Gökten Doğangün – Referanduma Doğru Erkek Egemen Söylemin Gölgesinde “Kadın”

İçinde bulunduğumuz on yılda, otoritarizm ve sağ popülizm -Türkiye, Rusya, Polonya ve son olarak Amerika başta olmak üzere- tüm dünyada hızla yayılmakta. Bu yükselişin, sol hareketin yanı sıra kadınlar üzerinde ciddi etkileri oluyor. Zira, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları, erkek egemenliğini vurgulayan otoriter ve popülist söylemlerin ilk hedef noktalarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz birkaç ay içinde Polonya’da kürtajın tamamen yasaklanmasını öngören yasa tasarısı, Türkiye’de kadınları tecavüzcüsüyle evlendirme yasa tasarısı, Amerika’da kürtaj hakkının sınırlandırılmaya çalışılması ve Rusya’da aile içi şiddetin suç olmaktan çıkarılması bu durumun en göze çarpan örnekleridir.

Devlet ve kadın

Neden böyle olduğunu anlamak için toplumsal cinsiyet ile siyasi sistemler ve süreçler arasındaki karşılıklı ilişkiye odaklanan feminist literature bakmak faydalı olabilir. Devlet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişki konusunda önemli bir isim olan R.W. Connell, ulus devlet kurma süreci, ulusal güvenlik, devrim, ekonomik kriz, demografik kriz, ahlaki çöküş, iş gücüne katılım, cinsellik, üreme, evlilik ve homoseksüellik gibi tüm siyasal süreçlerin ve olguların devletler için siyasi mücadele alanları olduğunu söyler.[1] Buna göre, devletler, “makbul” toplumsal cinsiyet kategorileri inşa etmek amacıyla, kadınlık ve erkeklik nosyonlarının oluşumuna, içinde bulundukları tarihsel ve toplumsal koşullar etrafında müdahil olurlar. Devletler, siyasi otoritenin devamlılığını toplumun rızasına dayanarak tesis etmek amacıyla kadınlık ve erkeklik hakkında toplumun genelinde kabul gören kanaatlere ve sembollere başvururlar. Bu kanaatler ve semboller de, genel olarak tarihsel geçmişe, ulusal veya kültürel değerlere, etnik kimliğe, geleneğe veya dine referansla yeniden ve yeniden üretilir. Böylece, kültürel yeniden üretim sürecinin temelinde, kadınlık ve erkeklik nosyonlarının millet, etnik veya dini cemaat, kültürel miras, ahlaki değerler, gelenek görenek veya dine referansla tanımlanması yer alır.[2] Bu sayede, “makbul” kadınlık ve erkeklik halleri tanımlanır; bunun dışına çıkan haller marjinalize edilir ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri normalleştirilir ve haklılaştırılır. Bu eklemlenme; eğitim, sosyal haklar, beden ve üreme politikaları, istihdama ve siyasete katılımı düzenleyen yasal çerçeveye ve sosyal düzenlemelere de yansır.

Türkiye’de kadın meselesi, siyasi tarih boyunca modernleşme, batılılaşma ve İslam ekseninde dönen ideolojik tartışmaların merkezinde yer almıştır. “Kadın”, sekülerler ve İslamcılar arasındaki çekişmenin ve mücadelenin en önemli sembollerinden biri olagelmiştir.[3] Hala da kadın meselesi AKP muhafazakarlığının sembolüdür ve parti ile seçmen kitlesi arasındaki en güçlü bağı oluşturmaktadır.[4] Hükümet ve parti programlarında da ifade edildiği üzere, AKP’nin kadın meselesine yaklaşımı aile ve annelik eksenlidir. Kadınların gelecek nesilleri yetiştirmek ve aile içi huzuru tesis etmek amacıyla korunması ve güçlendirilmesi anlayışı hakimdir.[5]

İlk AKP uygulamaları ve geriye dönüş

Parti kimliğini “muhafazakar demokrat” olarak tanımlayan AKP’nin, iktidara ilk geldiği dönemde, esas önceliği demokratikleşme ve AB’ye tam üyelik idi. 2000’li yıllar boyunca hem AB’ye üyelik müzakereleri çerçevesinde hem de kadın hareketinin çabalarıyla toplumsal cinsiyet eşitliğini iyileştiren önemli yasal ve kurumsal değişiklikler, 1. ve 2. AKP hükümetleri tarafından yapıldı. Bu kapsamda namus, iffet, ahlak ve geleneğe dayanarak aileye, topluma ve devlete kadın bedeni üzerinde kontrol imkanı tanıyan maddelerin çıkarıldığı yeni bir ceza yasası 2004 yılında kabul edildi. Anayasanın aile hayatını düzenleyen ilgili maddelerine devletin, toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendirmek amacıyla gerekli önlem ve tedbirleri almakla yükümlü olduğu maddesi eklendi.[6] Anayasanın 90. maddesi uluslararası hukukun üstünlüğü kabul edilecek şekilde değiştirildi.[7] Aile içi şiddetin önlenmesi amacıyla önemli yasal düzenlemeler yapıldı.

2003’te, iş yerleri kadın işçilerin cinsel istismara karşı korunması için gerekli tedbirlerin alınması ile yükümlü kılındı. 2005 yılında büyükşehir belediyelerine ve nüfusu 100 bini aşan belediyelere şiddet mağduru kadın ve çocuklar için sığınma evi açma zorunluluğu getirildi. 2009 yılında TBMM’de toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etmek amacıyla Kadın ve Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu kuruldu. 2012 yılında İstanbul Sözleşmesi olarak da bilinen -aile içi şiddeti kadının insan haklarının ihlali olarak tanımlayan- Aileyi Koruma ve Kadına Karşı Şiddeti Önleme Kanunu kabul edildi ve onaylandı. Genç kadın istihdamını artırmak için devlet desteği sağlayan yasal düzenlemeler yapıldı.

Ancak hiç umulmadık bir anda, dönemin başbakanının kadın sivil toplum kuruluşları ile yaptığı bir toplantıda kadın-erkek eşitliğine inanmadığını açıklaması ile toplumsal cinsiyet eşitliğinde yaşanacak kaymanın önemli bir ipucu belirmiş oldu. Takip eden süreçte, erkek egemen söylem dini, milli ve neo-liberal kaygılar etrafında yeniden tesis edilmeye başladı.  Bu söylemin temelinde ahlaki ve dini değerlere referansla “makbul” kadınlık tanımı, “makbul” kadınlığın temelinde ise “aile yuvası” ve “kutsal annelik” vardır. Toplumsal cinsiyet eşitliğine alan bırakmayan bu “makbul” kadınlık, fıtrata yapılan referansla doğallaştırılmakta; ahlaki ve dini değerlere referansla da haklılaştırılmaktadır.

Bu bağlamda, anne olmayan kadın “eksik” olarak tanımlanmaktadır. Kürtaj cinayet olarak, sezaryen doğum ve doğum kontrolü Türk milletinin bekasına tehdit olarak addedilmektedir. Evliliği ve en az 3 çocuğu teşvik eden politikalar dini ve ahlaki değerlere ve ulusal duyarlıklıklara dayandırılmaktadır. Çocuk ve yaşlı bakımında “kreş eken huzurevi biçer” anlayışı benimsenmekte ve bu durum kadınlara evde bakım için sağlanan nakdi destekler ile telafi edilmeye çalışılmaktadır. Hamile kadınların sokakta dolaşması, kadınların toplum içinde gülmesi, üniversite öğrencilerinin kızlı erkekli aynı evlerde kalması başbakan, iktidar partisinin önde gelen siyasi figürleri ve bazı ilahiyatçılar tarafından iffet, namus ve ahlaki değerlere aykırı bulunmaktadır. Uzun süreli annelik izinleri; kurumsal bakım hizmetlerinin yokluğu; evde bakıma, dul kadınlara, evlilik sebebiyle işten ayrılan kadınlara sağlanan nakdi yardımlarla kadın istihdamından uzaklaşılmakta ve kadınlar evden veya enformel sektörde güvencesiz olarak çalışmaya mecbur bırakılmaktadırlar. Aile içi şiddet alanında atılan yasal adımlara rağmen kadınlara koruma sağlanamamakta, şiddet vakaları ve kadın cinayetleri hızla artmaktadır. Şiddet, tecavüz, tehdit vakalarında kadınların yasal hakları arabuluculuk, iyi hal indirimi ve/veya adli kontrol şartıyla serbestlik uygulamalarıyla ihlal edilmektedir.

2011 sonrası dönem

Son on yılda erkek egemen normların siyasi söylemde, yasal uygulamalarda, popüler kültür ve medya araçlarında yayılması ile siyasi iktidarın demokrasiden otoriter eğilimlere ve popülizme yönelmesi arasında bir paralellik gözlemlemek mümkündür. 2011 yılından itibaren hem AKP’nin siyasal gücünü ve seçmen tabanını konsolide etmesi hem de AB ile müzakere görüşmelerinin dondurulması ile AKP demokratikleşme söyleminden uzaklaşmaya başlamıştır.[8]Bu bağlamda, AKP, öncelikle muhafazakar seçmen kitlesine hitap etmeye; toplumun bütün kesimleri tarafından paylaşıldığı varsayılan “milli değerlere” vurgu yapmaya ve “makbul” kadın tanımında bu değerleri ön plana çıkarmaya başlamıştır. Yükselen otoriter eğilimlerin ve popülizmin etkisiyle AKP, toplumsal cinsiyet eşitliğinin yaygınlaşması için dönüştürücü gücünü kullanmak yerine aile ve annelik merkezli bir “makbul” kadınlık tanımını empoze etmeyi tercih etmektedir. Bu da, halen geleneksel eğilimleri kuvvetli olan Türkiye toplumunda geleneksel güçlerin kontrolsüz kalmasına ve yasal kazanımların önemsizleşmesine sebep olmaktadır. “Makbul” olan veya olmayan kadınların maruz kaldıkları eşitsizlik, ayrımcılık, şiddet ve yoksulluk gün be gün artmaktadır. Bunun en son örneği de, kadınları tecavüzcüsüyle evlendirme yasa tasarısıdır.

Referandum sonrası olası bir sistem değişikliğinin toplumsal cinsiyet eşitliğinin yeniden tesisine imkan vermesi pek mümkün görünmüyor. Aksine, yükselen otoriter eğilimlerin ve popülizmin etkisiyle, kadın-erkek eşitliğine dair anayasaya ve Türkiye’nin tabi olduğu uluslararası anlaşmalara aykırı açıklamalar ve uygulamaların devam edeceği endişesi, kadın örgütlerinin ve aktivistlerin referanduma yaklaşımlarını olumsuz etkiliyor. Aralarında Türk Kadın Dernekleri Konfederasyonu, Ka.Der, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Paltformu’nun da bulunduğu pek çok kadın örgütü toplumsal cinsiyet eşitliğini de garanti altına alacak laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin zedeleneceği gerekçesiyle referanduma destek vermeyeceklerini açıklıyorlar.[9]En son yapılan referandum anketlerinden birine göre de, kararsızlar içindeki en ağırlıklı grubu kadınlar, özellikle çalışmayan kadınlar oluşturuyor.[10]Türkiye’de tecavüzcüsüyle evlendirme yasa tasarılarının geri çekilmesinde protesto eylemlerinin sonuç vermesi de, kadın hareketinin taşıdığı dönüştürücü güç potansiyeline işaret ediyor. Bu da, bize Türkiye kadınlarının zorlu mücadeleleri sonucunda elde ettikleri haklarından ve kazanımlarından kolay vazgeçmeyeceklerini ve referandumun sonucu ne olursa olsun mücadelelerine devam edeceklerini gösteriyor.

[1]R.W. Connell, Toplumsal Cinsiyet ve İktidar. Toplum, Kişi ve Cinsel Politika, Ayrıntı Yayınları, 1987.

[2]Nira Yuval-Davis, Cinsiyet ve Millet, İletişim Yayınları, 1997.

[3]Ayşe Güneş-Ayata ve Fatma Tütüncü,‘Party Politics of the AKP (2002-2007) and the Predicaments of Women at the Intersection of the Westernist, Islamist and Feminist Discourses in Turkey’, British Journal of Middle Eastern Studies, 35 (3), 2008.

[4]Gamze Çavdar, ‘Islamist Moderation and the Resilience of Gender: Turkey’s Persistent Paradox’, Totalitarian Movements and Political Religions, 11 (3-4), 2010.

[5]AKP parti programı için bkz. https://www.akparti.org.tr/site/akparti/parti-programi#bolum, (accessed on 21 January 2016).

[6]Anayasa değişiklikleri için bkz. http://global.tbmm.gov.tr/docs/constitution_en.pdf, (accessed on 21 December 2013).

[7]Zana Çitak ve Özlem Tür, ‘Women between Tradition and Change: the Justice and Development Party Experience in Turkey’, Middle Eastern Studies, 44 (3), 2008.

[8]Ziya Öniş, ‘Sharing Power: Turkey’s Democratization Challenge in the Age of the AKP Hegemony’, Insight Turkey, 15 (2), 2013.

[9]http://www.birgun.net/haber-detay/kadinlar-anayasa-taslagi-kadinlar-icin-orta-cag-demektir-143290.html, http://www.dw.com/tr/kadınlar-tek-adama-da-tek-kadına-da-karşı/a-37549315

[10]http://www.birgun.net/haber-detay/anketci-adil-gur-den-referandum-aciklamasi-147492.html

*Dr. Gökten DOĞANGÜN
ODTÜ
gokten@metu.edu.tr

Bir cevap yazın