Ercan Karakaş – Türkiye Nereye Gidiyor?

karakas

 

 

 

 

 

Ülkemizi 12 yıldır AKP hükümeti yönetiyor. Hükümet işe başlarken halka tam demokrasi, hukuk devleti, AB’ye üyelik sürecinin ilerletilmesi, komşularla sıfır sorun, ekonomik gelişme, yolsuzluklarla mücadele vb vaatlerde bulunmuştu.

Başbakan ayrıca Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını, tüm yurttaşlara eşit davranılacağını, kimsenin dışlanmayacağını ve ötekileştirilmeyeceğini ilan etmişti. Bu sözlerini her seçim sonucunda yaptığı balkon konuşmalarında tekrar etmişti.

12 yıl sonra gelinen nokta

Ancak içerisinde yaşadığımız devlet krizinin somut olarak ortaya koyduğu gibi bu vaatlerin hiçbiri gerçekleşmedi. Aksine, “ileri demokrasi” adı altında bir “tek adam” yönetimi kuruldu. Taksim Gezi eylemlerinde bir kez daha açık olarak görüldüğü gibi, insanların itiraz etme, barışçı gösteri yapma gibi demokratik hakları şiddet kullanılarak bastırıldı. Hukuk dışına çıkan güvenlik güçlerinin “destan yazdığı” söylendi.
Diğer yandan demokrasilerde söz konusu olması mümkün olmayan özel yetkili mahkemeler kuruldu. Bu mahkemelerde ilgili ilgisiz insanlar bir arada yargılandı. Yargılama sürecinde hukuk dikkate alınmadı. Çeşitli yasadışı belgeler, gizli tanıklar vb devreye sokuldu; savunma kısıtlandı; yüzlerce aydın, yazar, gazeteci, siyasetçi, asker yüksek cezalara çarptırıldı. Askeri vesayeti kaldırıyoruz söylemi ile büyük mağduriyetler yaratıldı. Muhaliflere gözdağı verilmeye çalışıldı.

Diğer yandan emekçi kesimler ve dar gelirliler, görece ekonomik gelişmeden yine gereken payı alamadı. Modern, koruyucu bir sosyal devleti oluşturma yönünde gerekli adımlar atılmadı. İşsizlik fonu bile başka amaçlar için kullanıldı. AKP hükümeti döneminde kayırmacılık, yandaşlara rant transferi ise doruklara çıktı.

AKP Hükümeti, toplumsal zenginlik sayılması gereken farklı inançlara, kültürlere ve yaşam biçimlerine de tahammül edemiyor. Dindar gençlik yetiştireceğini ilan ediyor ve topluma İslami-muhafazakar yaşam tarzını dayatmaya çalışıyor. Yurtlardan sonra okulları kız-erkek diye ayırma niyetlerini açığa vuruyor.
Diğer yandan Hükümet’in komşularla sıfır sorun politikası tamamen iflas etmiş durumda. Başbakan’ın “Yeni Osmanlıcılık” adı altında Ortadoğu’ya nizam verme isteği Türkiye’yi zor durumda bırakmakta. Bu politikalar sonucunda bugün neredeyse tüm komşularımızla işbirliği ve diyalog son bulmuş durumda. Bu “değerli yalnızlık”dan bir an önce dönülmesi gerekmektedir.

17 Aralık ve sonrası

17 Aralık günü yaşanan, bir büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonuydu. Operasyon, yürürlükte olan yasal mevzuata göre yapılmıştı. Bu yolsuzluk operasyonunun diğerlerinden farkı, dört bakanı ve bazı bakan oğullarını da kapsamasıydı. Başbakan, kendi hükümeti döneminde yapılan yolsuzlukların yargı önüne getirilmesinin AKP’nin itibarını sarsacağını bildiği için operasyonu “hükümete karşı darbe” olarak ilan etti. Yani Başbakan Gezi’deki taktiğe burada da başvurdu. Gezi’deki demokratik ve barışçı itirazı nasıl “faiz lobisi”nin bir komplosu olarak ilan ettiyse, 17 Aralık operasyonunu da “darbe” olarak ilan etti.

Darbeyi “devlet içinde paralel devlet” kuranların gerçekleştirdiğini ileri sürerek, yargıda ve poliste büyük çapta görevden alma ve yer değiştirme operasyonu başlattı. Binlerce polis, savcı, yargıç oradan oraya sürüldü. Kaos ortamı devam ediyor. Savcıların soruşturma taleplerini emniyet yerine getirmiyor. Türkiye’de bu ilk kez yaşanıyor. Gerçekten de -eksik ve sorunlu da olsa- hukuk içinde var olan güçler ayrılığı tamamen ortadan kalkmış durumda. Yaşanan, bir devlet krizidir. HSYK’nın anayasaya rağmen Adalet Bakanlığı üzerinden hükümete bağlanmak istenmesi krizi daha da derinleştiriyor ve AKP Hükümeti Türkiye’yi rejim krizine sürüklüyor.

Ahmet İnsel Radikal 2’deki (12.01.2014) “Suç Ortaklarının Savaşı” başlıklı yazısında “Boyutları bir darbe sonrası yönetiminin yaptıklarıyla kıyaslanabilecek hukuk devleti katliamı yaşıyoruz. Suç işleyene suç işleyerek karşılık vermek, suça ortak olmaktır” diyor. İnsel suç ortaklığını şöyle yorumluyor: “Gelelim bugün aralarında ölüm-kalım mücadelesi veren, biri açık ve yasal, diğeri gizli iki güç odağının suç ortaklığına. AKP ve Gülen Cemaati arasında, hukuk devletine, adil yargılamaya, demokratik kurallara ve ahlak ilkelerine karşı düne kadar işlenmiş suçlardaki ortaklıklar, ipi kopan tespih taneleri gibi ortalığa saçılıyor. Bugün, ‘Yargı üzerinden siyasal kanal açılmaya çalışılıyor’ diye feryat edenler, dün aynı yargı ve polis odaklarının siyasal tasfiye kanalları açmasını destekliyorlardı.” Evet, İnsel Hükümet’in çelişkili, ilkesiz, dün dündür diyen faydacı tutumunu böyle ortaya koyuyor. Gerçekten de dün haksız hukuksuz soruşturmalara, tutuklamalara karşı çıkanları, “yargılamanın sonucunu bekleyin, yargıya güvenin” diye susturanlar, şimdi “orduya kumpas kurulduğunu” öne sürüyorlar. Ama bunu ileri sürerken iktidar olarak olup bitenleri neden desteklediklerini, suç ortaklığı yaptıklarını söylemiyorlar. Diğer yandan CHP’nin ve Barolar Birliği’nin, yaşanan ağır mağduriyetlerin giderilmesi için özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasına, dosyaların normal mahkemelere devredilmesine ve de yeniden yargılamanın önünün açılmasına ilişkin önerilerinin gereğini yapmıyorlar.

Çözüm hukuk devletinin yaşama geçirilmesinde

Yaşanan devlet krizinden çıkmanın tek demokratik yolu var. O da, hukuk devleti ve güçler ayrılığını tam olarak yaşama geçirmektir. Bu konuda mutabakat sağlamaktır. Yargıyı bir güçten alıp başka bir güce –yani yürütmeye- bağlamak, HSYK’yı ona göre değiştirmeye çalışmak çözüm değildir. Aksine bu, krizi daha da derinleştirecek bir adım olacaktır. Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını tesis etmenin yanısıra yasamanın da yürütmenin güdümünden çıkartılması gerekir. Ancak o aman güçler ayrılığı tam olur.
17 Aralık’tan sonra Başbakan’ın ve Hükümet’in hukuk dışı tutumlarına itiraz eden beş AKP milletvekilinin kesin ihraç talebiyle disiplin kuruluna verilmeleri bu ihtiyacı tekrar gözler önüne serdi. Mevcut siyasal partiler yasası ve seçim yasasının demokratikleştirilmesi artık bir zorunluluktur. Milletvekillerini liderler belirlediği/atadığı sürece, yasama ile yürütmenin ayrılığından söz etmek mümkün değildir.

Gerçekten de bu yasaların liderlere tanıdığı yetkiler; tek adamlığı, lider sultasını ve dolayısıyla gücün tek elde yoğunlaşmasını pekiştirmektedir. Hal böyle olunca milletvekillerinin kendisini atayan liderin yanlış politikalarına karşı çıkması ve kendi vicdanının sesine göre hareket etmesi mümkün olmamaktadır. 17 Aralıktan sonra AKP’den ihraç edilen milletvekilleri bunun böyle olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiş bulunuyor. O nedenle güçler ayrılığı konusunu da doğrudan ilgilendiren bu konu göz ardı edilmemelidir.

*Ercan Karakaş, CHP PM Üyesi,
ercan.karakas@hotmail.com

Bir cevap yazın