Filiz Kerestecioğlu – Kolektif ve Eşitlikçi Emekle HAYIR

Aslında kadınların başarıları, kolektif emeği siyasetlerinin merkezine koymalarından geliyor. Bugün örgütleyeceğimiz Hayır kampanyası da mutlakçı bir otoriter rejimin inşa edilmesine karşı birçok kesimin yan yana gelerek, birbirine baskın gelmeye çalışmadan yürüteceği bir kampanya olmalı.

Her toplumsal hareketin halka bir vaadi vardır. Örneğin geçmişte Refah Partisi Adil Ekonomik Düzen söylemiyle yürüttüğü siyasetle yoksul semtlerde örgütlendi ve halka başka bir düzen vaat etti. Soldan farklı olarak, eşitsizliğin de Allah’tan olduğunu; yoksulluğun tevekkülle karşılanması gerektiğini; ama daha adil bir düzenin de mümkün olduğunu söylüyordu.

Birçoğu Refah Partisinde siyaset yapmış AKP’nin kurucu kadroları da benzer vaatlerle hükümete geldiler. Bugün ise iktidar, Türkiye’yi tamamen piyasa ekonomisine entegre ederek, “adil düzen“ sözlerini de tamamen unuttu! Topluma artık iki vaatle geliyorlar: Toplumu kutuplaştırarak, ötekileştirme stratejileriyle ayakta tuttukları milliyetçi hamasetle ve sunduklarını iddia ettikleri hizmetlerle… Referandum stratejileri de bu iki ayak üzerinde yükseliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, halkı yıllarca müteahhitlere borçlandıracak “Şehir Hastaneleri” açılışında referandum kampanyasına start vermesinin gerekçesi buydu!

Bugün iktidarı bir konuda eyleme geçmeye veya gittiği hatalı yoldan döndürmeye çalışan, ona hangi düzeyde olursa olsun muhalefet eden herkes, terörle ilişkilendiriliyor. Meşru siyasal muhalefet sayılan bütün eylemlerin çeperi gittikçe daraltılıyor. Bu nedenle 110 bini aşkın kamu görevlisi ihraç edildi. Hatta konu öyle bir ifrat noktasına geldi ki; Cumhurbaşkanı, “Hayır” oyu verecekleri 15 Temmuz’dan yana olmakla suçladı! Saadet Partisi gibi “Hayır” diyeceğini açıklayan muhafazakar partilerden HDP gibi sol partilere kadar herkes, iktidar partisine, öyleyse “Hayır seçeneğini neden oy pusulasına koyduğu” sorusunu yöneltiyor!

Aslında “terörle mücadele” adı altındaki devlet politikalarının arkasında yatan toplumsal muhalefeti bastırma amacını taşıyan önemli bir literatür, dünya tarihinde mevcut. Bu strateji, ABD ve Avrupa devletlerindeki merkez ve sağ hükümetlerin de kullandığı bir strateji. Terörle mücadele, devamlı olarak yeniden tanımlanan düşmana karşı yapılan uzun süreli bir savaş olarak halka sunulup sürekli “olağanüstü koşullar” tarif edilerek, gizli diktatörlükler tesis edilir. Bu yönetimler, yürütmenin üstünlüğünü güçlendirerek iktidarın yeniden yapılanmasını sağlamaya çalışır. Yürütme, yasama işlevini de elinde tutmak ister ve yargıyı araçsallaştırır. Tam da bugün Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı gibi, yasama yürütmenin mutlak kontrolü altına girer.

Halklar ise durmaksızın bir “güvenlik gerekliliği”ne inandırılmaya çalışılarak, özgürlükler kısıtlanır! Havaalanlarında, adliyelerde, alışveriş merkezlerinde ve neredeyse her yerde, aslında kimsenin güvenliğini sağlamayan bir ‘güvenlik’ ve militarizm sıradanlaştırılır!

Gezi eylemleri gibi direnişler, kamusal alanların, yapıların ya da ulaşım araçlarının işgali gibi eylemler, ulusal hükümetlere baskı yapan her eylem terör eylemi sayılır ve bunları yapanlar da marjinalleştirilmeye çalışılır. Hatırlanırsa Gezi’de eyleme katılanları tanımlamak için Erdoğan da “marjinal” ifadesini seçmişti. Bu tanımlamanın rastgele bir tanım olmadığını söylemeye gerek yok! Tüm bu “marjinalizmle/terörizmle mücadele” lafzının altında yatan, esasen muhalefet hareketlerini yok etmektir.

7 Haziran’da AKP’ye tarihi bir yenilgi yaşatarak, mutlak iktidarında kırılmaya yol açan Halkların Demokratik Partisi’ne yapılan da, tam olarak budur. Bugün, Eşbaşkanlarımız dahil, 13 vekil arkadaşımız yalnızca yaptıkları konuşmalar nedeniyle hapiste ve HDP adına çalışan tüm yöneticiler cezaevlerindeyken, tüm demokratik kesimler koşulsuz şartsız demokrasiden yana olmalıdır. Sadece Gezi’yi özlemle anıp sokağa çıkan Kürt gençlerini, hapisteki Kürt gazetecileri ya da farklı cenahtan işkence gören insanları görmezden gelmek, iktidarın “terör suçlaması çemberi”ni genişletmekten başka bir işe yaramaz. Hatta bu çember öyle bir yere gelir ki, sınırları hemen iktidar kapısından çıkar çıkmaz başlar ve geri kalan herkesi aynı ‘terörist’ damgasıyla tanıştırır!

Bugün Avrupa Sosyalistleri Partisi (PES) Başkanı Sergei Stanishev, farklı görüşlerde olsa da, Selahattin Demirtaş’ın duruşmasına, bir parlamentere yapılan haksızlığı yerinde görmek ve dayanışmak için gelirken ve net olarak “Bunun siyasi bir mahkeme olduğu bizim için çok açıktır” derken; Türkiye’de HDP’nin adını dahi anmaktan çekinen partilerin varlığına ise sadece “manidar” demekle yetinelim.

Hatırlamakta fayda var: Sosyal demokratların uluslararası örgütü ‘Sosyalist Enternasyonal’in tarihi de, bilindiği gibi, paylaşım savaşlarında milliyetçiliği kullanarak işçi sınıfını ölüme yollayan liderlerin karşısında işçilerin birliğini, yoksul halk kitlelerini savunmakla başlar. Sosyal demokrasinin tarihi tutumu da, milliyetçilik ve hamaseti toplumda yaymaya çalışan, kendi ikballeri için toplumu kutuplaştıran tek adamın mutlakçı rejimine karşı işçilerin, kadınların, ezilenlerin ortak çıkarlarını savunmak olmalıdır.

Referanduma giderken

Bugün yapılan saha araştırmaları, önemli bir kararsız seçmen oranının bulunduğunu ve kararsızların çoğunluğunun da AKP seçmeni olduğunu ortaya koyuyor. Diğer yandan, Erdoğan’ın tek adam rejiminin oylandığı da seçmenin gözünde açık. Kararsızların dışında kalan seçmen, referandum tercihini siyasi kimliğiyle yapıyor. Öyle ki, AKP’nin en üst düzeyinden mahallelere kadar, “Hayır” oyu verecek AKP’liler, Erdoğan’a ve Parti’ye ihanetle suçlanıyor.

Seçmenlerin “Evet” diyenlerinin büyük kısmı, Erdoğan “Evet” dediği için; “Hayır” diyenlerin de büyük bir kısmı Erdoğan seçileceği için “Hayır” dediğini söylerken, bu kutuplaşmayı kıracak bir politika izlememiz gerekiyor. Solun, parti aidiyetlerine ve hamasi söylemlere yer vermeden umudu, barışı, aynı ülkeyi paylaştığımız insanlarla biraradalığı müjdeleyen bir kampanya örgütlemesi gerekiyor.

Diğer yandan, “Evet” oyu vereceklerin önemli bir kısmı, rejim değişikliğinin tarafı olduğundan değil; “Hayır” sonucunun yaratacağını düşündüğü belirsizliklerden korktuğu için “Evet” oyu vereceğini ifade ediyor.

Oysa belirsizlik yaratan; içeride ve dışarıda savaş, ülkede işsizlik ve sınırlı bir sermaye grubuna yönelik ekonomi politikasıyla SKP. Orta Vadeli Programda büyüme tahminleri düşüyor. TÜİK 2016 Kasım Ayı verilerine göre, işsizlik 1.6 puan artarak %AKP12.1’i buldu. Yani, 2016 yılı Kasım döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre işsizlik, 590 bin kişi artarak 3 milyon 715 bine ulaştı. Geniş tanımlı işsizlik verilerine göre ise bu sayı 6,6 milyon. Esnek, güvencesiz, örgütsüz emek, bir süredir itiraz ediyor. AKP’nin bahsettiği istikrar, işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesiyle oluşan boşlukta, sermayenin karşısında işçilerin sessizliğiydi. Şimdi birçok iş kolundan işçi direnişi haberleri geliyor.

“ÖTV, KDV indirimleriyle”, “Yeni işçi istihdamına destek” adı altında İşsizlik Fonu’ndan işçilerin parası alınıp sermayeye aktarılarak, Hazine güvencesiyle (yıllık cironun yapılan anlaşmanın altında kalması halinde farkın Hazineden, yani yurttaşların cebinden alınıp şirketlere verilmesi) yabancı şirketlere dev projeler yaptırılarak, AKP halka hizmet götürdüğünü iddia ediyor. Oysa her özelleştirmenin, her “kamu özel işbirliğinin” altında korkunç oranlarda büyüyen ve adları sürekli  ihale yolsuzlukları, çevre katliamları ve iş cinayetleriyle anılan şirketler var.

Sanayi ciddi bir dolar borcunun içinde. Sermayeye dayandırdıkları istikrar vaatlerinin de gerçeği yansıtmadığı ortada. “Evet”in yaratacağı İslamcı faşist düzen de, hiçbir sermaye grubuna güven vermeyecektir.

“Hayır” ile Türkiye’yi kutuplaştırmayacak, herkesin sözünün duyulduğu bir demokrasiyi yaratacağız. “Hayır” yanıtıyla halk, ülkenin gidişatından memnun olmadığını deklare etmiş olacak. Referandumda “Hayır” çıkması halinde, -sesini gidişatı değiştirmek için yükseltmiş yurttaşları- OHAL ve KHK ile baskı altında tutmak kolay olmayacak. Cesaret eşiği aşılmış olacak. Gezi’de zor kontrol ettikleri insanları, evlerini şehirlerini yerle bir ettikleri Kürt yurttaşları artık kontrol etmenin o noktadan sonra güç olacağını ve gerçek bir demokrasi talebinin yükseleceğini AKP de biliyor.

Solun oynayacağı rol, Anayasa değişikliğinin, kişilerin gündelik hayatını nasıl etkileyeceğini anlatmak olmalıdır: Cengiz İnşaat halka rağmen Artvin Cerattepe’ye altın madeni yapamayacak; Limak Holding işçileri işten çıkararak TEKEL gibi kamu teşekküllerini özelleştiremeyecek; Çalık Holding, Kolin, Limak ve Cengiz gibi şirketler bugün olduğu gibi tüm medyayı satın alıp herkese aynı haberleri dinletemeyecekler. Torun Center inşaatlarında bugün yaşanan iş cinayetleri yaşanmayacak.

Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlığın kullandığı ve harcama kalemleri gizli tutulan “örtülü ödenekten” yılın ilk ayında 163.8 milyon lira harcama yapıldı. Bu harcamalar, 2016 yılında yaklaşık 2.5 milyarı bulmuştu. Referandumdan “Hayır” çıkarsa örtülü ödeneği kaldırabileceğimizi, halkın cebinden çıkan harcamaların bütçede şeffaf olmasını sağlayabileceğimizi anlatmamız gerekiyor.

Referandumun en güçlü öznesi kadınlar

Bu referandumun sonucunu belirleyecek olan bir diğer kesim ise kadınlardır. Araştırmalar, ücretli bir işte çalışmayan kadınlarda kararsız seçmen oranının %30 bandında olduğunu gösteriyor. Bu, seçim sonucunu belirleyecek bir oran. AKP, kanunların kadınlara tanıdığı maddi ve ayni yardımları vermezken, maalesef partiye yakınlığa göre yardımlar dağıtıyor.

Bizler, temel vatandaşlık gelirinin bir hak olduğunu ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini onarmak için şartsız maddi yardımda bulunacak, bakım emeğinin kamusallaşmasını sağlayacak bir yönetimin Hayır’la gelebileceğini kadınlara anlatmalıyız. Eşitlik, üzerine pazarlık yapılacak bir konu değil; evrensel bir haktır. Eşitlik tüm kadınların hakkıdır.

Bugün bu kampanyayı örerken; Türkiye’de feministlerin ve kadın hakları savunucularının örgütlediği kampanyaları da hatırlamak gerekiyor. 1987’deki “Dayağa Karşı Dayanışma Kampanyası”ndan, kadınların ev emeğinin yok sayılmasına karşı, örgütlenen “Erkeklerden Alacaklıyız Kampanyası”na, kürtajı yasaklama girişimlerine karşı örgütlenen “Kürtaj Haktır, Karar Kadınların Kampanyası”na, “Kadın Cinayetlerine İsyandayız Kampanyası”na, özellikle feminist hareketin biriktirdiği önemli bir tecrübe var.

Aslında kadınların başarıları, kolektif emeği siyasetlerinin merkezine koymalarından geliyor. Yaptıklarının hiçbiri, tek bir kişinin veya grubun baskın olduğu kampanyalardan değildi. Bugün örgütleyeceğimiz “Hayır” kampanyası da, mutlakçı bir otoriter rejimin inşa edilmesine karşı birçok kesimin yan yana gelerek birbirine baskın gelmeye çalışmadan yürüteceği bir kampanya olmalı. Solun rolü, herkesin kendi Hayır’larıyla var olacağı bir platformun öncülüğünü yapmak, “Hayır” kampanyasına belki aktif katılamayacak milyonlarca seçmenin hayatına değmek olmalıdır.

Diktatörlük altında seçim kampanyası yürütmek zor; fakat ilham alacağımız çok fazla örnek var. Ünlü Şilili feminist Julieta Kirkwood, diktatörlük altında feminist aktivizmin öyküsünü anlatırken, kadınların askeri düzene nasıl cesaretle karşı koyduklarını tarif eder. Şili’de askeri darbeyle Salvador Allende’nin öldürülmesinin ardından devamlı bir şiddet ortamı ülkeye hakim kılınmıştı. İnsan hakları ihlalleri, tutuklamalar, zorla kayıplar, sokağa çıkma yasakları, ablukalar… Cuntanın sopası, önce solcu politikacılara inse de, ardından tüm toplumu etkilemişti. Kadınlar, bu şartlar altında sokağa çıkma yasaklarını delen toplantılar, Santiago sokaklarında gösteriler yapıyorlardı. Kadınlar, darbeden sonra “yaşamı savunanlar” yürüyüşleri düzenlemeye başladılar. Kayıplarını bulabilmek için dernekler kurdular.

Pinochet diktasına karşı örgütlenen kampanyanın başarısının ardında bu mücadele yatıyordu. #HAYIR” anlamına gelen bir tek “NO” sözcüğü, tüm Şili’deki diktatörlük karşıtlarını birleştirebilmişti.

2. Dünya Savaşının yarattığı yıkımın ardından Avrupa, düzeni koruyabilmek için güçlü bir İnsan Hakları içtihatı oluşturdu. “68 devrimlerine” giden bir demokratikleşme ve liberalleşme yayıldı. Bugün ise neoliberal ekonomi politikalarının yarattığı kriz, yoksulluk ve yabancı düşmanları tekrar otoriter rejimlerin tüm dünyada yükselişe geçmesine neden oldu. Bugün Avrupa’da da ABD’de de bu korku hakim. Dünyada yalnız değiliz, bizler de “otoriterlik-demokrasi” arasında seçim yapmaya hazırlanıyoruz. Türkiye’de ne olursa olsun güçlü bir demokrasi kültürünün var olduğuna ve sonucun HAYIR çıkacağına inanıyorum. Ve inanıyorum ki, bu sonuç yeni bir dönemin özgürlükçü adımlarını atmamızı çok daha mümkün kılacak…

*Filiz KERESTECİOĞLU
Halkların Demokratik Partisi TBMM Grup Başkan Vekili
filizker@gmail.com

Bir Cevap Yazın