Erol Kızılelma – Bir Demokrasi (Darbeler) Masalı

DSC_7604Tabii anladık; demokrasi kültürü bir sihirli değnekle kazanılmıyor. Ama demokrasi tarihimizin 60 yıldan uzun olduğu düşünülürse, bizim de fazla mesafe alamadığımız anlaşılıyor. Yine de bıkmadan usanmadan demokrasi için, demokrasi kültürünün geliştirilmesi için uğraş vereceğiz; mücadele edip duracağız.

Dünyada demokrasi anlayışı, biraz da Avrupa Birliği sürecinin çok önemli katkılarıyla, 20. yüzyıl demokrasi normlarını çok aştı. Türkiye’nin AB ile yakınlaşması, hatta üyelik müzakerelerine başlaması, demokrasi kültürümüzün de bu sayede gelişebileceği konusunda Türkiyeli demokratlara biraz ümit vermişti. Hatta idamın ceza olmaktan çıkarılması da bu sayede sağlanabildi. Ama dünya gider Mersin’e biz gideriz tersine misali, son 10-15 yıl ülkemizde sular tersine akmaya başladı.

Bu ülke, daha önce de, demokratik gelişmenin önünü kesmeyi amaçlayan darbelerle karşılaşmıştı. Ama demokrasinin gelişmesini sadece bir süre olumsuz etkilemişler, daha sonra süreç rotasını doğrultabilmişti. Şimdi sanki daha ümitsiz bir durumla karşılaşıyoruz gibi.

27 Mayıs 1960 darbesi, askerin politikaya müdahalesi ve demokratik işleyişin kesilmesi açısından ilk örnek olduğu için önemli. Ama Türkiye bu süreci, bir demokrasi mücadelesi sonucu olmasa da tarihinin en demokratik ve özgürlükçü anayasasına sahip olarak aştı. Siyasi, sosyal ve ekonomik haklarda bazı gelişmeler sağlansa da bu rüya çok uzun sürmedi. 12 Mart 1971 darbesiyle, “Toplumsal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçti” gerekçesi demokratik süreci bir kez daha kesintiye uğrattı. Demokrasiyi tekrar rayına oturtalım uğraşı sürerken, gelişen terör olayları ve Batı’dan neoliberal rüzgarların esmeye başlaması, Türkiye’nin tekrar bir darbe ortamına sürüklenmesine neden oldu. Darbe sürecinin bir ürünü olan Turgut Özal’ın iktidar olduğu ve Türkiye ekonomisinin dışa açıldığı dönemde, insan kalitesinde büyük bir erozyona uğrandı. “Benim memurum işini bilir” anlayışında ifadesini bulan Özal döneminden sonra, koalisyon kargaşaları ve bir istikrar yakalanamayışı sonucu, laik ve demokratik ülke olmanın son kırıntılarının da yitirildiği Tayyip Erdoğan dönemi başladı.

Bu son sürecin tümüne muhalefet etmiş biri olarak, bu masalın bütünlüğünü sağlamak amacıyla yaşananları bir kez daha özetlemek isterim. Demokrasi güçlerinin seçimlerde güç birliğinin sağlanamaması sonucu %26 oyla İstanbul belediye başkanlığını kazanan Tayyip Erdoğan, burada edindiği deneyimleri genel iktidara taşımayı becerdi. Sosyal demokratların basiretsizliğinin neden olduğu ileri sürülse bile Tayyip Erdoğan’ın becerikliliğinin de hakkını vermek lazım. Tayyip Erdoğan’ın hükümete sadece siyasi deneyimlerini aktarmakla yetinmediği biliniyor. Belediyede yaşananların bir bölümü ile ilgili olan Akbil yolsuzluğu zamanın CHP İstanbul İl Başkanı Mehmet Bölük tarafından ortaya çıkarılmış, dava sonucu Erdoğan’a beraat kararı veren mahkeme başkanı taltif edilerek Yargıtay başkanlığına kadar yüceltilmişti. Tayyip Erdoğan, icraatlarının ortağı birçok kadroyu da Ankara’da iktidara taşıdı; bunların çoğu bakan bile oldu.

Tayyip Erdoğan tarafından kurulan AKP, bir koalisyon parti idi. Partinin kontrolü sanıldığı gibi Milli Görüşçülerin elinde değildi. Asıl hakimiyet, yolsuzluktan şaibeli bir kadronun elindeydi. Partideki, daha sonra da hükümete taşınan koalisyonun diğer ortakları ise şunlar: Milli görüşçüler, muhafazakarlar, milliyetçiler, kamuoyunu hazırlamakta çok etkili olan liberaller, bazı sosyal demokrasi artıkları ve elbette çok sayıda cemaatçi. Koalisyon ortaklarının hepsi, Tayyip Erdoğan liderliğinde gerçekleştirilen her türlü şaibeden, her türlü haksız hukuksuz uygulamadan sorumludur. Hepsi nasıl bir ortaklıkta olduklarını biliyorlardı. Bilmeyenler varsa bile, çok kez uyarılmışlardı. Sonra paylaşım kavgası mı, tek başına iktidar olmanın cazibesi mi, bilinmez, birer birer ortaklıktan ayrıldılar. Ortaklıktan her ayrılan hain olarak damgalandı. Sonunda iş, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarına kadar geldi. Bu noktadan itibaren de, ortaklar arasında açıktan savaş başladı.

15 yıla yaklaşan bir AKP iktidarı sonucunda, bir yandan neoliberal soygun düzeninin yol açtığı yoksullaşma ve ileri düzeyde işsizlik, yakın çevrenin zenginleşmesi, yolsuzluk konusunda şaibeli yöneticiler, öte yandan anayasasızlaştırma, hukuk kurallarının askıya alınmasıyla yasaklamalarla yönetilmeye çalışılan bir ülke tablosuyla karşı karşıya kaldık.

Demokrasi Cephesi

Eşitsiz şartlarda ve antidemokratik bir şekilde gerçekleştirilen seçimlerde oylarını arttırdıkça daha da otoriterleşen bir yönetimin demokrasi konusundaki tutumu ve bir zamanlar Avrupa yönetimlerini etkilemiş olan demokrasi söylemi bütün inandırıcılığını yitirdi. Avrupa demokratları artık Türkiye’yi bir tek adam diktatörlüğü olarak tanımlıyor. Buna rağmen AB yöneticilerinin, çıkar ilişkileri nedeniyle AKP yönetimine tavırlı olamamaları da bir iki yüzlülük olarak nitelendiriliyor.

Güçlü ve faşizan yöntemlerle muhaliflerini sindirme çabasındaki yönetimler karşısında, iktidara onun baskılarını göğüsleyecek ve tahribatı giderecek bir restorasyon programıyla talip olacak bir “Demokrasi Cephesi” kurulması kaçınılmazdır. Ama Türkiye siyaseti bu konuda birçok başarısız örnekle maluldür. Demokrasi kültürünün gelişememiş olması burada da kendini göstermektedir. Zaten sosyalist solda, kendi doğrusunun her birini mutlak doğru kabul eden kendi partisini kurduğundan, geniş bir parçalanma görüntüsü var. Sosyal demokrat solun hakim partisi CHP ise, maalesef kendi dışındaki demokrasi güçleriyle sağlıklı ilişkiler geliştirebilecek bir politik programa sahip değil. HDP ise, her zamanki yanlışında devam ediyor. Bütün tersine söylemlerine rağmen, dünyanın kendi politikaları ekseninde dönmesini istiyor. Bunun dışındaki ortaklaşa çabalara soğuk bakıyor. AKP ile geçmişte sürdürdükleri ilişkileri, muhalefet partilerinden esirgiyorlar.

Bütün olumsuzluklar bir yana artık herkes, farklılıklara rağmen bir araya gelinmesinin zorunluluğundan bahsediyor. Daha henüz olumlu bir perspektif belirmemiş ise de, bu yönde atılan adımları yadsımamak lazım. Haziran Hareketi, en geniş çevreyi kucaklayacak bir yapı oluşturma şansı kalmasa da, bir süredir çalışmalarını sürdürüyor. Barış Bloku, HDP kontrolunda bir çalışmaya dönüştürülmek istendiği için, kuruluşundaki bütün heyecanı yitirdi ve artık etkili olma durumu kalmadı. İbrahim Kaboğlu çağrısıyla bir araya gelen ve aralarında SODEV’in de olduğu “Önce Demokrasi” hareketi oluşturuldu. “Önce Demokrasi” hareketinin asli çabası “bu ortamda anayasa yapılamaz” ve “anayasasızlaştırma” konularında kamuoyu oluşturmak ise de, daha çok eski milletvekillerinden oluşan “Diyalog Grubu”ndan gelen çağrıyla, bir Demokrasi Kurultayı toplamak amacıyla, “Demokrasi İçin Birlik” yapılanmasına katkı verdi.

Demokrasi Cephesi oluşturma çabalarının önündeki en büyük engel, bu çaba içinde bulunanlarn, hem CHP’siz bir demokrasi cephesi olamayacağının söylenip hem de kendi doğrularını CHP’ye dayatmak istemeleridir. Politikalarını beğenirsiniz beğenmezsiniz, ama CHP ayrı bir siyasi partidir. Ona saygı duymak zorundasınız. CHP’siz olmaz deyip, toplantılarda CHP’yi aşağılayan, alaya alan, karalayan bir üslup kullanırsanız, CHP’yi kazanmanız mümkün değildir. Maalesef, CHP dışındaki pek çok entelektüel çevrede bu üslup hakimdir.
Demokrasi Cephesi oluşturma çabaları, karşılıklı saygı anlayışı sağlanamadığı ve sadece kendi doğrularını merkeze alan siyasi anlayışlar (aksini iddia etmelerine rağmen özellikle Kürt siyaseti) geriletemediği sürece başarı elde edemeyecektir. Tabii, bir de siyasi hırsın aklın önüne geçmemesi gerekiyor.

CHP açısından bakılırsa, CHP’nin bu tür çalışmaları yönlendirecek bir ağırlık koyması, kendi dışındaki sol muhalefet odaklarıyla iş ve güç birliğini geliştirmesi, demokrasimizin gelişmesi ve toplumsal mücadelenin daha sağlıklı evrilmesi açısından çok yararlı olacaktır. Hem tarihsel kimliği hem de ana muhalefet partisi olması, CHP’nin bu çabayı göstermesine bir meşruiyet kazandırmaktadır.

Cumhuriyet tarihi, bir darbeler tarihine dönüşüyor

Demokrasi kültürünüz gelişmeyince politika, halkın özlemlerine cevap verecek ve toplumu ileriye taşıyacak bir çaba olmaktan çıkıp rövanşist bir harekete dönüşüyor. Rövanşist kimlik elbette darbe ve karşı darbeleri de içinde barındıran, demokrasiden daha da uzaklaşmamıza yol açan bir çıkmaz sokak.

Biliyoruz, Cumhuriyet kurulurken, konjonktür ve sosyolojik yapı, kuruluşun bazı eksikleri barındırmasına da neden olmuştu. Cumhuriyet’in daha geniş bir mutabakat üzerine kurulmasını engellemişti. Bu da, doğal olarak, Cumhuriyet ile hesaplaşma problemi olan bazı kesimlerin oluşmasına yol açmıştı. Komünistler, dinci siyasetler, Kürtler, bu kesimlerden bazı önemlileridir. Ama 100 yaşına yaklaşan bu Cumhuriyet’te, demokrasi kültürümüzün geliştirilmesi, ülkemizin gereksinim duyduğu mutabakatların aşama aşama hayata geçirilmesi beklenirken, bu mutabakatı sağlayacak demokrasimizi geliştiremediğimiz gibi Cumhuriyet’imizin geleceği de riskler içermeye başlamıştır.

Darbeler, demokrasisini geliştirememiş ülkelerde, şartlar oluştuğunda kendi meşruiyetlerini sağlarlar. Hele o ülkelerde yönetimler, anayasa ve kanunlara uymaz, hak hukuk tanımazsa, gayrımeşru yol arayışında olanlar eksilmeyecektir. Her zaman söylediğimiz gibi, darbeleri önlemenin yolu daha çok demokrasi, daha çok özgürlüktür.

15 Temmuz darbe teşebbüsünde bulunan TSK mensubu bir grup, AKP’nin iktidarı ortağı bir siyasal İslamcı yapının, yıllardır iktidar olanaklarını da kullanarak devlet içinde derinlemesine yapılanmasının verdiği güçle bu yola girmiştir. Bu kanlı darbe teşebbüsünde bulunanların başarılı olmaları durumunda ülkenin ne hale geleceğini düşünmek bile istemiyorum. Ama ülkemizin kuruluşunda oluşmuş mutabakatları geliştirmek yerine onları yok sayar veya onları tahrip etmeye yönelirseniz, moral değerlerini yitirmiş ve güçsüzleşmiş ülkede benzer farklı girişimlerle karşılaşmanız da olasılık dahilinde olur.

Yine de siyasetin mantıklı hareket etmesini ummak durumundayız. Daha doğrusu, iktidar bu yönde zorlanmalı. Darbe girişiminden sonra, demokrasinin geliştirilmesi, hukuk devletinin işlerlik kazanması yolunda adımlar atılması yerine, sadece güvenlikçi bir anlayışla hak hukuk tanımayan uygulamalara girişilirse ülkemizin benzer sıkıntılarla karşılaşması kaçınılmaz olur. Darbe girişimi sonrasında, sokağa egemen olan vandalizm anlayışının demokrasi mücadelesiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. İktidar partisi kadar ana muhalefet partisi CHP’ye de önemli görevler düşmektedir. Bu çerçevede Taksim alanında yüz binlerle ifade edilen bir mitingde bir demokrasi ve cumhuriyeti koruma mücadelesi başlatması anlamlıdır. Bu mitingde açıklanan 10 maddelik manifesto iyi değerlendirilmeli, mecliste oluşturulacak mutabakatlarla demokrasinin güçlendirilmesi yoluna gidilmelidir. Bunun için de, öncelikle Tayyip Erdoğan’ın, -kafasının içinde bulunduğu varsayılan- özellikle laiklik ve eğitim gibi konulardaki korkunç projelerden geri adım atması gerekmektedir. Bir yandan iktidara rağmen demokrasiyi koruyup geliştirecek mücadeleyi sürdürecek bir demokrasi cephesi örerken, gelişmeleri de yakından izleyeceğiz.

Erol KIZILELMA
SODEV Başkanı
ekizilelma@gmail.com

Bir cevap yazın