Ertekin Özcan – AKP ve MHP’nin Anayasa Değişikliği Nasıl Bir Siyasal Rejim Getirir?

AKP ve MHP’nin birlikte TBMM’YE getirdikleri Türkiye’nin siyasal ve toplumsal sistemini değiştirmeyi öngören bu Anayasa teklifi ile yapılmak istenen, basit bir hükümet değişikliği değil; “siyasal rejim” değişikliğidir. Cumhuriyet rejimi, egemenliği saraydan alıp halka verme ve demokratikleşme çizgisini benimsemişken, bu anayasa değişikliği egemenliği tekrar halktan alıp bir tek kişiye vermeyi öngörüyor.
Özgürlükçü demokrasinin geliştiği ülkelerde Anayasa değişiklikleri ya da yeni Anayasalar nasıl yapılıyor? Hangi ortamda yapılıyor ve kurallara uyuluyor? Örneğin, Batı ve Doğu Almanya’nın 1990 yılında birleşmesinden sonra Federal Almanya Anayasası nasıl değiştirilmişti?

Federal Meclis ve Federal Konsey’deki siyasal partiler, hazırladıkları anayasa değişiklik taslağını kamuoyuna sundular. Uzun süre bu değişiklik önerileri özgürlükçü bir ortamda kamuoyunda tartışıldı. Sivil toplum örgütlerinin görüş ve önerileri, Federal Meclis’in Anayasa Komisyonu’nda dinlendi. Böylece siyasal partilerin ve sivil toplum örgütlerinin, üzerinde uzlaştıkları anayasa değişiklikleri, değiştirilmesi teklif edilemeyen maddelerine dokunulmayarak Federal Meclis ve Federal Konsey’de kabul edilerek yürürlüğe girdi.

Anayasa değişikliği ve uzlaşma

12 Eylül 1980’de yürürlüğe giren ve 175 maddeden oluşan Darbe Anayasası’nın 83 maddesi şimdiye değin 16 kez değiştirildi. Bu değişikliklerin -çoğu Ecevit Hükümeti zamanında olmak üzere- 58 maddesi AKP’nin iktidarından önce gerçekleşmişti. Bu değişiklikler, iktidar ve muhalefet partilerinin mutabakatı, uzlaşması ve sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınarak yapılmıştı. AKP iktidara geldikten sonra ise 25 madde değiştirildi. Temel hak ve özgürlükleri gerçekten genişletmeyi hedefleyen değişikliklere o zaman CHP de destek vermişti. Şimdiki anayasa değişikliğini AKP, mecliste bulunan tüm siyasal partilerin uzlaşması ve sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinin alınmasını sağlamadan, MHP ile birlikte, yani muhafazakar iki partinin teklifi olarak getirdi.

27 Mayıs’tan sonra yapılan 1961 Anayasası, Batı normlarını göz önünde bulunduran demokratik, özgürlükçü, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan ve hukukun üstünlüğünü öngören ilerici bir anayasaydı. Ancak yapılırken Türkiye’deki mevcut tüm siyasal parti ve akımların görüşleri alınmadığı için sürekli eleştirildi. 12 Mart 1971’de verilen askeri muhtıra ile anayasanın birçok maddesi değiştirildi. 12 Eylül askeri darbesi sonucunda kabul edilen 1982 darbe anayasası da bir uzlaşma ya da mutabakat sonucu kabul edilmediği için gelişen Türkiye toplumunun gereksinimlerine cevap vermedi. Bu nedenle de sürekli eleştiriler aldı ve almaya devam ediyor. Dolayısıyla, kalıcı bir anayasanın geniş katılım ve mutabakatla hazırlanıp yürürlüğe girmesi gerekiyor.

Kuvvetler ayrılığı ilkesi nasıl işliyor?

Yürürlükte olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda olduğu gibi, özgürlükçü demokratik ülkelerin anayasalarında da “kuvvetler ayrılığı ilkesi” yer alıyor. Bunun anlamı şudur: Halk egemenliği devletin üç organı (erki), Yasama (meclis), Yürütme (devlet başkanı ve hükümet) ve Yargı Organları tarafından kullanılır. Bu organlar, anayasanın ve yasaların verdiği görev ve yetkileri birbirinden bağımsız olarak yerine getirirler.

Batı Avrupa ülkelerinde Kuvvetler Ayrılığı İlkesi anayasalara neden koyulmuştur? Bu üç gücün, yani Yasama (TBMM), Yürütme (Devlet Başkanı, Başbakan ve Bakanlar Kurulu) ve Yargının (Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere diğer yüksek mahkemelerin tek bir güç tarafından kullanılarak ülkede diktatörlüğe gidilmesini önlemek için koyulmuştur.

Çoğulcu demokratik siyasal sistemde, seçimi kazanan iktidar partisi (veya partiler koalisyonu) hem yasama organına hem de yürütme organına egemen oluyor. Ancak Yasama Organı (Parlamento) Yürütme Organının (Cumhurbaşkanı ve Hükümet) uygulamalarını, aldığı kararları, çıkardığı kararname ve yönetmelikleri muhalefet partilerince verilen güvenoyu, genel görüşme, soru önergeleri vs. ile denetler. Yine de bununla yetinilmez. Yargı organın, yani Anayasa Mahkemesi’nin Yasama Organının çıkardığı yasaları, Danıştay’ın da de yürütme organını aldığı kararları, işlem ve eylemleri denetlemesi sağlanır. Bu nedenle kuvvetler ayrılığını öngören bu sistemde yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı çok önemlidir. Bunun için demokrasilerin güvencesi, “yargının, yürütme ve yasamadan bağımsız” olmasıdır. Hukuk devletinde Yasama Organının (TBMM’nin) çıkardığı tüm kanunların, Anayasaya; Yürütme Organının (Hükümetin) aldığı kararların ve bunların uygulanmasının da yasalara uygun olup olmadığını yargı, yani yüksek mahkemeler denetler.

AKP ve MHP’nin anayasa teklifi kabul edilirse ne olur?

18 Maddeden oluşan bu Anayasa Teklifi kabul edilerek yürürlüğe girdiği takdirde Türkiye’de baskıcı bir tek parti diktatörlük rejimi kurulması söz kunusu olacaktır.

Cumhurbaşkanı, partili cumhurbaşkanı sıfatıyla milletvekili adaylarını belirleyecek; Meclis’in oluşumuna müdahale edecek; Meclis’i feshedebilecektir. Aynı zamanda çıkaracağı Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile yasama yetkisine ortak olacak, kanunları veto edebilecektir. Yüksek mahkemelere, Yani Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay!a ve Danıştay’a Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’na üye atayacak, yargıyı belirleyecektir.

Avukat Ece Güner Toprak’ın çizdiği şemada da görüldüğü üzere, -Cumhurbaşkanı (Başkan) hangi siyasal partiden olursa olsun- böyle bir sistem değişikliğinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 100 yılı aşan parlamenter rejim deneyimini bir tarafa iterek dikta rejimine götürme olasılığı çok yüksektir. Aşağıdaki nedenlerle herkesi bu değişiklik teklifine karşı çıkmaya çağırıyorum:

1. Çünkü bu değişiklikler anayasanın öngördüğü devlet egemenliğini, yani yasama, yürütme ve yargı erkini tek kişiye, Cumhurbaşkanına (devlet başkanına) verecek. Başka deyişle ulusun %100’üne yakın oyu ile oluşan TBMM’nin yetkisini, seçimde oyların %50,01’ni alan Cumhurbaşkanına devretmiş olacak. Halkın %49,99’nun oyu bu modelde temsil edilemeyecek.

2. Çünkü cumhurbaşkanı, hem hükümetin hem de cumhurbaşkanının tüm yetkilerine sahip devlet başkanı, başbakan, başkomutan, aynı zamanda iktidar partisinin de başkanı olacak.

3. Siyasal parti başkanı olan Cumhurbaşkanı, ait olduğu partiden kimlerin milletvekili adayı ve vekil olabileceklerini saptayacak.

4. Devlet Başkanı olarak Cumhurbaşkanı, yardımcılarını, bakanları, valileri, kaymakamları atayacak; parti başkanı olarak da partisinin yönetimini, il başkanlarını ve ilçe başkanlarını ve yönetimlerini de belirleyebilecek.

5. Parti başkanı olanı Cumhurbaşkanı’nın belirlediği kişiler milletvekili olarak meclise girecekleri için bu milletvekillerinin Cumhurbaşkanı’nı, Cumhurbaşkanı yardımcılarını ve bakanları, yani yürütme organını denetlemesi mümkün olamayacaktır.

6. Cumhurbaşkanı aynı zamanda Anayasa Mahkemesi ve Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini bir bölümünü doğrudan, geri kalanını da parti başkanı olarak atadığı veya denetlediği, TBMM tarafından atanmasını sağlayabileceği için devletin yargı yetkisi de Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek ve onun kontrolü altında olacaktır

7. Böylece Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, ne Meclis’in çıkardığı yasaları ne de Cumhurbaşkan’ının ve yardımcılarının ve de bakanların Anayasa’ya ve yasalara aykırı kararname, yönetmelik ve uygulamalarını denetleyebilecektir. Bu sistemde devletin yürütme, yasama ve yargı erkleri tek kişide, yani Cumhurbaşkanı’nda toplanacaktır.

8. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekili seçimleri aynı zamanda yapılacağı için ‘Partili Cumhurbaşkanı’nın’, atadığı milletvekilleri tarafından oluşan meclis tarafından denetlenmesi olanaklı olmayacaktır.

9. Cumhurbaşkanı’nın, partili olması nedeniyle tarafsız olması mümkün olmayacağından, devlet düzeninin parti düzenine, devletin de parti devletine dönüşmesine Anayasa ile izin verilmiş olacaktır.

10. Yürürlükteki anayasamızda “Cumhurbaşkanının TBMM adına Başkomutanlığı temsil yetkisi” bulunmaktadır. Değişiklik teklifiyle, “TBMM adına” ibaresi çıkarılmıştır. Bunun çıkarılması, başkomutanlığı doğrudan cumhurbaşkanına bağlama adımı olacak, şimdi Meclis’in yetkisinde olan savaş ilan etme yetkisi cumhurbaşkanına devredilmiş olacaktır.

11. TBMM, güvenoyu ve gensoru gibi denetim mekanizmaları olmayan, yürütme üzerinde hiçbir etkili denetim imkanı kalmayan, kanun yapma tekeli elinden alınmış, yasama yetkisi sınırlanmış, Cumhurbaşkanı tarafından fesih tehdidi altında aciz bir meclis haline dönüşecektir.

12. Yargı tamamen siyasetin emrine girecek; kuvvetler ayrılığı ve denge ve denetleme mekanizmalarının en önemli unsuru olan bağımsız yargı denetimi fiilen imkansız hale gelecektir.

Sonuç

Sonuç olarak böyle alelacele, oldu bittiye getirilerek parlamentodaki tüm siyasal partilerin mutabakatı ve uzlaşması sağlanmadan ve sivil toplum kuruluşlarının görüşleri alınmadan, “OHAL koşullarında” ifade ve basın özgürlüğünün kısıtlandığı ve ülkede her gün PKK, IŞİD ve Fethullahçı çetenin terör estirdiği ve şehit cenazelerinin geldiği kaos ve terör ortamında yapılacak olan anayasa değişikliği ülkemizde kalıcı barışı ve özgürlükçü demokrasiyi sağlayamaz.

Demokrasiyi, özgürlükleri sınırlayarak ve hukuk devletini ve kuvvetler ayrılığını ortada kaldırarak Türkiye’nin her geçen gün daha da artan sorunlar yumağını çözmek olanaklı olmaz.
Yukarıda özetlediğim nedenlerle halkımızı, referandumda Türkiye toplumunun yarısının istem ve görüşlerini göz ardı eden bu teklife hayır demeye çağırıyorum.

Bir Cevap Yazın