Fatih Yaşlı – Anayasa Değiştiği İçin Rejim Değişmiyor, Rejim Değiştiği İçin Anayasa Değişiyor

Türkiye solunun gerek akademi ve düşün dünyasındaki gerek siyasetteki temsilcileri, ister örgütsel ister bireysel düzeyde olsun, AKP’nin Türkiye’yi dönüştürme projesini “rejim değişikliği” olarak adlandırmaktan uzunca bir süre kaçındılar. Bunun elbette çeşitli nedenleri vardı. AKP’yi “demokratikleşme” ya da “vesayetle mücadele” adına destekleyen liberal sol kesimler, yaşanan dönüşümü zaten hayırhah olarak gördüklerinden, -kötü çağrışımlara yol açabileceği endişesiyle olsa gerek- olan biteni rejimin değişmesi olarak değil, “demokratikleşme” ya da “vesayetten kurtuluş” gibi tabirlerle tarif etmeyi tercih ettiler. AKP muarızı sola göre ise, AKP de nihayetinde bir düzen partisiydi, esas ajandasını neo-liberalizm teşkil ediyordu; asıl odaklanılması gereken kapitalizmdi. “AKP’yle mücadele” demek kapitalizmle mücadeleyi başa yazmaktan vazgeçmek anlamına geliyordu vesaire. Tüm bunların yanı sıra, gidişatı ister olumlu ister olumsuz görsün, hemen herkes “rejim” kavramını basitçe “anayasal düzen” ekseninde ele alıyor ve anayasa değişmediğine, parlamenter rejim de varlığını devam ettirdiğine göre, herhangi bir rejim değişikliğinden söz etmenin imkansız olduğunu söylüyordu.

Bu satırların yazarı ise, yaklaşık on yıldır, hem köşe yazıları ve makalelerinde, hem de kitaplarında (örneğin, Hegemonyadan Diktatoryaya, AKP ve Yeni Rejim, AKP Cemaat Sünni-Ulus Yeni Türkiye Tezler) Türkiye’de yaşanmakta olan dönüşümün rejim değişikliği kavramı üzerinden okunması gerektiğine dair düşünsel bir çabayı ve ısrarı devam ettirmeye çalışıyor. Bana göre, AKP’nin ana ajandasını Türkiye’de yeni bir rejim –ve elbette ki buna uygun bir kolektif kimlik- inşa etme arzusu oluşturmaktadır. Bu inşa süreci sadece ve sadece anayasa değişikliğine ya da parlamenter sistemden başkanlık ya da “Türk tipi cumhurbaşkanlığı” sistemine geçişe bakarak doğru ve bütünlüklü bir şekilde okunamaz. Olan biteni anlayabilmek için esas odaklanılması gereken yer, AKP’nin yeni rejimi fiili olarak nasıl tesis ettiğidir ki, anayasa değişikliğini de ancak bu şekilde doğru bir bağlama oturtmak mümkün olacaktır. Sonda söyleyeceğimizi ve yazının da temelini oluşturacak olan tezi başta dile getirecek olursak, Türkiye’de anayasa değiştiği için rejim değişmemektedir, fiilen değiştirilmiş olan rejimin anayasal bir statüye kavuşması gerektiği için anayasa değişikliğine ihtiyaç duyulmaktadır. Şimdi bu tezi açmayı ve anlaşılır kılmayı deneyelim.

Rejim nedir, nasıl değişir?

Yaygın kanaate göre, rejimlerin niteliğini anayasalar belirler ve anayasalar değişmediği sürece rejimler değişmez. Oysa Hitler iktidara geldikten sonra yeni bir anayasa yazımına girişmemiş; Weimar Anayasası’nın Olağanüstü Hal’i düzenleyen 48.maddesine dayanarak anayasayı askıya almış ve ülkeyi iktidarda kaldığı 12 yıl boyunca böyle yönetmiştir. Peki bu, Almanya’da 1933-1945 arası bir Nazi rejiminin ve bir Führer Devleti’nin kurulmadığı anlamına gelir mi? Hiç şüphesiz ki gelmez. Tam da bu nedenle, meselenin, anayasa değişikliğini fazlasıyla aşan bir boyutu vardır.

Rejimler, bir kurucu felsefe, bir üst ilke ekseninde kurulurlar; tarihsel, düşünsel referansları ve arka planları vardır; öyle ya da böyle bir Weltanschauung (dünya görüşü) üzerine temellendirilirler. Devlet-toplum ilişkisinin nasıl kurulacağı, siyasal ve toplumsal yaşayışın hangi ilkelere dayanacağı ya da kolektif kimliğin inşa ediliş biçimi bize rejimlerin temel karakteristiklerini verir. Örneğin 1923 Cumhuriyeti’ni anlamak için elbette ki 1924 Anayasası’na bakmak gerekir, ama bu asla çıkış noktası olamaz; öncelikli olarak odaklanılması gereken yer Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi, dayandığı ilkeler, devlet-toplum ilişkisine bakışı, temellendiği dünya görüşü vs.dir.

İşte AKP iktidarının da, bu satırlar yazıldığı sırada kendi anayasasını onaylatıp onaylatamayacağı henüz belli olmasa da, kafasında bir rejim tahayyülü vardır ve bunun önemlice bir bölümünü hayata çoktan geçirmiştir. Resmi olarak hiçbir zaman dile getirilmeyecek olsa da, bu rejimin kurucu felsefesi de, üst ilkesi de “İslam ve onun Sünni yorumu”dur. AKP iktidarı, siyasal ve toplumsal yaşayışı din eksenli bir şekilde düzenlemeye çalışmakta; devlet-toplum ilişkisini de buna göre belirlemek istemekte; dahası, kafasındaki rejim tahayyülüne uygun bir kolektif kimlik yaratmak istemektedir. Ben o kimliği “Sünni-Ulus” olarak adlandırıyorum. Kurucu harcı İslam’ın Sünni yorumu olduğu için tire işaretinin solunda “Sünni” yazıyor. Sağda ümmet değil ulus yazmasının nedeni ise bu kolektif kimliğin -hilafet ve ümmetin liderliği hayallerini unutmadığımızı not ederek söylersek- ulusal sınırlar içerisinde hayata geçirilmek isteniyor oluşu, yani “ulusal” karakteri.

Okulların imam-hatipleştirilmesinden tutun da “iki ayyaş” açıklamasına, kürtaj politikalarından tutun da “kızlı erkekli” açıklamasına, siyasal ve toplumsal yaşayışın dinselleştirilmesine dair çok sayıda örnek karşımızda duruyor ve bunların hiçbiri münferit ya da tesadüfi hadiseler değil; AKP’nin rejim inşa süreci tarafından belirlenen ve o doğrultuda izlenen politikalar bütününün birer parçası. Velhasıl, yaşanan dönüşümü, açıkça üst ilkesi din olan bir rejim inşası olarak adlandırmakta bir sakınca görünmüyor. Ancak mesele bununla sınırlı değil; bir de bu ideolojik dönüşümün yanı sıra devlet biçiminin değişimine odaklanmak gerekiyor.

Askıya alınan anayasa, buzdolabına konulan parlamenter rejim  

Rejim değişikliğinin siyasal ve toplumsal alanı dinselleştirmenin ötesinde bir de doğrudan devlet biçiminin değişmesi boyutu vardır. Bu süreçteki milat, Erdoğan’ın 2014 yılında yapılan seçimlerde Cumhurbaşkanı seçilmesidir. O tarihten itibaren parlamenter rejimden aşama aşama fiili başkanlık sistemine geçilmiş; egemenlik de parlamentodan Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılan ve yeni rejimin sembolik mekanı olan Saray’a taşınmıştır. Erdoğan, bu süreçte, açık bir şekilde “parlamenter rejimi bekleme odasına aldık” diyerek hem anayasanın hem anayasal düzenin bizzat iktidar eliyle askıya alındığını söylemekten kaçınmamıştır. Anayasa değişikliği gündeme geldiğinde ise hem AKP’nin hem değişikliğe destek veren MHP’nin temel argümanı “fiili durumu hukuki statüye kavuşturmak” olmuştur. Fiili durumun inşasında 15 Temmuz darbe girişimi ise “Allah’ın bir lütfudur”; çünkü bu vesileyle anayasanın askıya alınmasına anayasa içerisinden bir dayanak bulunmuş ve OHAL ilanıyla anayasanın askıya alınması resmileşmiştir. Bu süreçte, ülke KHK’larla yönetilmeye başlamış; dolayısıyla parlamentonun işlevsizleşme süreci derinleşmiş; Anayasa Mahkemesi’nin KHK’ların anayasaya uygunluğunu görüşmeyi reddetmesiyle birlikte yüksek mahkeme de fiilen kendi kendini hükümsüz kılmıştır. Bugün itibariyle karşımızda anayasasız, parlamentosuz, denge-fren mekanizmaları ortadan kalkmış, egemenliğin kaynağı olarak kendine oy veren çoğunluğu gören ve o egemenliği hiçbir denetim olmaksızın istediği gibi kullanabilen fiili bir dikta rejimi bulunmaktadır. Bu ise aynı zamanda kurumların, kanunların, kuralların olmadığı, şahsileşmiş, kişiselleşmiş bir devlet biçimi anlamına gelmektedir.

Sonuç

İşte 16 Nisan tarihli referandum “rejim değişsin mi” oylaması değil “fiilen değişen rejim, anayasal statüye kavuşsun mu” oylamasıdır. İlk bakışta bu ayrım önemsiz gibi görünebilir; ama meselenin özünü bütünüyle bu ayrım oluşturmaktadır. Çünkü eğer meseleye böyle bakılmazsa, “evet” çıkması durumunda “her şey bitti, rejim değişti” gibi bir ruh hali toplumsal muhalefeti teslim alacaktır. Oysa mevcut rejimin anayasal statüye kavuşması, her şeyin bittiği ve rejim inşa sürecinin tamamlandığı anlamına gelmeyecektir; dolayısıyla inşa sürecine karşı mücadelenin de devamı gerekmektedir. Sandıktan “hayır” çıkması ise yine toplumsal muhalefeti “rejimin değişmesini durdurduk” gibi bir rehavete sürükleyebilir ki, bu da son derece tehlikelidir. Çünkü anayasa değişikliği teklifi onaylanmasa da iktidar, rejim inşa projesini devam ettirecektir. O halde, referanduma doğru giden Türkiye’de yapmamız gereken şey, bir yandan sandıktan çıkacak olan sonucun son derece önemli olduğu bilinciyle hareket ederken, öte yandan her şeyi bu sonuca indirgeyip endekslememek olmalıdır. Çünkü sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın, 17 Nisan sabahı itibariyle eşit, özgür ve demokratik bir Türkiye mücadelesine devam etmek gerekecektir.

*Yard. Doç. Dr. Fatih YAŞLI
Abant İzzet Baysal Üniversitesi
fatih_yasli@yahoo.com

Bir cevap yazın