Gökçe Gökçen – Avrupa Sosyal Demokrasisi ve Suriye Sorunu

IMG_2327Geçtiğimiz hafta Paris’te yapılan terör saldırılarının ardından, Avrupa Birliği (AB) dış siyasetine ilişkin bir konu Avrupa’nın gündemine belki de ilk kez bu kadar kalıcı bir şekilde oturdu.

Avrupa’da sosyalist örgütlerle 2013 yılından bu yana süren ilişkilerim gereği, Avrupa sosyalistlerinin ve gençlik örgütlerinin Suriye konusundaki tepki ve görüşlerini yakından izlemeye çalışıyorum. Bunlardan yola çıkarak Fransa ve Avrupa’nın Suriye’ye bakışıyla ilgili gözlemlerimi paylaşmak isterim. Bu yazıda Avrupa’nın Ortadoğu politikasındaki sorunları ve bu sorunların başlıca sebeplerini, IŞİD terörünün Paris’e kadar gelmesiyle gözlemlediğim yeni tartışmaları, öngörülerimi ve Türkiye sosyal demokrasisine düşen görevi kendi açımdan açıklamaya çalışacağım.

Tutarlı bir sosyalist dış politikanın yokluğu

Öncelikle Avrupa sosyalizminin ve sosyal demokrasisinin Ortadoğu’da ilkesel bir politika izlemek yerine, olaylara verilen tepkilerin birikimi üzerinden bir siyaset yürüttüğünü söylemek gerekir. Örneğin, Ortadoğu’da bir devlet başkanı otoriter bir yönetim izlemekte ve insan hakları ihlallerinde bulunmakta ise, muhalefet olarak bilinen ve direnmek için haklı sebep sunan kim var ise belli bir noktadan itibaren desteklenir. Birden fazla muhalefet ortaya çıkıyorsa, Avrupa’da mücadelesi zaten bilinmekte olan ve Avrupa örgütlerinde sesini duyuran kesime yakın olanlar desteklenir. Resmi sol politikalar böyle oluşmasa da, örgütler görüşlerini temel olarak bu anlayışla belirler. Aslında yapılması gereken, diyalog oluşumunu desteklemek ve siyasi yaptırımlar ile insan hakkı ihlallerinin önüne geçmek olmalıdır. Ancak bu gibi yollar gerektiği kadar denenmez. Bu sebeple de ülkeden ülkeye değişen ve tutarlılıktan yoksun bir dış politika izlenmektedir.

Peki neden? Bunun nedeni, sanıldığı gibi Ortadoğu ülkelerini umursamamak veya duyarsızlık değil.

Burada bir parantez açıp Avrupa sosyalistleri ve sosyal demokratlarının programlarını ve politikalarını nasıl belirlediğini açıklamak isterim. AB ülkelerinin sosyal demokrat ve sosyalist partileri, Avrupa Sosyalistleri Partisi’ne (Party of European Socialists – PES) üyedir. PES de Avrupa Parlamentosu’nda Sosyalistler ve Demokratlar Grubu ile ortak çalışır. Bu örgüt ve gruplar, AB dışında benzer siyasi duruştaki bazı örgüt ve gruplar ile de işbirliği yapmaktadır. Örnek vermek gerekirse, PES’in Türkiye’deki partnerleri CHP ve HDP, İsrail’deki partnerleri İşçi Partisi, Filistin’deki ise El Fetih’tir.

Çatı örgüt olan PES, tabii ki muhatap aldığı örgütlerin politikasını olduğu gibi alıp uygulamayabilir; hatta bazen tam tersi bir politikayı benimsediği de olur. PES ile Sosyalistler ve Demokratlar Grubu’nun da farklı politikalar benimsediği görülebilir. Ancak her ne olursa olsun, bölgedeki sorunların çözülmesine dair fikir beyan edenlerden biri, bölgenin partner partileridir.

Ancak ülkelerin ve partilerin şartları, hükümette olup olmamaları, çatı örgütle ilişkileri gibi birçok etmen, politika belirlerken partnerlerin görüşlerinin benimsenme ölçüsünü farklılaştırabiliyor. Dış ilişkilerine yeterince önem vermeyen örgütlerin tezleri duyulmuyor, ilkeleri anlaşılmıyor. Buna karşılık, iktidarda olup güçlü ülkelerle işbirliğine soyunan bir parti, artık kardeş örgütlerini dinlemeyebiliyor.

Bütün bunlar bir kenara, Ortadoğu ülkelerinin dahil olduğu bir grup ülkede ise muhatap alınacak örgütün kim olduğu sorusu soruluyor. Ortadoğu’da Batılı anlamda sosyal demokrat bir çatı örgütü arayışı olmakla birlikte, Arap Sosyal Demokrat Forum adı altında toplanan örgütler milliyetçilik, cinsiyet eşitliği, laiklik ve bunun gibi çok temel konularda ortak zeminde buluşamıyorlar. Hal böyle olunca olan bitene bir tepki yükseltilebilse de, sorunlara çözüm önerisi sunulamıyor. Dolayısıyla Avrupa sosyalistleri, bu eleştirileri dinlemekle birlikte, siyasi olarak neyi nasıl konumlandıracağına yine Avrupa içinde karar veriyor ki, bu da başta değindiğim tutarsız dış politikayı beraberinde getiriyor. Çünkü bölgede Avrupa’nın temel seküler değerlerini paylaşmayan kimi grupların tutumları Avrupa’ya “onurlu bir direniş hareketi” olarak yansıyabiliyor.

Diğer yandan, Ortadoğu sorununa uzaktan bakan Avrupa ve –çok yakın olmasına rağmen- Türkiye, bölgedeki grup ve güçleri tektipleştirerek yorumluyor. Tartışmalarda genellikle ülkelerin şartları, ülkedeki sağ ve sol örgütler, insan hakları mücadeleleri maalesef dikkate alınmıyor; bunun yerine ülkelerin yarattığı imajlar ve bu imajlara yüklenen roller üzerinden pozisyon alınıyor. İsrail’in “ezen”, Filistin’in “mağdur”, ABD’nin “emperyalist” imgeleri, Arap Baharı sürecinde isyan eden birçok toplumun basitçe “oyuncak” olarak görülmesi, olayların arkasındaki insani ve toplumsal gerçeklerin de görmezden gelinmesine yol açıyor.

Bütün bunların sonucu olarak, Avrupalı sosyalist ve sosyal demokratlar kendilerini basitçe sağ siyasetin söylediklerinin karşısında konumlandırıyor. Bu da, İslamcı terör örgütlerini örnek gösterip Müslümanları toptan reddeden sağa karşı, İslamcı-Müslüman ayrımı yapmaksızın İslami grupları toptan desteklemek veya tolere etmek anlamına geliyor. Ancak nüansları dikkate almamak ve gerekli ayrımları yapmaktan kaçınmak sağın elini güçlendirmekten başka bir şeye yaramıyor.

Paris terörü sonrasında…

Gözlemlediğim kadarıyla Paris terörüne kadar Fransa sosyalistlerinin sorunlu yanı buydu. Terör saldırısı ile büyük bir şaşkınlık ve korku yaşayan ülkede güvenlik önlemleri iyice artırılmış olmasına ve ülke genelinde birlik havası varmış gibi gösterilmesine rağmen sağ-sol kutuplaşması giderek keskinleşmiş duruma geldi. Birlikte saygı duruşunda bulunma, milli marş söyleme ve cumhuriyet değerlerine vurgu yapma gibi önemli değerlerini Türkiye gibi kaybetmemiş olan Fransa’da aşırı sağ, terör saldırısının hemen ardından hükümetin göçmen yanlısı politikalarını kötülemeye ve ülkedeki Müslüman azınlığa tehditler savurmaya başladı. Sokaklara dökülen Neo-Nazi akımına mensup gruplarla da mücadele etmeye çalışan sosyalistlerde ve genel olarak gençlerde, bölgedeki sorunlara karşı eskisine göre çok daha fazla ilgi oluştu. Kurumsal düzlemde ilişkili oldukları örgüt olan Sosyalist Parti’den bağımsız yapıdaki Sosyalist Gençler ise -Fransa Hükümeti de dahil- Avrupa’nın Ortadoğu’ya dair hangi konularda yanlış yaptığını tartışmaya başladılar.

Bütün bu tartışmalar sonunda, yüksek sayıda Suriyeli mülteci ağırlayarak Avrupa solunun sempatisini kazanmış olan AKP Hükümeti’nin IŞİD’le arasına mesafe koyamıyor oluşu Avrupa kamuoyunda giderek daha fazla dikkat çekecek ve Türkiye’nin dış politikada dibe vuran imajını kurtarmak biraz daha zorlaşacaktır.

Ancak bölgede dış ilişkilerine önem veren, tutarlı sosyal demokrat hareketler ve partiler güç kazanmadan ve Arap dünyası örgütleri ile birlikte sistemli hareket etmeden, bunların Avrupa’ya yeni bir çözüm önerisi kabul ettirmeleri olası görünmüyor. Bunun yanında Avrupa’nın, Ortadoğu’daki güvenlik ve insan hakları sorununun temeline inmek yerine sol-sağ çatışması sebebiyle mülteci kabul edip etmemek, sınır güvenliğini artırıp artırmamak gibi giderek kısır hale gelen tartışmalarda takılıp kalması da söz konusu olabilir.

Bu karanlık gibi görünen tabloda Türkiye sosyal demokrasisi suskunluğunu bozarsa tarihi bir görev üstlenebilir. Müslüman çoğunluğa sahip olmasına rağmen laiklik bilincini uzun yıllardır ülkeye –iyi kötü- yerleştirmiş bir gelenekten gelip kültürü ve tarihi gereği hem Avrupa’nın hem de Ortadoğu’nun derdini anlayabilecek potansiyelde olan Türkiye sosyal demokratları ve özellikle Cumhuriyet Halk Partisi, bir an önce dış siyasete ilişkin ilkeleri çerçevesinde uzun vadeli dış politika ile sistemli bir uluslararası ilişkiler planı yapmalıdır. Yeni dönemde partinin dış örgütlerdeki temsili ve önemli yöntemlerinden biri olan “uluslararası dayanışma” bir an önce ön plana alınmalı ve sorun çözmede öncü hale gelinmelidir.

*Gökçe Gökçen,
Avrupalı Genç Sosyalistler (YES)
Başkan Yardımcısı,
gokce.gokcen@youngsocialists.eu

Bir cevap yazın