İhsan Kamalak – Küreselleşme ve Sosyal Demokrasi

ihsan_kamalak_yeni_as

Küresel koşullar, kimilerince, sosyal demokrasinin geçerliliğinin sonu olarak sunulmaktadır. Bu sav, sosyal demokrasinin geçerliliğini İkinci Dünya Savaşı (İDS) sonrasındaki ulus-devlete bağlamaktadır. İDS sonrası dönemde ithal ikameci dışa kapalı ekonomi ve Keynesyen iktisat modeli, sosyal demokrasinin geçerliliği için olmazsa olmaz koşullar olarak sunulmaktadır. Örneğin Gray (2000), sosyal demokrasiyi; bütçe açığı ile finanse edilen tam istihdam, kapsamlı refah devleti ve eşitlikçi vergi politikaları ile tanımlamaktadır. Bu tanımlamadan hareketle Gray, sosyal pazar ekonomisi modelinin, küresel serbest pazar koşullarında işlemeyeceğini ileri sürüyor. Bu yaklaşım birçok eksikler içermektedir. Eksikliklerin başında da -Bernstein’ın net biçimde ortaya koyduğu gibi- demokrasinin öncel olarak alınması ve ekonomik alanı da içeren “bireyin özgürleştirilmesi” gelmektedir. Ayrıca 1980’lerdeki çevreci, barışçı ve feminist hareketlerinin taleplerini içermesi de göz ardı edilmektedir. Bu özellikler, sosyal demokrasinin değişen koşullara uyum sağlayarak ilerleme özelliğini göstermektedir. Bu yazının kapsamı dolayısıyla, küreselleşme tartışmaları bir kenara bırakılıp, sosyal demokrasinin tanımı ve sosyal demokratların küresel koşullar için geliştirmeye çalıştıkları öneriler üzerinden ona yöneltilen bu saldırılar yanıtlanmaya ve küresel koşullardaki geçerliliği ortaya konmaya çalışılacaktır.

Mevcut tanım ve uygulamalar

Sosyal demokrasinin kamusal politikalar üzerinden tanımlanması, onun tarihsel/toplumsal süreçteki gelişimini ve sosyal demokrat partilerin iktidar uygulamalarını göz ardı etmektedir. Sosyal demokrasi tanımının, farklı koşullara uyarladığı kamusal politikaları ve bu uyarlamaların gerekçelerini de içermesi gerekir. Sassoon (2000) sosyal demokrasiyi “kapitalizmi düzenleme çabasındaki bir ideoloji” olarak tanımlıyor. Ancak, bu tanım da yetersizdir, çünkü kapitalizmi düzenlemenin amacına işaret etmiyor.

Bu eksiklik, sosyal demokrasi “kapitalizm içinde sosyal adaleti güden reformcu bir sosyal hareket” olarak tanımlanarak giderilebilir (Kamalak 2006). Sosyal demokrasinin bir sosyal hareket olması, onun demokrasi, eşitlik, özgürlük ve dayanışma gibi belirli ilkelere dayandığını, bu ilkelere göre değişen koşullara kamusal politikalarını uyarladığını ve de “sosyal demokrat” parti siyaseti ile eşit tutulmaması gerektiğini göstermektedir. Tanımdaki kapitalizm kelimesinin vurguladığı ise, sosyal demokrasinin üretim araçları üzerinde özel mülkiyet tercihine işaret etmektedir.

Sosyal demokrasinin kamusal politikalar üzerinden değil de, ilkeler üzerinden tanımlanması sosyal demokrat iktidarların uygulamalarından gösterilebilir. Örneğin, İDS öncesinde Britanya İşçi Partisi -genel koşulların etkisiyle- üretim araçları üzerinde belli oranda kamu mülkiyetini savunmuş olsa da, Keynesyen iktisadın etkisiyle, 1950’lerin başından itibaren koşulların değişmesiyle, üretim araçları üzerindeki kamu mülkiyeti politikasını terketmiştir (Weiner 1960). Benzer şekilde 1970’lerde Keynesyen iktisatta görülen eksiklikler dolayısıyla para politikalarının da kullanılmaya başlandığını görmekteyiz (Leaman 1988). İşçi Partisi, 1945-1951 iktidarları döneminde, sağlık harcamalarını kısmak için reçetelere belli oranda katkı payı getirmiştir (Pearce 1994; Shaw 1996). Yine 1974-1979 iktidarları döneminde kamu harcamalarında çok ciddi kesintiler yapılmıştır (Shaw 1996). Bu uygulamalar, kamusal politikaları sosyal demokrasinin tanımlayıcı unsurları olarak alamayacağımızı göstermektedir.

Küresel koşullarda sosyal demokrasinin geçerliliğini tartışırken, onun liberalizm ve Marksizm dışında ‘üçüncü bir yol’ olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Demokrasi, eşitlik, özgürlük ve dayanışma gibi ilkelere dayanan bir ‘üçüncü yol’un küresel koşullarda da olup olmayacağını incelememiz gerekmektedir. Bu bağlamda, siyasal partiler dışında örneğin sosyal/siyasal hareketlere veya sosyal demokrasinin ideologluğuna soyunanlara da bakmamız gerekmektedir.

Çağdaş tanım ve öneriler

Sosyal demokrat olarak değerlendirebileceğimiz “küresel koşullara ilişkin” önerilerin başında, uluslararası örgütlerin güçlendirilmesi ile uluslararası işbirliğinin geliştirilmesi yer almaktadır (Giddens 2001). Held ve McGrew (2000), küresel koşullar için hem ulusal hem de ulusüstü sınırları kapsayan sorumluluk için “küresel etik” kavramı ve ekonomik küreselleşme güçlerini denetleyecek olan ulusal, bölgesel (AB gibi) ve küresel programların birlikte sürdürülmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Patomaki’ye (2000) göre ise AB, düzenleme ve gelirin yeniden bölüşümü için yeni fırsatlar sunabilir. Bu bağlamda AB’nin yasama gücünün vergi alanına da kaydırılması, AB Merkez Bankası’nca sermaye akım vergisi (Tobin Tax) salınması, Avrupa sendikalarının geliştirilmesi, deregülasyonun sosyal güvenlik olmadan durdurulması ve Avrupa Para Birliği’nin vergi cennetlerini kontrol etme ve sermaye gelirlerini vergilendirme düzenlemeleri hayata geçirilebilir.

Küreselleşme koşulları için, sosyal demokrat diyebileceğimiz öneriler arasında, -Giddens’ın (2003) önerdiği- “kamusallaştırma” ve “adil toplum” gibi kavramlar ile kamusal alanın korunması amaçlanmaktadır. Adil toplum kavramı ile, vatandaşların kendilerini korunmuş ve güvende hissederek kendi ideallerinin arkasında gidebilmeleri kastedilmektedir. Giddens, neoliberallerin “küçük devlet”ine (minimal state) karşı “güvence sağlayıcı devlet” (ensuring state) kavramını önerir. Bu devlet, vatandaşlar için koruma ve gözetme görevlerini de taşır ve bu görevlerin bazılarını garanti olarak sunmayı içerir.

Gosepath’e (2004) göre, “küresel adalet” kavramı geliştirilmelidir ve adalet kavramının varlığı ulus-devletin varlığı ile özdeşleştirilmemelidir. İnsan haklarına saygı, dünya çapında sosyal mal ve sorumlulukların adil dağıtılması, moral iddianın temelidir. Gosepath, küresel adalet için, küresel siyasal otoritenin zorunlu olmadığını ve ulusal siyasal egemenliğin dağıldığı bir ortamda da adalet sağlanabileceğini savunmaktadır. Küresel adaletin sağlanması için yerel, ulusal ve küresel düzeylerin üçünde de müdahale gereklidir. Pogge’ye (2004) göre, yoksulluk ve eşitsizlik, demokratik olmayan rejimlerin devam etmesine neden olur; gelişmekte olan ülkelerdeki olumsuz toplumsal, siyasal ve iktisadi koşulların varlığı sadece ulusal etmenlere bağlanmamalıdır. Gelişmiş ülkelerin varsıllığı ile gelişmekte olan ülkelerin yoksulluğu arasında, kolonyal döneme kadar geriye giden bir ilişki bulunmaktadır. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerde uyguladıkları politikalar ve uluslararası sistem ile insan haklarının gelişememesinde önemli rol oynamaktadır. İşte bu yüzden de, gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelere karşı hem pozitif hem de negatif sorumluluk taşırlar. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki bütün insanların tek bir doğal kaynağa dayanmaları ve tek bir küresel ekonomik sistemde birlikte yaşamaları, Pogge’ye göre, küresel adaletin gerekçelerini oluşturmaktadır.

Held (2003; 2004), sosyal demokrasinin; hukukun üstünlüğü, siyasal eşitlik, demokratik siyaset, sosyal dayanışma, toplumculuk ve ekonomik etkinlik gibi ilkeleri doğrultusunda, “küresel sosyal demokrasi” kavramını önermektedir. Held’in küresel sosyal demokrasi kavramı şu özellikleri taşımaktadır: uluslararası düzeyde hukukun üstünlüğü; küresel yönetişimde daha çok açıklık; sorumluluk ve demokrasi; yaşam şansının sürdürülmesinde sosyal adalete daha sıkı bağlılık; küreselden yerele farklı düzeylerde toplumun korunması; küresel para ve ticaret akımlarının kamuca yönetilmesi; önemli paydaşların şirket yönetimine katılması ve küresel ekonominin düzenlenmesi. Gills’e (2002) göre ise, eğer evrensel ekonomik liberalizm istikrarlı olmak istiyorsa, “küresel vatandaşlığa” dayanan bir “küresel demokrasi” teorisi geliştirilmelidir. Küresel demokrasi ve küresel vatandaşlık, “küresel eşitliğin”, “küresel adaletin”, “küresel dayanışmanın” ve “küresel özgürlüğün” tanımlanmasını içermektedir.

Sosyal demokrasinin küreselleşme koşullarında geçerliliğini yitirdiği savı, sosyal demokrasinin tanım ilkelerine değil, belirli koşullarda uyguladığı kamusal politikalara dayandırıldığından eksik ve yetersizdir. Oysa sosyal demokrasinin, ilkeleri bağlamında reformcu bir sosyal hareket olarak tanımlanması, onun değişen koşullara kırılmalar –revizyonlar- yaşayarak değil, politikalarını uyarlayarak uyum sağladığını ve tarihsel/toplumsal gelişiminin de kırılmalar ile değil, süreklilik içinde ilerlediğini gösterecektir. Giddens, Held ve Pogge gibi akademisyenlerin önerileri de küresel koşullara sosyal demokrasinin üçüncü yol olarak yanıtı olduğunu ileri sürmemize olanak vermektedir.

Kaynakça ve daha detaylı bilgi için, doktora (ODTÜ, 2006) tezin aynen basımı olan Social Democracy in the Age of Globalization: Responding Criticisms and Reasserting its Viability, VDM: Almanya (2009) kitaba veya “Sosyal Demokrasinin Küreselleşme Koşullarında Geçerliliği Üzerine Bir İnceleme” (Demokrasi Platformu, Kış 2007) başlıklı makaleye bakılabilir.

*Mersin Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü, ihsanmersin33@gmail.com

Bir cevap yazın