etki ile reel  sol dalgaya dönüşebilir.Bu durum yeni  “kolektif bir emperyalizm”e yönelmezse.
Bu masalımsı sonuç Amerikan “melting pot”unun zor şartlara rağmen kaynamaya devam ettiğinin adeta kanıtı niteliğinde .Aynı zamanda “dünyanın en kapsamlı ulusu”nu inşa etme projesinin zaferidir.M.L.King’in ifadeyle “hayalin Amerikan rüyasının derinliklerinde kökleşmesidir.Bu; yeni Başkan’ın gücü, zekası,karizması ve vizyonunun ifadesi olan ‘The Audacity of Hope’ yani “umudunun cesareti”dir.

Cihan Aydın