F. Çiğdem Aydın – Laikliğe Layık mıyız?

İnsanlara bir arada yaşama arzusunu, bir topluma/topluluğa ait olma arzusunu veren nedir? Bu arzu nelerle birlikte karılırsa bir topluluğun çimentosu haline gelir? Bir cemaat, kabile ya da topluluk olmaktan ulus olmaya giden süreçte ihtiyaç duyduğumuz yapı taşları nelerdir?

Bu toplumsal açıdan varoluşçu soruların basit cevapları var: Ortak atalar, ortak bir ülke, insan haklarına saygı, laiklik ilkesi, ortak değerler, ortak bir geleceğe özlem, hatta bazen de ortak bir düşman… Cevaplar basit ama onlara varmak için insanların asırlar boyunca bin bir acı çekip, yüzlerce savaş yapması, araştırması, keşfetmesi, sorgulaması, kurması, bozup yeniden yapması gerekti. O yüzden de cevapların bedeli ağır, değerine paha biçilemez.

Bu yazıda, “Laiklik açısından Kadın Haklarını” ele alacağım; hem derginin bu ayki konusu olduğu için hem de laiklik toplumsal çimentomuzun hızla çözünen bir yapı taşı olduğu için ve de bu çözünme en çok kadın haklarını, kadınların yaşamını etkilediği için. Evet “en çok” kadınlar etkileniyor ama nüfusun yarısının hayatını olumsuz etkileyen bir yönelişin diğer kesimleri etkilememesi mümkün mü? Kadınların; bakım yükünün tamamını üstlendiği çocuklar, yaşlılar ve tabii ki “hayat arkadaşı” olan erkekler de laikliğin kaybının sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacaklar. Bu bakımdan mesele sadece kadınların değil, hepimizin. 

Din ve devlet işleri evlenirse…

Laiklik, bir toplumun yönetiminde din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü demek. Cinsiyet, sınıf, dil, köken gibi unsurlara bakmadan, bunlar arasında ayrım gözetmeden adaletin modern, evrensel hukuka bağlı kalınarak sağlanması demek.

Peki din ve devlet işleri birbirinden ayrılmaz da evlenirse ne olur? Laikliğin yukarıdaki tanımındaki her unsur geçersiz olur. Hayatımızı yasalar değil, bir takım din adamlarının güvenilirliği ve geçerliliği çok şüpheli yorumları idare etmeye başlar. Evrensel hukuktan uzaklaşılır ve gücü gücüne yetenin işleri yönettiği kaotik ve kimsenin hukukunun korunmadığı bir yapının içine hapsoluruz.

Laiklik aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğü demek olduğu için, Cumhurbaşkanı’nın çeşitli açılışlarda kurdeleyi dualarla kesmesi laiklik ilkesini örselemez ama müftülerin resmi bir akit olan nikah kıyma işlemini yapabilmesini TBMM onayıyla hayatımıza sokmak örseler. Çünkü nikah, medeni yasada düzenlenmiş bir akittir. İsteyenin dini nikah kıydırmasının önünde bir engel yoktur. Ama bir din adamının, resmi bir işlemi yapabilmesi, tam olarak din ve devlet işlerinin birbirine karışması anlamına gelir. Meclise ilk sunulan “Müftülerin nikah kıyması” taslağı medeni yasaya ve anayasaya aykırılık içerdiği için çok eleştirildi. Kadın hareketinin yoğun çabası ve bazı siyasetçilerin bu çabaya destek vermesiyle taslak biraz şekil değiştirdi ama özü korundu: Resmi bir akit olan nikah işlemini artık din adamları da yapabilecek.

Din ve devlet işlerinin birbirine karıştığı, laiklik ilkesinin örselendiği bir diğer alan da “evlenme yaşı”. Halihazırda medeni yasamız evlilik yaşının 18 olduğunu; kızların ve oğlan çocukların16 yaşında mahkemeden alınan özel izinle, 17 yaşında ise ailelerinin veya yasal vasilerinin izniyle evlenebileceklerini söylüyor. 18 yaş altı evliliklerin kadına ve topluma zararını bin türlü yoldan anlatsak da anlamak istemiyorlar. Kadın vurgusu önemli; çünkü 18 yaş altı kızların evlenme oranı erkeklerin oranından 5 kat fazla! TÜİK verilerine göre son on yılda 16-17 yaş grubunda toplam 381.418 kız çocuğu evlendi. Yine TÜİK, 2018 yılında toplam 554 bin 389 evlenme olduğunu açıklıyor. Başka bir istatistikte ise “16-17 yaş grubunda olan kız çocuklarının resmi evlenmelerinin toplam resmi evlenmeler içindeki oranı 2018 yılında %3,8 oldu” diyor. Hesaplamayı biz yapalım: 21.067 kız çocuğu erken evlenmiş!

TÜİK doğum oranlarını da hesaplamış; -adolesan doğurganlık hızı yani ADH, 15-19 yaş grubunda bin kadın başına düşen ortalama canlı doğan çocuk sayısını ifade eder- “ADH 2018 yılında binde 19 oldu” diyor. Yani 15-19 yaş grubundaki her bin kadın başına 19 doğum düşmüş. Kaba bir hesaplamayla: 21 bin kadın, her bin kadına 19 doğum. Bu yaş grubundaki kadınların 399 bebek doğurduğunu anlıyoruz. Çocuk kadınların bebekleri! Henüz kendi psikolojik, cinsel, sosyal gelişimini tamamlayamamış, aile içi şiddete ve cinsel istismara karşı savunmasız olan çocuk annelerin bakıp büyüteceği bebekler!

Diyanet, sonradan gelen tepkiler üzerine kapattığı “Dini Kavramlar Sözlüğü” sayfasında, kızların 9 erkeklerinse 12 yaşında buluğa erdiklerini açıkladı. Diyanetin açıklamasıyla: “Buluğ, fıkıh terimi olarak çocukluk döneminin bitip ergenlik çağına ulaşılması demektir ve bu yaşa gelen erkekler baba olabilir, kızlar da adet görebilirler. Ancak erkek ve kızlar 15 yaşına ulaştıklarında kendilerinde bu erginlik alametleri görülmese de baliğ olduklarına -buluğa erdiklerine- hükmedilir. Bu çağa ulaşan ve akıllı olan kimse ibadet, helal ve haram gibi dini hükümlere muhatap; cezai, mali ve hukuki yükümlülüklere ehil olur”. Türkçesi, 9 yaşında baliğ olmadıysa 15inde kesin olur ve evlenebilir.

Bu dini yorumlar yüzünden bir takım adamlar televizyona çıkıp “Çocuk yaşta evliliğin yasaklanması deprem getirdi” (YTÜ’den Prof. Bedri Gencer), “Peygamber efendimiz Hz. Ayşe ile evlendiğinde Ayşe anamız 9 yaşındaydı” (İlahiyatçı Mehmet Azimli) gibi akla ziyan cümleler kurabiliyorlar. Bir cezası var mı diye sorarsanız; yok.

Bir turnusol kağıdı olarak kürtaj meselesi 

Turnusol kağıdı, asitle temas ettiğinde kırmızı, bazla temas ettiğinde mavi renk veren bir kağıt çeşididir. Burada bu kavramı, yasada olan ama fiiliyatta olmayan kürtaj konusundaki ikiyüzlülüğü belirtmek için kullandım.

Türkiye’de kürtaj veya kadının istemediği gebeliği sonlandırma hakkı, medeni yasada, Türk ceza yasasında ve Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’un 5. ve 6. maddelerinde düzenleniyor. Buna göre kürtaj, gebeliğin 10. haftasına kadar yapılabilir; ama kadının mağduru olduğu ensest ve tecavüz sonucu gebe kalınmış ise 10 haftalık sınır 20 haftaya yükseltilebilir ve babanın da kürtaja rızasının olması gerekir. Ayrıca gebelik kadının sağlığını tehdit ediyorsa ve doğacak çocuk ağır hastalık belirtisi taşıyorsa 10 haftalık süre aşılabilir.

2012 yılında Başbakan Erdoğan “Kürtaj cinayettir” ve “Her kürtaj bir Uludere’dir” açıklamalarını yaparak dini açıdan kürtajın cinayet olduğunu öne süren bir tartışma başlattı. Bu söylemlerin amacı, çocuğa/cenine ruhun 40 günde üflendiği şer’i nas’ından hareketle (İbnMesud hadisinin Buhari rivayeti, www.fetvameclisi.com/bebek) kürtajın yasaklanmasıydı. Tabii ki –Melih Gökçek gibi- erkek siyasetçiler “Anne ölürse ölsün, bize bebek lazım” türünden saçma yorumlarla konuya dahil oldular. Türkiye’deki kadın hareketi yine kolları sıvadı; birçok görüşme yapıldı; imzalar toplandı; diğer karma sivil toplum örgütleri de protestoya dahil edildi ve bu baskı sonucunda kürtajı yasaklayan düzenleme (Üreme Yasası taslağı- 2012) geri çekildi.

Bununla beraber, Kadir Has Üniversitesi’nin 2016’da yayınladığı rapora göre 81 ilin 53’ünde isteğe bağlı kürtaj hizmeti veren devlet hastanesi yok. Batı Marmara ve Doğu Karadeniz Bölgelerinde kürtaj hizmeti veren devlet hastanesi hiç yok. Türkiye genelinde 431 devlet hastanesinden sadece %7,8 i kürtaj hizmeti veriyor. Yasada var olan hak, fiiliyatta yok edildi.

Eğitimli anne “iyi yetişmiş çocuk” demektir

Muhafazakar dünya görüşünün ana kolonları, muhafaza etmek istediği konulardan oluşuyor: Gelenek, aile, mülkiyet, reform, devlet ve din. Kadın konusu, bu düşünce yapısı içinde önemli bir yer tutuyor; çünkü kadını konumlandırdığı yer, onu diğer ideolojilerden farklılaştıran temel unsurlardan biri.

Kendi ideolojik kimliğini “Muhafazakar Demokrat” olarak açıklayan Adalet ve Kalkınma Partisi, kuruluşundan itibaren kadınların temel rolünün annelik olduğunu ve kadının varoluş amacının aile içindeki sorumlulukları yerine getirmek olduğunu dile getirdi. Dinini, diyanetini bilmenin ve buna uygun giyinmenin önemi her fırsatta kadınlara vaaz edildi. Ancak kamuoyu paketin tamamını değil, giyim konusunu tartıştı. Başörtüsü, türban, Şulebaş, sıkmabaş, örtülü olmak olmamak etiketleri ve tartışmaları arasında temel mesele gözden kaçırıldı. Kadınların, açık veya kapalı, toplumsal rolleri ne olacaktı? Hak ve özgürlüklerine ne olacaktı?

Maalesef sol, sosyalist çevreler de zarfa bakmaktan mazrufu kaçırdılar. Siyasal İslam, kadınları biçimlendirmeye başladı. Buna engel olmak için Türkiye’deki feministler kadının başörtüsüyle farklılaşmasını değil, tüm kadınların kadınlık hallerinde ortaklaşmasını temel alan çalışmalar yürüttüler. Bu tutum bazı çevrelerde “AKP iktidarının ekmeğine yağ sürmek” olarak değerlendirilse de, temel gerçek hala aynı: Kadınların istediğini giyip, haklarını kullanabildiği bir Türkiye, daha iyi bir Türkiye’dir.    

Eğitim temel bir insan hakkı olduğu için -şimdilik- ortadan kaldırılamadı ama İmam Hatip okullarının -2018’de 4 bin 340 olan- sayısı, 2019 yılında 5 bin 138 oldu. 2017’de bu liselerde 377 bin kız öğrenci vardı. İmam da hatip de olamayacak olan kız öğrenciler -Diyanet’in 2019 itibariyle kadın istihdamı %15 den az olduğuna göre- neden bu okullara yönlendiriliyor? Çünkü AKP politikaları gereği, önce dinlerini iyi öğrenmeleri gerekiyor. Zaten onların çalışmaları beklenmiyor ve istenmiyor; eğitimli anneler olsunlar da çocuklarını iyi yetiştirsinler istenmiyor.

Aynı bakış açısıyla devlet kreş ve huzur evi yapmıyor. Çocukların ve yaşlıların bakımı tamamen kadınlara bırakılmış durumda. Böylece kadın evden de çıkamıyor; çalışamıyor; şiddete, çok çocuk doğurmaya, ezilmeye ve itaat etmeye mecbur bırakılıyor.  

İktidarın gölgesinde yaşanan, kadınlarla ilgili her şey “aile” perspektifinden değerlendiriliyor. Kadınların şiddetten korunmasını amaçlayan yasanın adı “Ailenin korunması” oluyor. Polisler şiddetten kaçan kadını “aile içinde olur böyle şeyler” diyerek evine geri gönderiyor. Kadınların nafaka hakkının kaldırılmasını isteyen örgütlü gruplar “yeni kurduğum ailemin refahı için eski karıma nafaka vermemeliyim” diye propaganda yapıyor!

Özetle, kadının giyimine, kaç yaşında nasıl evlenebileceğine, hangi okula gideceğine karışan ve bu konuları yeniden, dini referanslarla düzenlemeye çalışan AKP iktidarı, kadının bedenine el koymak; kaç çocuk doğurması gerektiğine de karar vermek istiyor. Kadın, günümüz Türkiye’sinde hakları ve özgürlükleri olan bir birey değil, ailenin ayakta tutulması için varlığını sessizce sürdürmesi gereken bir canlı yerine konuyor. Tüm bunlar, “laiklik ilkesi örselendiği için”, dini referanslar insan ve kadın haklarından daha çok önemsendiği için yapılabiliyor. Bu gidişe “dur” demek elimizde. Kadınlar ve erkekler olarak haklarımıza sahip çıkmalı, laikliği yeniden hepimizin güvencesi olacak şekilde sağlamlaştırmalıyız.

*F. Çiğdem AYDIN
Sosyal Dayanışma Ağı Başkanı
fatmacigdemaydin@gmail.com