Galip Uyar – Eğitimsiz Eğitim

photoİsyan ediyorum; fakat isyanım içimde kalıyor. Ağlıyorum, sesimi duyan olmuyor. Haykırmaya çalışıyorum, sesimi kısıyorlar. Merak ediyorum: İhmalden ölümlere, sudan sebeplerle yitip giden hayatlara, yeşermeden solan umutlara, göz göre gelen ölümlere insan nasıl katlanabilir?

Yüzer yüzer, onar onar ölümlerin yaşandığı bir coğrafyada teker teker ölümlerin adı bile okunmuyor. O yüzden kadın cinayetleri haber niteliği taşımamaya başladı. Ölüm sokaklarda, ölüm madenlerde, ölüm inşaatlarda, ölüm asansörlerde, ölüm sessiz gecelerin ıssız evlerinde kol gezerken bütün bu olup bitenin bir açıklaması olmalıydı. Oldu da. Kader denildi geçildi tüm bunlara.

Cilalanmış cahiliye dönemi

Son yıllarda değerler eğitimi adı altında sistematik bir biçimde kadercilik işlenmeye başladı. “Cilalanmış cahiliye dönemi” diyebileceğimiz bir dönemde yaşar olduk. 4+4+4 adı verilen en gerici eğitim sistemini kuzu kuzu kabul ettik. Yasa teklifi kaşla göz arasında komisyonlardan geçirilirken ortaya konulan cılız bir parlamento muhalefetini yeterli gördük. Yüzyıllık eğitim kurumlarımızın adları değiştirildi; binaları ellerinden alındı; müdürleri, öğretmenleri sürüldü, toplumsal muhalefet ortada yoktu. Sokaklarda bir kaç cılız ses, birkaç gün sesini duyurmaya çalıştı; hepsi o kadar.

Eğitim şuralarında kararlar alındı: Anaokulu ve ana sınıflarında değerler eğitimi adı altında din dersi verilsin, orta öğretim kurumlarında ise zorunlu olarak Osmanlıca dersi okutulsun dendi. Şura kararları tavsiye niteliğindeki kararlardır; ama hepimiz biliyorduk ki, bu kararlar jet hızıyla yasallaşacak, şakır şakır uygulanacaktı. Uygulandı da.

Osmanlıca dersi üzerinden gerici bir algı operasyonu başlatıldı: Alfabe değişmiş ve bu toplum bir gecede cahil kalmış, babalarının dedelerinin mezar taşlarını okuyamaz olmuştu. Duyan inanıyor; çünkü bizim eğitim sistemimiz duyduğuna inanmaya göre inşa edilmiştir. Sorgulama, araştırma hak getire. Nasılsa her dönemde, her koşulda bir bilen veya bilenler çıkıyor. Türkiye Cumhuriyetinde ilk nüfus sayımının 1927 yılında yapıldığını biliyoruz. Sayım sonuçlarına göre 13.648.740 olan toplam nüfusun sadece %11’i okuma yazma bilmekteydi. Yani kaba hesapla her 10 kişiden ancak birisi okuma yazma bilmekteydi. Üstelik nüfusun %16’sının kentlerde, %84’ünün köylerde yaşadığı bir toplumsal yapıda nasıl olur da bir gecede herkes cahil kalırdı? Cahilin cahil kalması nasıl bir şeydi? Anlaşılır gibi değil.

Eğitim, sorgulamayı gerektirir. Peki, biz sorguluyor muyuz? Elbette hayır. İşte bu yüzden bu yazıya eğitimsiz eğitim başlığını uygun gördüm.

Son yıllarda eğitim üzerinden yapılan tartışmalar ve uygulamalar neleri gizliyor, neleri elimizden alıp götürüyor, neler amaçlanıyor? Bir de onlara bakalım.

Bu tartışmalarla Türk eğitim sistemindeki kalitesizlik gizlenmeye çalışılıyor. Kısa adı PISA olan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı sonuçlarına göre, Türkiye’nin matematik okur- yazarlığındaki hali içler acısı. Türkiye, 2012 değerlendirmesinde, matematik alanında ortalama 448 puan elde ederek 65 ülke arasında 44. sırada kaldı. Okuma becerileri alanında 475, fen alanında ise 463 puan elde edildi. Peki, birinci olan ülkelerin ortalama puanları nedir? Bir de onlara bakalım. Matematik birincisi ülke Hong Kong’un puanı 550; okuma-anlama birincisi olan ülke Finlandiya’nın puanı 543; bilim alanında birinci olan ülke Finlandiya’nın puanı 548; problem çözme birincisi olan ülke Finlandiya’nın puanı 550… Ayrıca Finlandiya birinci olamadığı diğer iki alanda da küçük farklarla ikinci olmuş. 2016 sonuçları bizim için daha kötü. Matematikte 44. sıradan 45.sıraya inmişiz örneğin.

Finlandiya’da eğitim

Peki, bu Finler eğitimde neler yapıyorlar? Çok basit bir şey: Birey yetiştiriyorlar. Çocuğa birey olarak değer veriyorlar. Çocuklardan biri yeterince iyi öğrenemiyorsa öğretmenleri bunu hemen fark ediyor ve çocuğun öğrenme programını onun bireysel ihtiyaçlarına göre düzenliyor. Aynı şey, okula uyum göstermeyen, sıkılan ya da öğrenim durumu programın ilerisinde olan çocuklar için de geçerli. Bunu yaparken de eğitim bilimlerinin ilkelerinden sonuna kadar yararlanıyorlar.

Fin eğitim sistemi çocukların bağımsız yetişmesini önemsiyor. Çocuklarını okula getirip götüren, ders çalıştıran anne-baba diye bir şey yok. Müfredat, basit ve genel bir çerçeve tanımlamasından ibaret. Öğrenciler, ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda kendi eğitim-öğretim programlarını şekillendirme haklarına sahipler. Öğretmenler de öyle. Bunun adı katılımcı eğitimdir. Demokrasi katılımla sağlanır; temeli eğitimle atılır ve ancak bu şekilde atılır.

Fin okullarında sekizinci sınıfın sonuna kadar not verme zorunluluğu yok ve öğrenciler herhangi bir sınav sistemine tabi değiller. Sadece 16 yaşlarındayken ülke genelinde bir sınava giriyorlar.
Tüm öğretmenlerin en az master derecesi var ve üniversite başarısı en yüksek %10’luk dilim arasından seçiliyorlar. Öğretmenlik toplum gözünde statüsü en yüksek mesleklerden… Finlandiya, öğretmenleri başarılı-başarısız olarak yargılamıyor. Eksikleri bulunan öğretmenlerin, yeni eğitim-öğretim programlarıyla kendilerini geliştirmesinin önü açılıyor.

Fin okullarında spora bol bol yer var ama spor karşılaşmaları yapacak takımlar yok. Rekabet, üstünlük kazanmak Fin kültüründe değer verilen bir şey değil. Bunun bir uzantısı olarak Finlandiya’da okullar birbirleriyle rekabet etmiyor, aksine dayanışıyor. Okulların hemen hemen tümünün başarı düzeyi aynı; hiçbir okulun bir diğerine göre ayrıcalığı yok. Finlandiya’da özel okul yok ve eğitim harcamalarının tümü devlet tarafından destekleniyor.

Herkese eşit imkan verilirse, eğitimde fırsat eşitliğini sağlarsınız. Onlar işte bunu yapıyorlar. Tüm çocuklar, zeka ve becerileri ne olursa olsun aynı sınıflarda okuyor.

Ülkemizde eğitim

Peki, bizim eğitim sistemimizde ne var? Rekabet var, adaletli olmayan bir yarış var, sürekli olarak notla değerlendirme var, standardın altında kalanın başarısız sayılması var. Bütün bunların arasında sonuca odaklanan veliler var. Onların tek derdi, çocuklarının hangi okula yerleşeceği. Onlar çocuklarının sınav dereceleriyle uğraşırken eğitimin içi tamamen boşaltılıyor. Bir de bakıyorlar ki, çocuklarını gönderecekleri okul yok. Alevi çocuklar örgün eğitimlerine İmam Hatip Liselerinde devam etmek zorunda kalıyorlar.

Eğitimdeki gerici dönüşümler; günübirlik hedefleri olan, günübirlik işlerde çalışan, iş bulduğunda şükreden, iş bulamadığında kısmet değilmiş diye boynunu büküp oturan, düşük ücretlerle sürekli iş bulduğunda mutluluktan uçan, bu olanağı kendisine sağlayan efendilerine minnet duyan, onların sözünden çıkmayan, “vur deyince vuran, öl deyince ölen” insan yetiştirmeye odaklıdır. Yeni Türkiye’ye, eski kafalı ve yeniliklere açık olmayan insan gerekiyor. 2023’ün hedefleri arasında bu da var.

2014 OECD sıralaması baz alınarak Prof. Dr. Erhan Erkut tarafından hazırlanan raporda, Türkiye, dünyadaki 190 ülke arasında 65. sırada. İnsani gelişmişlik endeksinde ise 90. sırada yer alıyor. 36 OECD ülkesi arasında ise yaşam kalitesi endeksinde sonuncu durumda. Bu rakamların alt okumasını nasıl yapabiliriz? Emek hırsızlığıdır; gelecek hırsızlığıdır bunun adı.
Yeni Türkiye’de düşük işsizlik oranı, fakat giderek artan bir ücret eşitsizliği söz konusu olacak. Örneğin, köylünün toprağı elinden alınacak, orada maden ocağı açılacak. O da, ayda 800-1000 TL arasındaki bir ücretle ve iş güvenliğinden uzak koşullarda çalıştırılacak. Kimse “neden?” diye sormayacak.

Kısa ve orta vadede yapılmaya çalışılanları, dilimizin döndüğü ölçüde, anlatmaya çalıştık. Bu hedeflere ulaşılması için bireyin aklını ön plana çıkaran seküler/laik eğitimden biran önce vazgeçilmesi gerekiyor. İktidar, laik eğitimden vazgeçti; ama bunu açıkça dile getiremiyor. Laik eğitim isteyenlere, özel okulların kapısını gösteriyor. “Parası olmayana özel okul parasını biz ödüyoruz” diye bir de aldatmacaları var. Gerici vakıfların kurduğu, özel okullara kayıt yaptıran öğrencilere ödeniyor bu paralar. Laik eğitim veren özel eğitim kurumlarının ücretlerine bir bakın! Yıllık ücreti 75 bin TL olan anaokulları var. Eğitim özelleşti; laik eğitim çok ayrıcalıklı ve ulaşılamaz olarak özelleşti.

Aslında bu yazdıklarımız bilinmiyor mu? Biliniyor. Toplumun bir kısmı karşı çıkmıyor; çünkü işlerine geliyor. Bir kısmı karşı çıkmak istiyor, fakat korkuyor; ama yarınlarda “keşke zamanında korkmasaydık” diyeceklerini hesap edemiyorlar. Bir kısmı da- ki en küçük olan kısım, bu kısım- gerçekten karşı çıkıyor; ama onların da gücü yetmiyor. Bunlar, örgütsüz gücün güç olmadığına inanırlar ve örgütlülüğü savunurlar. Küçük küçük örgütleri vardır onların. O küçük örgütler en yaşamsal sorunlarda bile birlikte hareket edemezler. Sanırım bu durumu da örgütsüz örgütlülük diye nitelendirmemiz gerekiyor.
Eğitimsiz eğitimde, örgütsüz örgütlülük şaşırtıcı olmasa gerek.

*Galip UYAR
Sosyolog
sosyologgalip@hotmail.com

Bir Cevap Yazın