Erol Kızılelma – Bağıra Bağıra Geldi

kizilelmaGeldi geliyor derken, faşizm o kara yüzünü gösterdi. Bu ülkede demokrasiden söz etmek artık olanaklı değil. Kişisel özgürlüklerden kalkarak, adil yargılanmadan bilgilenme hakkına kadar birçok hak ve özgürlük askıya alınmış durumda. Kağıt üzerinde hala var gibi olanlar ise uygulamada kullanılabilir gibi değil. Yandaş olmayanların yaşama hakkı da tehlikeye girmiş durumda. Kah tekrar getirmek istedikleri idam uygulaması ile kah hızla silahlandıkları bilinen ve gelecekte iktidarın milislerini oluşturacak olanlar tarafından.

Faşizm nelere yol açar? Bizim gibi demokrasi kültürü gelişememiş bir ülkede, toplumun çok kolaylıkla kutuplaştırılabilecek olması faşizmin istediği bir şeydir. Böylelikle hem daha kolay yönetebileceğini hem de iktidarını koruyacağını düşünür. Faşist liderler dünyanın her yerinde kendilerine ulvi nitelikler yakıştırırlar. Hitler’in de, suikastlardan kurtulması, Tanrı’nın onu kollaması, Tanrı’nın bir lutfu olarak propaganda edilmişti. Yani, dini de iktidarı sağlamlaştırıcı bir enstrüman olarak kullanmaları kaçınılmazdır.

Faşizm, kutuplaştırmalar dışında, zaten doğal farklılıklar barındıran bizim gibi ülkelerde kaçınılmaz olarak iç çatışmalara yol açar. Kendisine sürekli azınlıklar yaratır ve bu azınlıkları ezerek güç gösterisinde bulunur. Kendi selameti için ülkenin, özellikle gençlerini birbirine kırdırır.

Faşist rejimler, dünyanın her yerinde soygun amaçlı kurulmuşlardır. Farklı bir amaç gösterseler bile ana amaçları ülkeyi soymaktır. Yoksulluk ve işsizliğin artmasına, aslında önemli bir desteği olan küçük esnafın hepten yok olmasına neden olurlar.

Karakterlerinin gereği olarak, savaş ekonomisinden medet umarlar. Saldırgan ve savaşçı politikalarıyla, ülkenin komşuları üzerinde tehdit unsuru olurlar. Ve kaçınılmaz son, ülkenin birlik ve bütünlüğü, sınırlar dahil tehlikeye girer. Eğer demokrasi güçleri tarafından daha önce engellenemezlerse, kendi yıkımına giderken ülkenin de yıkımına sebep olurlar.

Savaş tehlikesi; iç politikada gittikçe sertleşme

Emperyalist güçlerin, Ortadoğu’yu çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etme politikaları bir süredir bölgeyi kan gölüne çevirdi. Önce Arap Baharı etiketi altında ılımlı İslam arayışlarıyla yola çıkıp sonra da “bölgeyi demokratikleştireceğiz” söylemiyle, farklılıkları kaşımaya başladılar. Ortadoğu’da özellikle mezhep ateşi giderek yükseliyor. Mezhepçi anlayışlarla Suriye’de rejim değiştirme amacıyla, bölge ülkelerinden bazılarının desteği alınmış, Suriye iç savaşı kışkırtılmıştır. Bu yanlışa ortak olanların başında da AKP hükümetleri gelmektedir. İşin kötüsü; yüz binlerce insanın öldüğü, milyonlarcasının göçmen olduğu bu politikanın çıkar yol olmadığı görülmesine rağmen, AKP iktidarının bu politikada ısrarlı olacağının anlaşılmasıdır.

Emperyal güçler tarafından kullanılmasına rağmen, Batı kamuoyu AKP’nin ırkçı, dinci ve mezhepçi politikalarına tepki göstermektedir. Batı kamuoylarından yükselen tepkiye karşı efelenerek, kendi iç kamuoyunu yönlendirdiğini düşünen AKP iktidarı, yine de kendi kamuoyundan çatlak ses çıkabileceği endişesi ile baskıcı uygulamalarını arttırmak zorunda kalmaktadır.

İktidarın, “komşularımız arasındaki dostlarımızın sayısını arttıracağız” söylemi oyalama amacı ile söylenmiş ve hiçbir inandırıcılığı olmayan bir söylemdi. Nitekim bir yandan böyle söyleyen AKP iktidarı, bir yandan da Suriye ve Irak’ta barışın tesis edilmesi yerine güç göstererek veya kullanarak kazanımlar elde etme peşinde. Dış politikadaki sorunları, diplomasi yoluyla çözmek yerine tehdit ve şantaj yoluyla erteleme yolunu seçen iktidar, AB ile sorunlarını da göçmen şantajı ile gerileteceğini ve AB’ye diz çöktürerek iç kamuoyundan aferin alacağını düşünmektedir.

10 yıldan fazla çıkar ortaklığı yapılan FETÖ ile bozulan ilişkiler, tarafları boğaz boğaza kavgalı duruma getirmiştir. Zaten herkesten endişe eden iktidar, bu bahaneyle tüm muhaliflerini hizaya getirme ve mümkünse yok etme çabasına girişmiş, bu gelişmeleri bir fırsat olarak görmüştür.

Aslında AKP iktidarı, AB’nin ve ülkemiz liberallerinin onu çok demokrat gördükleri ilk iktidar yıllarından başlayarak, mutlak iktidarının taşlarını döşemeye başlamıştı. Medyanın önemli bir kısmını her yolu kullanarak ele geçirmiş, ele geçiremediklerini baskı altına almıştı. Kendisi için tehdit olarak algıladığı kesimlerin üstüne FETÖ ile birlikte gitmiş, kendisine bağlı yargı, polis ve ordu yaratmıştı. Şimdi ise, FETÖ’yü de bu kurumlardan temizleyip tamamen kendisine bağlı hale getirme yolunda. Bu kendisine bağlı kurumlar oluşturma çabasında ne yazık ki, çok can yakıldı; hak hukuk tanıma bir yana, cadı kazanı kaynatılıp büyük bir mağdur kitlesi yaratma yoluna gidildi. Üniversiteler ve tüm eğitim sistemi, bilimsel ve laik yapısı terk edilerek, iktidarın bir aparatı haline dönüştürüldü. Giderek gazeteciler, hukukçular, akademisyenler ve siyasetçiler üzerinde baskılar arttırıldı. Birçok gazeteci, yazar, akademisyen ve siyasetçi tutuklandı. Herkes sırasını bekler duruma getirildi.

Demokrasi için birlik

Dünyada yaşanmışlıklardan yola çıkarak, antidemokratik gelişmelerle nasıl mücadele edilebileceğinin yol ve yöntemini bulabiliriz. Faşizm, her zaman demokrat çevreleri tek tek avlayarak iktidarını kurabilmiştir. Ama artık biliyoruz ki, faşizmle mücadele de, ancak demokrasi güçlerinin birlikte hareket etmeyi becerebilmesiyle gerçekleştirilebilir.

Türkiye siyaseti, özellikle solda birçok kez birlik çabalarına sahne olmuştur. Türkiye sağının birlik çabalarına ise Milliyetçi Cephe uygulamaları örnek gösterilebilir. Bilinen, Milliyetçi Cephe hükümetlerinin Türkiye’nin başına bela olduğudur. Şimdilerde ise AKP, kendi iktidarını sürdürebilme amacıyla, kendi bünyesinde milliyetçi, muhafazakar, dinci bir ittifak/birlik oluşturma konusunda sonuç getirici adımlar atmaktadır. Sağcı partiler bu birlik çabalarına her zaman, soygun düzenini sürdürebilmek ve halktaki uyanışı geriletmek adına girişmişlerdir. Bu nedenle onların birlik çabaları demokratik mücadele için değil, demokratik gelişmeleri engelleme doğrultusunda olmuştur.

Demokratik mücadelede söz konusu olan, soldaki birlik çalışmalarıdır. Çünkü, bu ülkede demokrasi kültürü hakim olmamasına ve kendi içlerinde demokrasiyi yaşatamamalarına rağmen, demokrasi ve özgürlüklerin -çok küçük adımlarla da olsa- gelişmesi için hep sol partiler öncü olmuşlardır. Sosyalist soldaki birlik çalışmalarının hedefi, çoğunlukla kendi önlerinde engel olarak gördükleri, sosyal demokratlaşma çabasındaki CHP’nin karşısına bir alternatif çıkarma olmuştur. CHP ise, 1960 sonrası yaşanan TİP deneyimi dışında, solundaki oluşumları hep yok saymış, entelektüel bir birikim ve yoğun bir militan potansiyeli taşımalarına rağmen onların çabalarını ciddiye almamıştır.

Şu tespiti yaparak ilerleyebiliriz: Maalesef Türkiye solu birbirinin kurdu olmuş, farklılıkları bir arada tutmayı becermek yerine her bir farklılık ayrışma nedenine dönüştürülmüştür. Kendi içinde birlik oluşturamayan siyasetlerin daha geniş birliktelik projelerinde başarılı olması da beklenmemeli elbette. Bu olumsuz özellik, sendika ve diğer toplumsal örgütlenmelerde de kendini gösteriyor. Bu bölünmeler ve ayrışmalar nedeniyle kaybedilen birçok mevzi vardır.

1990’lı yılların başında büyük heyecan yaratarak yola çıkan SBP (Sosyalist Birlik Partisi) birçok sol grup ve aydın tarafından oluşturulmuştu. Ama kısa sürede iç çatışmalar nedeniyle tükenmiş, beklenen yararı sağlayamamıştı. Aynı tarihlerde yola çıkan, birçok engel ve kapatmalar ile karşılaşan Kürt siyaseti ise, kendi şemsiyesi altında birlik denemeleri yapmış olmasına rağmen yine de ayrışmanın bir başka parçasıdır. Ulus kimlikli politikaları nedeniyle kendini bugüne kadar taşıyabilen ve yine de solun bir parçası olarak algılanagelmiş olan Kürt siyaseti, geçmişte silahlı mücadeleyle arasına mesafe koyamamış olduğunun düşünülmesi ve birlik çalışmalarında hep kendi politikalarını merkeze alması nedeniyle, solda en geniş birliğin gerçekleştirilmesinin önünde bir sorun olarak durmuştu.

Şimdi bıçak kemiğe dayandı. Başta Türkiye solu olmak üzere tüm demokratik güçler, kendi en geniş birlikteliklerini kurmak zorundalar. Geçmiş hatalardan da ders çıkarılabilirse, birlik oluşturulması önündeki engeller aşılmış olur. Öncelikle tüm siyasi hareketler, birbirlerinden farklı siyasetler olduklarını, kimsenin kendileri gibi düşünmek zorunda olmadığını kabul etmek durumundalar. Aynı şeyleri düşünmeseler bile birbirlerinin farklılıklarına saygı göstermelidirler. Demokrasi için birlikte yapılması gereken, herkesin kendi kimliğini koruyarak, üzerinde anlaşabildikleri tek bir paydada bir araya gelmektir. Bu payda da demokrasidir. Demokrasi mücadelesi için oluşturulması gereken bu birlik ancak bu şekilde başarılı olabilir. Hiçbir siyaset, bu birlikten birbiri aleyhine nemalanmak çabası içinde olmamalıdır. Anlaşamadıkları ve diyalog yoluyla çözemedikleri konuları bir kenara bırakmak zorundadırlar. Mücadele süresince, birbirlerinin politikalarını aşağılama, küçümseme ve alaya almakla eleştiri yapmayı birbirine karıştırmamaları gerekir. Demokrasi için birlik çalışmasında, hiçbir kesimin dışarıda bırakılmamasına, “o varsa ben yokum” yanlışına düşülmemesine özen gösterilmesi zorunludur.

Demokrasi için mücadele, ülkemizde hak ve hukukun tesisi; demokrasi ve özgürlüklerin güvence altına alınması; acımasızca sürdürülen soygunun önlenmesi; bu topraklarda barış ve esenliğin sağlanması için verilmelidir.

*Erol KIZILELMA
SODEV Başkanı
ekizilelma@gmail.com

Bir cevap yazın