Erol Kızılelma – Türkiye Seçimini Demokratik Kurallar İçinde ve Özgürce Yapabilmeli

Erol Kızılelma

 

 

 

 

 

5 yaşına gelen Sosyal Demokrat Dergi’nin yeni bir biçimde sunduğumuz son iki sayısı da beğeni kazandı. Doğrusu ben de, dolu dolu bir dergi çıkardığımız inancındayım. Bu konuda okurlarımızın da görüşlerini ve eleştirilerini belirtmelerinden mutluluk duyarız. Yalnız, dergiyi bayilere çıkaracak şartları henüz oluşturamadık. Umarız önümüzdeki sayılarda bu eksikliklerimizi de gideririz. Bu sayımızda da ağırlıklı olarak seçimler konusunu irdeledik. Seçim vaatlerini karşılaştırdık. Ama dergi hazırlanmaya başlandığında MHP henüz seçim bildirgesini açıklamamıştı. Onunla ilgili değerlendirmeler genel politik duruşuna göre yapıldı.

Seçim vaatleri

Geçen sayımızı çıkarırken politik gündemi etkileyen en önemli gelişme CHP’nin adaylarını büyük oranda önseçimle belirlemesiydi. Parti içi demokrasi konusunda daha emekleme durumunda olan ülkemizde, bir siyasi partinin tek başına da olsa demokratikleşmeye katkıda bulunacak böyle bir adım atması önemliydi. Bu sayımız çıkarken ise sürece, CHP’nin seçim bildirgesi damgasını vurdu. Diğer tüm partileri de kendi açtığı yoldan yürüme zorunda bıraktı. Yıllarca gündem belirlemede mahir olduğunu kanıtlamış bir iktidar da, muhalefetin seçim vaatlerini göğüslemek zorunda kaldı. Yok efendim, bütçe bu vaatleri kaldıramazmış, yok efendim bu vaatlerin kaynağı yokmuş, falan filan. Ama CHP önseçim konusunda olduğu gibi, seçim bildirgesi konusunda da doğru bir adım attı. Sosyal demokrat bir partide olması gerektiği gibi, belli konularda tercihini çalışanlardan, yoksullardan yana yaptı.

Bütçeden emeklilere kaynak aktarılması, bunu yapan iktidarın, hangi toplum kesimine öncülük verdiğini göstermesi açısından önemlidir. Sosyal Güvenlik Kurumu verimli çalışmalıdır. Tamam; ama iktidarlar da dar gelirlilerin, emeklilerin daha iyi bir yaşam sürebilmesi için buralara kaynak aktarabilmelidir. SGK bu kaynakları yutan bir kara delik olarak görülemez. Bu çerçevede CHP’nin emeklilere iki maaş ikramiye verilmesi, asgari ücretin yükseltilmesi önerileri çok doğru önerilerdir. Nitekim diğer muhalefet partileri de bu önerilerin peşine takılmış, iktidar partisi de 1000 liranın altında maaş alan emeklilerin maaşlarına 100 lira artış kararı almıştır.

Türkiye’yi bugüne kadar büyük oranda sağ partiler yönetti veya sağ politikalar etken oldu. Genelde bütçeyi denk getirebilmek ve kaynak sorununu çözmek için, toplumun geniş kesimini oluşturan dar gelirlilere, yoksullara kemer sıktırma politikaları uyguladılar. Toplumun varlıklı kesimleri ise zenginliğine zenginlik kattı. Son 25-30 yılda, neoliberal politikalar nedeniyle toplumun en zengin ve en yoksul kesimleri arasındaki uçurum inanılmaz boyutlarda arttı. Orta sınıf yoksullaştırıldı. Yoksullara yeni yoksullar eklendi. Mevcut gelirler neredeyse açlık sınırına düştü. Türkiye bu konuda başı çeken ülkelerden birisi. Maalesef ülkemizde topluma büyük bedel ödetildi. En üst gelir grubu olan yüzde 1’lik kesim gelirin yüzde 60’ına el koydu.

Bu gidişe kim dur diyecek?

Son 10 yılda, soygun düzeni iyice çığırından çıktı. Soyuldukları yetmezmiş gibi, başlarına musallat olan bir saltanatın şatafatları, israfı ve bütçe kaynaklarını çarçur etmesi nedeniyle ülkemiz insanlarıyla adeta dalga geçiliyor. Halkın bu olumsuzluklara itirazı da, baskı uygulanarak önlenmek isteniyor. Boşuna ülkemiz diktatörlüğe gidiyor diye eleştirmedik. AKP iktidarı döneminde, yargı ve polis saltanatın hizmetine sokuldu. Anayasa ve hukuk tamamen rafa kaldırıldı. Son çıkarılan İç Güvenlik Yasası ile her muhalif darbecilikle suçlanabilir, sorgusuz sualsiz gözaltına alınıp tutuklanabilir. Şimdilerde polisin astığı astık, kestiği kestik. Bu gelişmeler bir kısmımızı gelecek kara günler beklentisi içine soktu. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerine büyük önem veriliyor. Tayyip Erdoğan ise, anlaşılan seçimi etkilemeye ve yönlendirmeye yönelik her şeyi yapmayı göze almış. Alanlarda, televizyonlarda devletin parasıyla seçim sonuçlarını belirlemeye çalışıyor. Bunun sandığı alıp kaçmaktan farkı yok. Kim olursa olsun, yapılan bir suç. Ama devletin kurumları -devleti, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak ve kollamakla görevli kurumlar- “biz bir şey yapamayız” diyor. Tehlikenin boyutlarının farkında mısınız? Yaman bir mücadeleye giriyoruz. Bizzat Tayyip Erdoğan’ın provoke ettiği süreç kazasız tamamlanır sandığa ulaşabilirsek, sonra da sandığı ve oyları koruyabilirsek Hanedan’ı yolcu edebiliriz. Bu da bir ümit.

Türkiye iyi yönetilemiyor

Bazı aklıevvel entelektüellerimizin CHP’den daha sosyal demokrat ve CHP’den daha demokrat diye niteledikleri AKP’nin, -Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu misali- yaşadığımız karanlık günlerin sorumlusu olması, acaba hepimiz için yeterli dersler içeriyor mu? Karanlık günler deyince, gerçekten aklınıza gelen her anlamda karanlık günler yaşıyoruz. Mart ayı sonunda, bir bütün gün, tüm Türkiye’de elektrikler kesildi. Fabrikalarda, hastanelerde, işyerleri ve devlet dairelerinde, okullarda hayat durdu; trafik ışıkları çalışamadığından ulaşım felç oldu. O gün, bugün, ne bu işin nedeni belli oldu ne de sorumlusu bulunup hesap soruldu. Dünyanın bilmem kaçıncı zengin ülkesi diye hava atılan bu ülkenin, doğal afetlerden, dış saldırılara kadar birçok alanda ne büyük zafiyetler içinde ve korumasız olduğu görüldü. Ayrıca milyarlarca lira kayba neden olan bu olay, çağdaş bir başka ülkede olsa, o işin sorumlularının bir dakika bile koltuklarında oturmasına izin verilemez. Ama bizde pişkinlik ve yüzsüzlük diz boyu.

Türkiye’yi karartan ve AKP’nin aczini ortaya çıkaran olaylar bir tek elektrik kesintisinden ibaret değil. Elektrik kesintilerinin olduğu gün, Çağlayan Adliye Sarayı iki gencin eylemine sahne oldu. İki genç ellerini kollarını sallaya sallaya adliyeye girip bir savcıyı rehin aldı. Sadece bu konu bile AKP iktidarının, neresinden tutsan döküldüğünü gösteriyor. Emniyet güçlerinin beceriksizlikten mi kaynaklandığı yoksa kasıtlı olarak mı yapıldığı anlaşılamayan bir rehin kurtarma operasyonu sonucu, iki genç ve savcı öldürüldü. Bu skandal kurtarma operasyonu, rehinenin de öldürülmesi sonucu başarılı ilan edilmesiyle komik bir hale dönüştü. Rehine savcının da kimin tarafından öldürüldüğü açıklanamadı. Bununla da kalınmadı, Başbakan’ın talimatıyla basına sansür getirildi ve Twitter ve Youtube’a erişim engellendi. Yasal hiçbir dayanağı olmayan bu sansürcü anlayışla dünya basınının diline düşüldü.

Nükleer felaket kapımızda

Türkiye aynı anda o kadar çok karabasanı birlikte yaşıyor ki, bazı önemli gelişmeler bu arada kamuoyunun gündeminde yer bulamıyor. Bunlardan birisi de AKP iktidarının nükleer santralar konusundaki ısrarı. Bu ısrar acemi cesaretinden mi kaynaklanıyor yoksa bir menfaat ilişkisine mi dayanıyor bilinmez. Ama bilinen o ki, ülkemizin başına bir çorap örülüyor. Bir deprem kuşağında olan ülkemizde, zaten Çernobil’den sabıkalı Rusya teknolojisine teslim edilen nükleer santral için bina ve liman inşaatlarının temeli atıldı. Liman inşaatı ihalesi de 394 milyon dolara, Cengiz İnşaat’a verildi. Bu firma patronunun merakı göz önüne alınırsa, demek ki AKP iktidarı, Rus firması ve Cengiz İnşaat’la birlikte bu milletin anasını bellemekte kararlı. Zaten verdikleri reklamlarla, nükleer santralin yaratabileceği cehennemi bizlere bir yeryüzü cenneti olarak yutturabilme çabasında olmaları da bu işte bir bit yeniği olduğunu gösteriyor.

Cumhuriyet Gazetesi

AKP hükümetiyle ilgili anlatılacak o kadar çok konu var ki ama biz yine de polemik yazımızı çeşitlendirelim. Cumhuriyet Gazetesi’nden söz etmek istiyorum. Bizim gençliğimizden beri Cumhuriyet’i hep gazeteciliğin okulu olarak bildik. Bu gazeteden yetişmiş çok değerli gazeteciler bu sektörde çok önemli görevler üstlendiler. Cumhuriyet her zaman etkili bir gazete oldu. Ama tiraj açısından hak ettiği yerde olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle Can Dündar’ın yayın yönetmenliğine gelmesine sevindim. Cumhuriyet’in, doğal olarak muhafazakarlaşan yapısını dönüştürebilecek, enerjisiyle gençlerin ilgisini çekebilecek, soldan uzaklaşmadan yeni toplumsal kesimlere açılabilecek bir gazeteci olduğunu düşünüyorum. Belli çevrelerin Can Dündar ismine direnç gösterdiklerini, kabullenmekte zorlanacaklarını da biliyorum. Ama gazetenin gelişmelere ayak uyduramaması, gençlerin beğenisini kazanamaması durumunda etkisinin giderek azalması kaçınılmaz. Elbette ne yaşadığımız dünya dünkü dünya, ne de Cumhuriyet Gazetesi dünkü gazetemiz.

1968 devrimcilerinin, -kendilerini solun herhangi bir rengine yakın isimlendirseler de- Kemalizm’den etkilenmiş oldukları bir gerçek. Kemalist ismi pek kullanılmıyordu, ama Kemalizm de sol içi bir düşünce akımı veya uygulama olarak değerlendiriliyordu. 1980 darbecilerinin, Türk-İslam sentezi adı altında uygulamaya çalıştıkları toplum mühendisliği, 1968 etiketli kavramların içinin boşaltılmasına ve uygulamada özellikle gençlerin farklı yönlere savrulmasına neden olmuştur. Dinci siyasetlerin etkinleşmesi yanında, ulusalcılık adı altında milliyetçiliği Kemalistlik kılıfına sokup soldan uzaklaştırma çabaları da yer buldu. Tabii iç içe geçen bu kavramlar nedeniyle insanları kategorik olarak şucu bucu diye ayırmak doğru değil. Cumhuriyet Gazetesi’nde de, farklı çizgileri bir arada tutabilecek bir şemsiye yaklaşım etkin olamadı. Bu farklı çizgilerden birisinin egemenliğinde yürütülecek çalışmanın gazeteyi büyütemeyeceği bugüne kadarki uygulamalarda görüldü. Ama yine de daha muhafazakar bir yapı, Cumhuriyet’teki bu arayışlara sıcak bakmıyor. “İstemezük” gürültüsüyle ortaya çıkan bu yapının başarılı olup olamayacağını zaman gösterecek. Fakat Cumhuriyet’teki olası gelişmelerin siyasetteki gelişmelerden etkilenecek olması da kaçınılmaz bir gerçek.

Sosyal Demokrasi – Kemalizm

Bir polemik yazısı çerçevesinde, varmak istediğim, tartışılacağını umduğum bir yere gelmek istiyorum. Türkiye yeni sentezleri tartışmamalı mı? Örneğin, 2004 yılında dile getirilen, Kemal Derviş’in Kemalizm’le çağdaş sosyal demokrasi arasında bir sentez oluşturma fikri gibi. Kemal Derviş ismini, neoliberal ekonomik politikalarla özdeşleştirme çabalarının olduğunu biliyorum. Bunu, önemli oranda, hem Kemal Derviş’in kişiliğine hem de tartışılmasını istediğimiz yeni sentez oluşturma çabalarına bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Sosyal demokrasi, sol, Kemalizm -adına ne derseniz deyin- ülkemizde yaşanan olumsuzlukları geriletmek ve kendi düşüncelerine hayat kaynağı bulabilmek açısından, yeni birlik, ittifak veya sentezlerle büyümek zorundalar. Günümüz demokrasi anlayışı, çoğulcu yapısı gereği, farklılıkları bir arada tutmayı ve farklılıklardan etkilenmeyi öngörmektedir. Tekrar edelim, sosyal demokrasiyle daha sol arasında bir ittifak ya da bir geçici birlik ya da bir ortak zemin kurmak, konjonktürlere, dönemlere, hedeflere bağlı olarak dünyanın her yerinde pekala düşünülebilir seçeneklerdir. Buna Kemalizm de dahildir. Aydınlık Gazetesi çevresinin yaptığı gibi, farklılıklardan komplo teorileri ve ajan tipleri yaratmak ne Kemalizm’e ne de sosyal demokrasiye yarar sağlar. Zaten amaç galiba her ikisine de zarar vermektir.

#everydaysexism

Yüzyıla yaklaşan bir geçmişine rağmen, çağdaş, demokratik ve özgürlükçü bir Cumhuriyet özlemimiz hep artarak süregeldi. Bu özlemlerimizden en çok da AKP iktidarı döneminde uzaklaştık. Geçenlerde Bedri Baykam’ın Piramit Sanat Galerisi’nde açılan “Çırılçıplak” adlı nü resim sergisine, bundan vazife çıkaran bazı milliyetçi ve muhafazakar çevrelerce
yapılan saldırı ve hedef göstermeye yönelik açıklamalar ülkemizin hangi noktaya gerilediğinin bir göstergesi. Bu olaydan sonra, Al Jazeera kanalında #everydaysexism adı altında çıplak erkek bedeninin sergilendiği cüretkar bir program izledim. Al Jazeera’nın ilgi alanı olan coğrafyayı düşündüğümüzde, insanın “Al Jazeera nerede Türkiye nerede” diyesi geliyor. Çıplaklık da doğallığın bir parçası. Yaşamı, doğallıktan, dolayısıyla çıplaklık ve seksten de ayırmak, özellikle resim ve heykelde çıplaklığa tepkiyi, yasakları ve sansürü anlamak mümkün değil.

El Şebab ve IŞİD

Afrika’da bazı İslami örgütlerin okulları basıp eğitimi engellemek istemeleri, etkinliklerini arttırmak için çok sayıda katliama imza atmaları, kafa yapılarının doğasında olsa da, son yıllarda bu tür hareketlerin hızla artması ilgi çekici. İslami görünümlü terör örgütleri yaratılması tarihi, ABD’nin, Sovyetlere yönelik yeşil kuşak teorisine dayanır. Sonra da Afganistan’da El Kaide’nin oluşturulması örneği, Müslüman nüfusun yüksek olduğu bilinen Pakistan, Hindistan, Endonezya ve Malezya gibi ülkelerde hızla yayılması, aydınlanma ve demokrasinin geliştirilmesinin önünde engel olunması amacında etkin olması, ABD’nin Ortadoğu’yu BOP adı altında yeniden şekillendirme amacına hizmet etmesi, El Kaide’nin önlenemez ve kontrol edilemez yükselişi. Yangın bundan sonra, Müslüman nüfusun olduğu her yerde tahribat yaratmaya hız vermiştir. Hızla yayıldığı bölgelerden birisi de Afrika’dır. İslami terör örgütlerinin bir amacı siyasetlerini etkin kılmak ve/veya kendisine biçilen görevleri yerine getirmek ise de, bir diğer amacının İslam dinini, reforme etmeye, çağa uydurmaya, olumsuzluklarını gidermeye yönelik arayışları daha doğmadan önlemek olduğunu düşünüyorum. Eğitim alanına yapılan, özellikle kızların eğitiminin önlenmesine yönelik saldırıların başka sebebi olamaz. Yeri gelmişken, Cumhuriyetimizi kuran felsefenin laiklik konusunda çaba göstermesinin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha vurgulayalım.

Son dönemde İslami terör örgütlerinin hareketliliğinin artmasında, AKP iktidarının da desteğinin dile getirilmesi; Afrika’ya giden THY uçakları ile silah sevkiyatından, Ortadoğu’ya giderken yakalanan MİT tırlarından söz ediliyor olması vahim. Suriye ve Irak sınırlarının yolgeçen hanına dönmesi, IŞİD militanlarının da içinde olduğu İslami güçlerin çeşitli amaçlarla Türkiye’den destek bulmaları, Türkiye’nin de bunlara meşruiyet kazandıracak politikalarda ısrar etmesi, dünya kamuoyunun gözlerini bu bölgeye dikmesine neden oluyor. Suriye’de yapılanlar, bir iç savaşı kışkırtmaktan, milyonlarca insanı ölüm – göç ikileminde bırakmaktan öte bir savaş ve insanlık suçu olarak karşımıza çıkarsa şaşırmayalım.
Hasta adam Türkiye ve soykırım iddiaları

Türkiye dış politika alanında hiç bu kadar yalnız ve zavallı duruma düşmemişti. 1915 yılına ait Ermeni soykırımı iddialarının 100. yıldönümü olması nedeniyle bu konunun bütün dünyanın ilgisini çekeceği belliydi. Türkiye de -doğru veya yanlış- yıllarca kendi tezleriyle dünya kamuoyunu etkilemeye çalışıyordu. Ama 100. yıl Türkiye’yi çok kötü yakaladı. İçte ve dışta iflas etmiş bir iktidarla yönetilen bir ülkenin, 100. yıl nedeniyle kendi tezlerini başarıyla savunması beklenmemeli elbette. Nitekim böyle de oldu. Düne kadar Türkiye’yi kırmayalım endişesi içinde olan ülkeler bile bugün Türkiye ile ters düşmekten çekinmiyorlar. Dünya basınında Türkiye’yi ciddiye almayan ve ağır şekilde suçlayan yazılar çıkıyor. Bu sorunun çözümü yönünde inisiyatif kullanıp adımlar atmayan Türkiye, dünya kamuoyuna efelenmekten öte bir şey yapamıyor.

Birinci Dünya Savaşı’na girerken ekonomisi ve itibarı iflas etmiş olan ve “hasta adam” diye anılan Osmanlı İmparatorluğu, başa gelenlerden ders almamışa benziyor. Türkiye bugün, yolsuzluk ve rüşvetten şaibeli iktidarlar eliyle ekonomik ve siyasi iflasa sürüklenen içi kof bir ülkeye dönüştürülmüştür. Demokrasiyi askıya alarak bu sorunların üstesinden gelinemeyeceği gibi, üstünü örtmek ve sonuçlarından kaçınmak da mümkün olmayacaktır. Ama AKP iktidarı, bir akıl tutulması yaşar gibi bu çözümsüz yollara başvurmaktadır.

İşin tek iyi tarafı, 1915 olayları ile ilgili iddiaların ve konuların artık ülkemizde de birçok çevre tarafından ele alınıyor ve gerçeklerden korkmadan tartışılıyor olması. Tarihte böyle bir olayın yaşanıp yaşanmadığının ve bunun bir soykırım olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceğinin tartışılıyor olması. Bu tartışma yapılmalı elbette, ama bu işin çift taraflı hassasiyetinin de dikkate alınarak yapılmasında yarar var. Bazı tarihçi diye ekranlarda boy gösterenlerin yaptığı gibi, taraflardan birisini aşağılayarak, ötekileştirilerek, alay ederek veya mahkum etmeye çalışarak, çok çeşitli kültürleri yaşayan bu topraklarda halkların kardeşliğini, kardeşlik kültürünü geliştirmemiz mümkün olamaz. Size veya başkasına yapılmasını istemeyeceğiniz davranışları, siz de karşınızdakilere yapmayacaksınız. Her kültürün saygın olduğunu unutmadan. Bu topraklarda yıllarca birlikte yaşamış ve yaşayacak olanları; Ermenileri, Kürtleri, Türkleri ve diğer birçok kültürden halkı birbirine düşman etmeden.

Yazımı, hala 1 Mayıs’ların özgürce kutlanamamasını ve AKP iktidarının bu konudaki tutumunu kınayarak bitirmek istiyorum.

*Erol Kızılelma,
SODEV Başkanı,
ekizilelma@hotmail.com

Bir cevap yazın