Fırat Genç – Diyarbakır: Yıkıma Giden Yol

Diyarbakır, Türkiye’nin birkaç senedir içinde sürüklendiği kriz halinin en sarsıcı biçimde açığa çıktığı yerelliklerden biri oldu. 2010 anayasa referandumundan bu yana giderek derinleşen, 15 Temmuz darbe teşebbüsü ve ardından gelen olağanüstü hal rejimiyle beraber ayyuka çıkan siyasal rejim krizi, ulusal düzeyde sınırlı demokratik birikimin yerle yeksan olmasını beraberinde getirdi. Kürt coğrafyası bağlamında ise bu süreç, geçmişteki kriz dönemlerinde olduğu gibi, hem fiziki hem de sembolik düzeyde çok daha şedit bir karakter kazandı. Diyarbakır, bu yıkım sürecinin doğrudan tanığı, merkezlerinden biri ve de sahnesi oldu.

Yıkımın Sahnesi Diyarbakır

Hatırlanacağı üzere, 2015 çifte seçim döneminde devletle PKK arasındaki çatışmasızlık süreci son ermiş ve Kürt coğrafyasının önemli kent merkezleri bir anda silahlı çatışmanın ve güvenlik operasyonlarının mahalleri haline gelmişti. Kamuoyunca “hendek savaşları” olarak bilinen çatışmaların en yoğun yaşandığı yerlerden biri de Diyarbakır’ın tarihi merkezi Suriçi oldu. Eylül ayında başlayan çatışmalar hızla ağır silahların kullanıldığı ve nihayetinde onlarca insanın hayatını kaybettiği bir kent savaşı görünümü aldı. Aralık ve Mart ayları arasında Suriçi’nde Dağkapı-Mardinkapı aksının doğu yakasında yer alan ve çatışmalar öncesinde otuz bine yakın kişinin ikamet ettiği altı mahalle topyekûn sokağa çıkma yasağı kapsamına alındı. Aksın batı yakasında kalan, yerleşik nüfusun daha seyrek ama ticari faaliyetlerin daha baskın olduğu mahalleler ise, yasak kapsamında olmasa da güvenlik güçlerinin sıkı denetimi altında kaldı.

2016 Martında operasyonlar resmi olarak sonlandırıldığında bu altı mahallede yaşanan fiziki yıkım, daha öncesinde Türkiye’de benzeri görülmemiş boyutlardaydı. Bu süreçte Suriçi’nde ikamet eden elli bin civarındaki nüfusun önemli bir kısmı konutlarını, esnaf ise işyerlerini kaybetti. Mart ayının sonunda alınan Bakanlar Kurulu kararıyla da, Suriçi’nde bulunan 7714 parselin 6292’si acele kamulaştırma kapsamına alındı. Böylece kentsel dönüşüm projesi gerekçesiyle hâlihazırda kamulaştırılmış olan parseller ve kimi dinî ve resmî yapılar da hesaba katıldığında neredeyse Suriçi’ndeki her bir arsa ve üzerindeki yapı kamulaştırılmış oldu. Bugün itibariyle tarihi merkezin doğu yakası bütünüyle tahliye edilmiş, batı yakası ise önemli ölçüde canlılığını yitirmiş durumda. Kamulaştırılan alanlardaki hak sahiplerinin akıbeti de yıkılan bölgenin yeniden inşasının ne şekilde gerçekleştirileceği de belirsizliğini koruyor.

Çatışmaları ve yıkımı takip eden aylarda ise kentin yerel idaresini elinde bulunduran Demokratik Bölgeler Partisi, peş peşe gelen yasal ve idari yaptırımlara maruz kaldı. Bölgedeki onlarca belediyenin yöneticilerine el çektirildi, yerlerine İçişleri Bakanlığı tarafından atanan kayyumlar getirildi. Parti yöneticileri, belediye başkanları ve çalışanları tutuklandı, KHK ya da sözleşme feshi marifetiyle işlerinden edildi. Böylelikle 1999 yılından bu yana aralıksız olarak belediye yönetimlerini elinde tutan ve Diyarbakır’da hegemonik siyasi güç konumunda olan Kürt siyasal hareketi, yerel yönetimlerden yasal zor yoluyla dışlanmış oldu.

Kısacası, Diyarbakır birkaç sene gibi kısa bir zaman zarfında modern demokrasi fikrinin en muhafazakâr yorumuyla dahi topyekûn ortadan kalktığı bir şehre dönüştü. Hâlbuki bu dönemin hemen öncesinde, çatışmasızlığın hüküm sürdüğü yıllarda, şehir, Türkiye’de liberal demokratik kurumsallaşmanın derinleşmesinin köşe taşı, hatta kerteriz noktası olarak tasavvur ediliyordu. AB’ye üyelik perspektifi uyarınca Türkiye’de idari yapılanmanın yerelleştirilmesi hedefi hem metaforik hem de somut düzeyde Diyarbakır’la simgeleniyordu.

Peki ama bir momentten diğerine bu denli ani geçişi, sembolik ve fiziki anlamda bu derece yoğun bir şiddetin açığa çıkmasını nasıl açıklamak gerekir? Kanımca bu soruya basitçe askeri çatışmanın kırlardan kent merkezine kaymış olmasına odaklanarak yanıt vermek mümkün değil. Bunun yerine çatışmasızlık momentine, Kürt sorunu bağlamında siyasal bir çözümün mümkün olduğu beklentisinin geniş ölçüde sahiplenildiği aşamada süregiden hegemonya mücadelesine ve bu mücadelenin mekan-politik boyutuna odaklanan bir okumanın daha isabetli olacağını düşünüyorum.

Hegemonya Sahası Diyarbakır

2000’li yıllarda devletle PKK arasındaki siyasal mücadelenin askeri boyutunun yumuşama emareleri göstermiş olması, Diyarbakır’ı bir hegemonya mücadelesinin birincil sahası konumuna taşıdı. Makro düzeyde, taraflar arasındaki ihtilafı askeri alandan giderek artan biçimde siyasal alana taşıyan, özgün tarihsel koşullar söz konusuydu. Kürt siyasal hareketinin 1999 sonrası dönemde başlattığı stratejik yenilenme arayışı, bölgedeki kent merkezlerinin belediye yönetimlerinin ele geçirilmesi hedefini berberinde getirmişti. Keza, bu dönemde öne çıkan “demokratik konfederalizm” ya da “demokratik özerklik” gibi siyasal kavramlar, her ne kadar içerikleri hayli muğlak bırakılmış olsa da, yerel yönetimlerin idaresine öncelik atfedildiğini ifade ediyordu. Nicole Watts’ın (2010, 142) da altını çizdiği gibi, 2000’li yıllarda Kürt şehirlerindeki belediyecilik deneyimini anlamlandırabilmek için, belediyelerin Kürt siyasal hareketi açısından “alternatif yönetimsel mevcudiyet”in inşasında kaldıraç işlevi gördüğünü hesaba katmak gerekir.

Bu denklemi tamamlayan diğer bir unsur ise, aynı dönemde devlet kanadında da, giderek uluslararası bir nitelik kazanmakta olan Kürt sorununun ne şekilde dizginlenebileceğine dair alternatif arayışların ortaya çıkmasıydı. 2002 seçimleri sonrasında AKP’nin tek başına iktidar olmasıyla, devlet içi alternatif arayışlar siyasal temsilcisini de bulmuş oldu. AKP’nin bürokrasi içindeki ve siyasal arenadaki diğer güç odaklarıyla girdiği çatışmada AB gündemini bir fırsat penceresi olarak değerlendirmesiyle de Kürt sorunu bağlamında belirli türden bir hegemonik perspektifin hayata geçirilmesi mümkün oldu.

Bu makro kaymaların sonucunda ortaya çıkan yönelim ve pratikleri hegemonik kılan ise, Kürt nüfus arasında bir rıza yaratma kaygısının ortaya çıkmış olmasıydı. Taraflar arasında ateşkes sağlanmış olsun ya da olmasın bu dönemde AKP’nin izlediği siyasetin temel belirleyicisi, geçmişte benimsenen yaklaşımlardan farklı olarak, Kürt nüfusun varlığının inkâr edilmemesi, aksine varlığı resmi olarak kabul edilen grubun Türk ulusuyla ve devletiyle arasındaki bağın yeniden –bu sefer esasen İslam kimliğinin kapsayıcılığı üzerinden– tesis edilmeye çalışılmasıydı.

Bölge nüfusu arasında hatırı sayılır ölçüde karşılık da bulan bu hegemonyacı perspektifi iktisadi planda tamamlayan unsur ise, yine 2000’li yıllarda, ancak bu sefer ulusal ölçekte tasavvur edilen ve kalkınma ajansları gibi idari aygıtlar üzerinden hayata geçirilmeyen çalışılan yeni bir kalkınma anlayışının doğmasıydı. Bugünden geriye bakıldığında büyük ölçüde başarısız olduğu anlaşılan bu özgül yerel kalkınma paradigması, bölgesel iktisadi gelişmenin yolunun tekil yerelliklerin sahip olduğu varsayılan değerlerin ve varlıkların yatırımcı gözüyle değerlendirilmesini öngörüyordu. “Cazibe merkezi” gibi kavramlarla ifade edilen bu yerelci anlayış, hakim neoliberal ekonomi politikalarından bütünüyle olmasa da, bir ölçüde farklılaşmayı beraberinde getiriyordu. Nitekim bu paradigma bağlamında yerelliklerin iktisadi açıdan canlandırılması hedefi, devletin iktisadi alandaki rolüne, tipik anlamıyla neoliberal yaklaşımın vaaz ettiğinden farklı bir anlam atfedilmesi anlamına geliyordu.

Hizmet ve Otorite Kıskacında Diyarbakır

Bu iki özgül dinamiğin, yani tikel anlamda Kürtler nezdinde rıza üretmeyi hedefleyen siyasal perspektifle daha genel anlamda iktisadi alanı yerellikler üzerinden yeniden düşünmeyi önüne koyan gelişme perspektifinin kesişmesi, Kürt coğrafyasında alışılmadık türden bir aralığın açılmasına neden oldu. Diyarbakır, bu dönemde, ülkenin başka köşeleriyle kıyaslandığında mütevazı, müzmin yatırım noksanlığının başat olduğu kendi geçmişiyle kıyaslandığında ise hayli dikkat çekici bir iktisadi canlanma yaşadı. Kamu idaresinin özellikle büyük ölçekli altyapı projeleriyle kışkırttığı özel yatırımların asıl odak noktası, elbette ki, aynı dönemde Türkiye’nin genelinde de gözlemlediğimiz gibi, inşaat faaliyetleri oldu. Şehir merkezinin bir kültür ve tarih turizmi destinasyonu haline getirilmesi hedefi, kalkınma ajansı ve valiliğin koordinasyonunda harekete geçirilen yerel kamu idaresi birimlerinin, TOKİ ya da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gibi merkezi kurumların yatırım önceliklerini belirliyordu. Bugün birçoğu tekrardan harabe haline gelen Suriçi’ndeki anıtsal yapıların restorasyonunun veya TOKİ eliyle yürütülen kentsel dönüşüm projelerinin varlık nedeni de turizm odaklı yerel kalkınma perspektifiydi. Kamu idaresinin bölgesel ölçekte tarımsal üretim ve altyapı alanlarında, kent ölçeğinde ise turizm alanında başlattığı yatırımlar, özel sektörün imar faaliyetlerinin hızlanmasına, böylelikle de kent ekonomisinin belirgin bir ivme kazanmasına neden oldu. Böylece Diyarbakır 2004-2014 arasında mevcut yapı stokunun en yüksek oranda yenilendiği kentlerden biri oldu. Sınırlı da olsa bu dönemdeki ekonomik canlanma, sanayi faaliyetlerinin son derece kısıtlı olduğu, çalışan nüfusun büyük ölçüde inşaat işkolunda ve hizmetler sektörünün niteliksiz alt sektörlerinde istihdam edilegeldiği kentin kronik sorunları olan işsizliğin ve formel gelir yoksunluğunun çaresi olarak görüldü.

Ancak AKP’nin temsil ettiği hegemonyacı perspektifin siyasal zoru bütünüyle dışarıda bıraktığı da düşünülmemeli. Aksine, burada sadece iktisadi veçhesine vurgu yaparak tarif etmeye çalıştığım stratejik yönelimin esbabımucibesi, hizmet ve otorite vaatlerini eşzamanlı olarak içeriyor oluşuydu. AKP’nin popülizminin temel sütunu konumunda olan, ancak Ceren Özselçuk’un (2015, 81-83) da altını çizdiği gibi, çoğu kez içeriği net biçimde doldurulmayan, siyasal İslamcılığın inşa ettiği medeniyet anlayışıyla liberal faydacılığın kendine has bir karışımını ifade eden hizmet anlayışı, Kürt nüfus nezdinde, devletin geçmişteki inkarcı, şedit, cezalandırıcı suretini ikame etmenin anahtarıydı. Diğer yandan, tam da bu hizmetkar devlet sureti, ancak Kürt siyasal hareketince temsil olunan nüfusun denetim altına alınması koşuluyla mümkündü. Daha doğrusu, otorite vaadi, hizmet vaadinin hem koşulu ama hem de sonucu olarak tasavvur ediliyordu. Buna göre, devletin nihayet şefkatli elini uzattığını gören Kürt nüfus, siyasal iradesine o zamana kadar zor yoluyla el koymuş olan baskın siyasal aktörün hükmünden sıyrılacak ve İslam kardeşliği üzerinden yeniden tesis edilmiş olan siyasal birliğin içine tekrardan ama bu sefer gönüllü olarak dahil edilecekti.

Kırılma Anı

Hegemonyacı momenti ayakta tutan hassas denge, yerel ölçekte toplumsal sınıfların siyasal temsilinin yeni baştan dizilmesi ihtimali üzerinden kurulmuştu. AKP tarzı siyasal popülizmin işlerliği, birincisi, kentteki yoksulların siyasal ama aynı zamanda toplumsal ve kültürel canlılığının denetim altına alınmasını, ikincisi, yavaş da olsa genişlemekte olan yerel orta sınıfların bu hegemonik perspektife ikna olmasını gerektiriyordu. Kent mekanı da bu ikili hedef doğrultusunda izlenecek siyasetin birincil düzeyi olarak düşünülüyordu. Kentin konut alanlarının modernleştirilmesi, tarihi merkezdeki dönüşüm projeleri, konut alanları arasındaki derinleşen ayrışma, Kürt siyasal aktivizminin daha canlı olduğu yoksul mahallelerinin asayişçi bir anlayışla denetim altına alınması, kentin kolektif kimliğinin İslami öğeler üzerinden yeniden tanımlanması, yerel idari mekanizmaların karşısına Valilik gibi merkezin doğrudan temsilcisi kurumların rekabetçi bir tarzda çıkarılması gibi son derece somut ve esasen mekanın üretimine dair pratik ve yönelimler, bu ikili hedef çerçevesinde hayat buluyordu.

Ancak, işler beklendiği gibi gitmedi. Açılan aralık ve bu döneme karakterini veren “rekabetçi biraradalık” durumu, Kürt siyasal hareketinin temsil gücünü kırmak bir yana arttırdı. Belediyeler eliyle kazanılan kurumsal imkanlar, hareketin hegemonik kapasitesini arttırmasını sağladı. Paradoksal biçimde, kent mekanında denetim altına alınması hedeflenen kentli yoksulların siyasal ve toplumsal eylem kapasiteleri artarken, modernleşen kentin cazibesiyle saf değiştirmesi beklenen orta sınıflar ise, 1999 sonrasında yeniden tanımlandığı biçimiyle, Kürt ulusal bilinç dairesine daha fazla sokuldu.

Nihayetinde, hegemonyacı momenti sona erdiren, dahası çatışmayı ve şiddeti bu denli açık biçimde yeniden ortaya çıkaran da, burada özetlediğim siyasal dinamiklerin Suriye iç savaşıyla açığa çıkan bölgeselleşme dinamiğiyle çakışması oldu. Bir anlamda, bölgenin başkenti konumunda olan Diyarbakır, yerel, ulusal ve de ulus-üstü ölçeklerin üst üste binmesi nedeniyle sözcüğün birebir anlamıyla yıkımın sahnesi haline geldi.

Kaynakça

Özselçuk, Ceren (2015). “‘İktidar Boşluk Kabul Etmez’: AKP’nin Hizmet İdeali ve Popülizm Üzerine,” Türkiye’de Yeni İktidar Yeni Direniş içinde, ed. Yahya M. Madra, İstanbul: Metis.

Watts, Nicole (2010). Activists in Office: Kurdish Politics and Protest in Turkey, Seattle: University of Washington Press.

Bir Cevap Yazın