Gaye Yılmaz – Küresel Isınma ve İklim Değişikliğinin Ekonomi-Politiği

gaye_yilmaz_289978604Pek çok çalışmada “insan edimi” ile açıklanan ve her biri bir diğeriyle etkileşim halinde olan Küresel Isınma, İklim Değişikliği ya da Sera Gazı Etkisi gibi kavramlar, özellikle son 10-15 yıldan beri gündelik tartışmalara daha fazla damga vurmaya başlamıştır. Bu çabaların önemli bir bölümü, söz konusu meselenin nedenleri ve farklı yansımalarına odaklanırken, aynı zamanda bu tezlere farkında olmadan onay vermektedir. Başka bir deyişle, ortaya çıkış nedenlerini ve sonuçlarını tartıştığınız bir konunun var olup olmadığını sorgulamanız pek mantıklı değildir. Öte yandan, kuşkusuz ve münhasıran az sayıda da olsa özellikle doğa bilimleri alanında küresel ısınma ve iklim değişikliğinin birer bilimsel gerçek olup olmadığını araştıran çalışmalar da vardır. Bu kısa yazıda ise, küresel ısınma ve iklim değişikliği olgularının gerçekten var olup olmadığı sorunu veya -pek çok makalede bulunabilecek olan- nedenleri ya da olumsuz etkileri gibi boyutları değil, bir felaket senaryosunun bile nasıl, hangi biçimler altında ticarete ve sermaye birikimine konu edildiği gösterilmeye çalışılacak ve böyle bir süreçte alındığı iddia edilen önlemlerin neden işe yarayamayacağı bu bağlamda tartışılacaktır.
Öncelikle bu iki kavramın basit tanımlarıyla başlayacak olursak, sera etkisi, özellikle fosil yakıtların tüketilmesi sonucunda ortaya çıkan karbondioksit ve metan gibi zehirli gazların atmosfere salınması ve giderek atmosferdeki oranlarının yükselmesi sonucunda ortaya çıkan bir durumdur. Atmosferde zehirli gazların oranının artması ise, normal koşullarda yerküreden yeniden uzaya yansıtılan güneş ışınlarının bir kısmının oluşan bu katman yüzünden uzaya dönememesi, yani yerkürede kalmasına yol açmaktadır. Bu süreç, yerkürede ısının giderek artacağı yönündeki tezleri güçlendirmektedir. Küresel ısınma tartışmaları, 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl boyunca gündeme gelse de, esas olarak 1980’li yıllarda başlamıştır. Buna karşın iklim değişikliği tezleri çok eski dönemlerden beri çalışılmaktadır ve son 30-40 yıllık süreçte bu ikilinin birbiriyle etkileşim halinde olduğu tezi ağırlık kazanmış durumdadır (Tomanbay, 2008:121-122).

Felaketten kazanç çıkarmak…

Daha çok doğa bilimleri alanını ilgilendiren tanım ve varlık-yokluk tartışmalarını bir yana bırakıp sürecin ekonomi-politiğine odaklanacak olursak, tıpkı yakın zamanda kaleme alınmış bir yazıda belirtildiği gibi, “siz küresel ısınma ve iklim değişikliği ile ilgilenmiyor olabilirsiniz, ama bilin ki bu ikili sizinle gayet yakından ilgileniyor” (Wiggin, 2014) tespitini yapmak durumundayız. Zira, dünyanın varlıklı elitleri ya da nam-ı diğer dünya sermaye sınıfı, çoktan küresel ısınma ve iklim değişikliği pazarını oluşturmuş ve bu sektörü “öngörülebilen geleceğin en önemli yatırım alanı” (Grantham, 2010) olarak tanımlamış bulunuyor. Daha şimdiden Deutsche Bank ve benzeri dünya devleri sektöre muazzam ölçekte yatırımlar yaptılar. Dahası, sürecin finansal altyapısı bile hazırlandı; öyle ki, bugün iklim ve küresel ısınma alanında türev piyasalarında işlem yapılması bile mümkün. Bu yeni süreçte Kuzey Kutbu’nun hangi devletler arasında, nasıl yeniden paylaşılacağı konusu hali hazırda mülkiyeti elinde bulunduran ve Kuzey Kutbu’na sınırı olan 5 devlet arasında hararetli müzakerelerde ele alınıyor. Benzer şekilde muazzam bir “buluşçuluk” (innovation) dalgası gittikçe büyüyerek yaklaşmakta. İsrail’in deniz tuzunu arıtma ve Alp’lerdeki kayak pistlerine sattığı kar üretme tesisleri, Sudan’daki çiftlikleri satın alan Wall-Street şirketleri, sellere karşı mücadele etme iddiasıyla piyasaya dahil olan Hollanda şirketleri, tuza dirençli olarak üretilen genetiği ile oynanmış tohumlar, sivrisinek popülasyonunun ve menzilinin artışı sonucunda hızla yayılmakta olan Dang humması ve buna karşı geliştirilen ilaçların oluşturduğu yeni endüstriler, düşük yükseklikli ve sel riski barındıran arazilerin yönetimi, havuzlar ve kanallar, su kıtlığı, seller ve çölleşme etkilerine karşı geliştirilecek yeni buluşlar ve teknolojiler bu muazzam ölçekteki buluşçuluk dalgasının kıyıya ilk ulaşan minik çırpıntıları. Isınma senaryolarının öngörüldüğü şekilde gerçekleşmesi halinde 1 milyardan fazla insanın seller dolayısıyla ya hayatını kaybedeceği ya da yerinden edileceği tahmin ediliyor. Bu gelişmenin ulusal sınırları tehdit edecek kadar önemli bir gerilim yaratması da beklentiler arasında. Hindistan daha şimdiden Bangladeş ile arasına devasa bir duvar örmeye başladı. Amaç, seller dolayısıyla kaçmaya çalışan Bangladeş halkının geçişini engellemek. Benzer bir durum Akdeniz’i de tehdit eder durumda, özellikle Kuzey Afrika ülkelerinden Akdeniz’i güneyden kuzeye botlarla kat ederek Güney Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışan göçmenler Schengen Anlaşmasının yeniden tartışmaya açılmasına yol açtı (Ritholtz, 2014).
Uzun vadede tüm canlı yaşamı tehdit etme potansiyeli olsa da, kısa ve orta vadede -sanılanın aksine- bu sürecin kazananları ve kaybedenleri olacak. Bu süreci bir kazanç kapısına dönüştürme yolunda büyük adımlar atmakta olan sermaye sınıfı ve bu sermayelerin devletleri zenginliklerini ve güçlerini kat be kat arttırırken; muhtemelen tamamen batacak olan takım-ada ve ada ülkeleri ile yoksul ülkeler daha da fakirleşecek. Örneğin, Rusya, Kanada, Grönland (Danimarka) gibi ülkeler iklim değişikliğinden korkmadığı gibi bu süreci ellerini ovuşturarak karşılamakta olan ülkeler arasında. Yerkürenin en soğuk noktalarında konumlanmış olan bu üç ülke, küresel ısınmayla birlikte mevsimlerin uzamasından, madencilik faaliyeti yapabilecekleri topraklarını büyütmekten ve Kuzey Kutbu’nun buzullar altında gizlenmiş zenginliklerine artık çok daha kolay erişebileceklerinden umutlu oldukları için süreci heyecan, umut ve mutlulukla takip ediyor (Ritholtz, 2014).

İklim değişikliğine kapitalizmin yanıtı

Diğer yandan Newell ve Peterson “İklim Kapitalizmi” (2010) adını verdikleri küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı üretilen yanıtların şimdiye kadar tamamen dünya karbon piyasaları tarafından şekillendirildiğine dikkat çekmektedirler. “Kirleten Öder!” mantığı ile hareket eden bu piyasalar, aslında –en basit tanımıyla- soluduğumuz havayı paraya dönüştüren ticari bir işletme gibi davranmakta ve yine bu nedenle iklim değişikliğinden küresel ısınmaya su kıtlığından sellere ve kasırgalara kadar bütün doğa olaylarını kendisi için bir kazanç kapısı haline getirmektedir.

National Geographic ile röportaj yapan McKenzie Funk ise, en çarpıcı sermaye birikiminin genetiği değiştirilen sivrisinekler üzerinden sağlandığına dikkat çekmektedir. Sıtma ve Dang humması, benzeri tropik salgınların “sadece yoksulları vuran hastalıklar” olmaları dolayısıyla on yıllardır görmezden gelinmiştir. Ancak bu hastalıkların sivrisineklerin, -genetik değişikliğin ardından uçuş menzillerinin uzaması neticesinde- artık ABD’nin Florida kıyılarına kadar ulaşmış olması ve çok yakında Avrupa’ya ulaşabileceği görülmüştür. Bu gerçeklik, başta ilaç ve kimya endüstrileri olmak üzere, pek çok şirketi yeni yatırımlar yapmak üzere harekete geçirmiştir. Su şebekeleri ve kaynaklarının piyasaya açılması ve büyük kar getiren bir sektör olarak belirmesi de küresel ısınma ile doğrudan ilintilidir. Su şirketleri su hakkını paketleyerek kentlere satmaktadır. Avustralya’da ise finansal alanda faaliyet gösteren yatırım fonları (Hedge funds) çiftliklere giderek onların su haklarını satın almakta ve ardından da bu hakları aynı çiftliklere kiralamaktadır. Muazzam su varlıklarını ele geçiren bu fonlar, kuraklık arttıkça daha çok kazanmaktadır. Zaman zaman sıradan halkın da küçük tasarruflarını yatırdığı bu fonlar iklimlerin değişmesinden, yerkürenin ısınmasından ve su varlıklarının azalmasından kar etmektedir (National Geographic, 2014).

İklim değişikliği ve küresel ısınmadan en fazla kar elde etmesi beklenen sektörler arasında kayak merkezleri için kutupsal-kar üreten şirketler; su haklarını ve çiftlikleri satın alarak olası su kıtlığında daha yüksek bedeller karşılığında su satmayı hedefleyen fonlar ve finans şirketleri; kutuplarda buzulların erimesiyle birlikte ortaya çıkacak yeni petrol ve gaz yataklarından nemalanacak Shell ve BP gibi petrol ve doğal gaz şirketlerinin yanı sıra Kuzey Denizi’nde açılacak olan yeni deniz ulaşımı olanakları üzerinden kar etmeyi amaçlayan deniz-ulaştırma şirketleri; genetik değişiklikler üzerinde uzmanlaşmış Monsanto ve Oxitec gibi devler, Kuzey Denizi’nde artacak balıkçılık, güneyde kuraklığın artmasıyla görece daha yeşil kalacak ülkelere sahip olmanın bahşedeceği olanaklara sahip olan kutup ülkelerini saymak mümkündür (www.wired.com, 2014).

Bu kısa yazıda buzdağının sadece çok küçük bir kısmı gösterilmeye çalışılmış olsa da, gerçek olup olmadığı sorunsalından bağımsız olarak verili durumda devletlerin ve uluslararası kuruluşların küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı alındığını iddia ettikleri önlemlerin inandırıcılığının ve samimiyetinin sorgulanması gerektiği açıktır. Özellikle günümüzde sermaye lobileri ile devlet yapılarının ne derece iç içe geçmiş olduğu; bunun da ötesinde daha şimdiden önemli ölçüde ticarileşmiş olan sürecin kendisinin bazı devletlere daha da güçlenme olanağı bahşederken bazılarını doğrudan vurduğu gerçeği göz önüne alındığında iki soru öne çıkmaktadır. Birincisi, sermaye sınıfının çıkarlarını önceleyen bir uluslararası sistemde belli sermaye gruplarının açık bir şekilde kar edip, birikim sağladığı bir felaketi durdurmak için küresel ölçekte alınması gereken tedbirler nasıl ve hangi ölçekte alınabilecektir? İkinci soru yine sistemle alakalıdır ve uluslar arasında zaten var olan eşitsizliklerin/dengesizliklerin yeniden ve daha derin bir biçimde belirlenmesine yol açan küresel ısınma ve iklim değişikliğinin, özellikle büyük devletlere daha da güçlenme olanağı sağlarken devletlerarası bir uzlaşmayla önlenmesi mümkün olabilecek midir?

Pek çok çalışmada “insan edimi” ile açıklanan ve her biri bir diğeriyle etkileşim halinde olan Küresel Isınma, İklim Değişikliği ya da Sera Gazı Etkisi gibi kavramlar, özellikle son 10-15 yıldan beri gündelik tartışmalara daha fazla damga vurmaya başlamıştır. Bu çabaların önemli bir bölümü, söz konusu meselenin nedenleri ve farklı yansımalarına odaklanırken, aynı zamanda bu tezlere farkında olmadan onay vermektedir. Başka bir deyişle, ortaya çıkış nedenlerini ve sonuçlarını tartıştığınız bir konunun var olup olmadığını sorgulamanız pek mantıklı değildir. Öte yandan, kuşkusuz ve münhasıran az sayıda da olsa özellikle doğa bilimleri alanında küresel ısınma ve iklim değişikliğinin birer bilimsel gerçek olup olmadığını araştıran çalışmalar da vardır. Bu kısa yazıda ise, küresel ısınma ve iklim değişikliği olgularının gerçekten var olup olmadığı sorunu veya -pek çok makalede bulunabilecek olan- nedenleri ya da olumsuz etkileri gibi boyutları değil, bir felaket senaryosunun bile nasıl, hangi biçimler altında ticarete ve sermaye birikimine konu edildiği gösterilmeye çalışılacak ve böyle bir süreçte alındığı iddia edilen önlemlerin neden işe yarayamayacağı bu bağlamda tartışılacaktır.
Öncelikle bu iki kavramın basit tanımlarıyla başlayacak olursak, sera etkisi, özellikle fosil yakıtların tüketilmesi sonucunda ortaya çıkan karbondioksit ve metan gibi zehirli gazların atmosfere salınması ve giderek atmosferdeki oranlarının yükselmesi sonucunda ortaya çıkan bir durumdur. Atmosferde zehirli gazların oranının artması ise, normal koşullarda yerküreden yeniden uzaya yansıtılan güneş ışınlarının bir kısmının oluşan bu katman yüzünden uzaya dönememesi, yani yerkürede kalmasına yol açmaktadır. Bu süreç, yerkürede ısının giderek artacağı yönündeki tezleri güçlendirmektedir. Küresel ısınma tartışmaları, 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl boyunca gündeme gelse de, esas olarak 1980’li yıllarda başlamıştır. Buna karşın iklim değişikliği tezleri çok eski dönemlerden beri çalışılmaktadır ve son 30-40 yıllık süreçte bu ikilinin birbiriyle etkileşim halinde olduğu tezi ağırlık kazanmış durumdadır (Tomanbay, 2008:121-122).

Felaketten kazanç çıkarmak…

Daha çok doğa bilimleri alanını ilgilendiren tanım ve varlık-yokluk tartışmalarını bir yana bırakıp sürecin ekonomi-politiğine odaklanacak olursak, tıpkı yakın zamanda kaleme alınmış bir yazıda belirtildiği gibi, “siz küresel ısınma ve iklim değişikliği ile ilgilenmiyor olabilirsiniz, ama bilin ki bu ikili sizinle gayet yakından ilgileniyor” (Wiggin, 2014) tespitini yapmak durumundayız. Zira, dünyanın varlıklı elitleri ya da nam-ı diğer dünya sermaye sınıfı, çoktan küresel ısınma ve iklim değişikliği pazarını oluşturmuş ve bu sektörü “öngörülebilen geleceğin en önemli yatırım alanı” (Grantham, 2010) olarak tanımlamış bulunuyor. Daha şimdiden Deutsche Bank ve benzeri dünya devleri sektöre muazzam ölçekte yatırımlar yaptılar. Dahası, sürecin finansal altyapısı bile hazırlandı; öyle ki, bugün iklim ve küresel ısınma alanında türev piyasalarında işlem yapılması bile mümkün. Bu yeni süreçte Kuzey Kutbu’nun hangi devletler arasında, nasıl yeniden paylaşılacağı konusu hali hazırda mülkiyeti elinde bulunduran ve Kuzey Kutbu’na sınırı olan 5 devlet arasında hararetli müzakerelerde ele alınıyor. Benzer şekilde muazzam bir “buluşçuluk” (innovation) dalgası gittikçe büyüyerek yaklaşmakta. İsrail’in deniz tuzunu arıtma ve Alp’lerdeki kayak pistlerine sattığı kar üretme tesisleri, Sudan’daki çiftlikleri satın alan Wall-Street şirketleri, sellere karşı mücadele etme iddiasıyla piyasaya dahil olan Hollanda şirketleri, tuza dirençli olarak üretilen genetiği ile oynanmış tohumlar, sivrisinek popülasyonunun ve menzilinin artışı sonucunda hızla yayılmakta olan Dang humması ve buna karşı geliştirilen ilaçların oluşturduğu yeni endüstriler, düşük yükseklikli ve sel riski barındıran arazilerin yönetimi, havuzlar ve kanallar, su kıtlığı, seller ve çölleşme etkilerine karşı geliştirilecek yeni buluşlar ve teknolojiler bu muazzam ölçekteki buluşçuluk dalgasının kıyıya ilk ulaşan minik çırpıntıları. Isınma senaryolarının öngörüldüğü şekilde gerçekleşmesi halinde 1 milyardan fazla insanın seller dolayısıyla ya hayatını kaybedeceği ya da yerinden edileceği tahmin ediliyor. Bu gelişmenin ulusal sınırları tehdit edecek kadar önemli bir gerilim yaratması da beklentiler arasında. Hindistan daha şimdiden Bangladeş ile arasına devasa bir duvar örmeye başladı. Amaç, seller dolayısıyla kaçmaya çalışan Bangladeş halkının geçişini engellemek. Benzer bir durum Akdeniz’i de tehdit eder durumda, özellikle Kuzey Afrika ülkelerinden Akdeniz’i güneyden kuzeye botlarla kat ederek Güney Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışan göçmenler Schengen Anlaşmasının yeniden tartışmaya açılmasına yol açtı (Ritholtz, 2014).

Uzun vadede tüm canlı yaşamı tehdit etme potansiyeli olsa da, kısa ve orta vadede -sanılanın aksine- bu sürecin kazananları ve kaybedenleri olacak. Bu süreci bir kazanç kapısına dönüştürme yolunda büyük adımlar atmakta olan sermaye sınıfı ve bu sermayelerin devletleri zenginliklerini ve güçlerini kat be kat arttırırken; muhtemelen tamamen batacak olan takım-ada ve ada ülkeleri ile yoksul ülkeler daha da fakirleşecek. Örneğin, Rusya, Kanada, Grönland (Danimarka) gibi ülkeler iklim değişikliğinden korkmadığı gibi bu süreci ellerini ovuşturarak karşılamakta olan ülkeler arasında. Yerkürenin en soğuk noktalarında konumlanmış olan bu üç ülke, küresel ısınmayla birlikte mevsimlerin uzamasından, madencilik faaliyeti yapabilecekleri topraklarını büyütmekten ve Kuzey Kutbu’nun buzullar altında gizlenmiş zenginliklerine artık çok daha kolay erişebileceklerinden umutlu oldukları için süreci heyecan, umut ve mutlulukla takip ediyor (Ritholtz, 2014).

İklim değişikliğine kapitalizmin yanıtı

Diğer yandan Newell ve Peterson “İklim Kapitalizmi” (2010) adını verdikleri küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı üretilen yanıtların şimdiye kadar tamamen dünya karbon piyasaları tarafından şekillendirildiğine dikkat çekmektedirler. “Kirleten Öder!” mantığı ile hareket eden bu piyasalar, aslında –en basit tanımıyla- soluduğumuz havayı paraya dönüştüren ticari bir işletme gibi davranmakta ve yine bu nedenle iklim değişikliğinden küresel ısınmaya su kıtlığından sellere ve kasırgalara kadar bütün doğa olaylarını kendisi için bir kazanç kapısı haline getirmektedir.

National Geographic ile röportaj yapan McKenzie Funk ise, en çarpıcı sermaye birikiminin genetiği değiştirilen sivrisinekler üzerinden sağlandığına dikkat çekmektedir. Sıtma ve Dang humması, benzeri tropik salgınların “sadece yoksulları vuran hastalıklar” olmaları dolayısıyla on yıllardır görmezden gelinmiştir. Ancak bu hastalıkların sivrisineklerin, -genetik değişikliğin ardından uçuş menzillerinin uzaması neticesinde- artık ABD’nin Florida kıyılarına kadar ulaşmış olması ve çok yakında Avrupa’ya ulaşabileceği görülmüştür. Bu gerçeklik, başta ilaç ve kimya endüstrileri olmak üzere, pek çok şirketi yeni yatırımlar yapmak üzere harekete geçirmiştir. Su şebekeleri ve kaynaklarının piyasaya açılması ve büyük kar getiren bir sektör olarak belirmesi de küresel ısınma ile doğrudan ilintilidir. Su şirketleri su hakkını paketleyerek kentlere satmaktadır. Avustralya’da ise finansal alanda faaliyet gösteren yatırım fonları (Hedge funds) çiftliklere giderek onların su haklarını satın almakta ve ardından da bu hakları aynı çiftliklere kiralamaktadır. Muazzam su varlıklarını ele geçiren bu fonlar, kuraklık arttıkça daha çok kazanmaktadır. Zaman zaman sıradan halkın da küçük tasarruflarını yatırdığı bu fonlar iklimlerin değişmesinden, yerkürenin ısınmasından ve su varlıklarının azalmasından kar etmektedir (National Geographic, 2014).

İklim değişikliği ve küresel ısınmadan en fazla kar elde etmesi beklenen sektörler arasında kayak merkezleri için kutupsal-kar üreten şirketler; su haklarını ve çiftlikleri satın alarak olası su kıtlığında daha yüksek bedeller karşılığında su satmayı hedefleyen fonlar ve finans şirketleri; kutuplarda buzulların erimesiyle birlikte ortaya çıkacak yeni petrol ve gaz yataklarından nemalanacak Shell ve BP gibi petrol ve doğal gaz şirketlerinin yanı sıra Kuzey Denizi’nde açılacak olan yeni deniz ulaşımı olanakları üzerinden kar etmeyi amaçlayan deniz-ulaştırma şirketleri; genetik değişiklikler üzerinde uzmanlaşmış Monsanto ve Oxitec gibi devler, Kuzey Denizi’nde artacak balıkçılık, güneyde kuraklığın artmasıyla görece daha yeşil kalacak ülkelere sahip olmanın bahşedeceği olanaklara sahip olan kutup ülkelerini saymak mümkündür (www.wired.com, 2014).

Bu kısa yazıda buzdağının sadece çok küçük bir kısmı gösterilmeye çalışılmış olsa da, gerçek olup olmadığı sorunsalından bağımsız olarak verili durumda devletlerin ve uluslararası kuruluşların küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı alındığını iddia ettikleri önlemlerin inandırıcılığının ve samimiyetinin sorgulanması gerektiği açıktır. Özellikle günümüzde sermaye lobileri ile devlet yapılarının ne derece iç içe geçmiş olduğu; bunun da ötesinde daha şimdiden önemli ölçüde ticarileşmiş olan sürecin kendisinin bazı devletlere daha da güçlenme olanağı bahşederken bazılarını doğrudan vurduğu gerçeği göz önüne alındığında iki soru öne çıkmaktadır. Birincisi, sermaye sınıfının çıkarlarını önceleyen bir uluslararası sistemde belli sermaye gruplarının açık bir şekilde kar edip, birikim sağladığı bir felaketi durdurmak için küresel ölçekte alınması gereken tedbirler nasıl ve hangi ölçekte alınabilecektir? İkinci soru yine sistemle alakalıdır ve uluslar arasında zaten var olan eşitsizliklerin/dengesizliklerin yeniden ve daha derin bir biçimde belirlenmesine yol açan küresel ısınma ve iklim değişikliğinin, özellikle büyük devletlere daha da güçlenme olanağı sağlarken devletlerarası bir uzlaşmayla önlenmesi mümkün olabilecek midir?

*Dr. Gaye Yılmaz,
Boğaziçi Üniversitesi,
gyylmz@yahoo.com

Bir cevap yazın