Ercan Karakaş – Referandum Sonrası Gidişat ve Demokratların Görevi

16 Nisan Referandumu sonrasında iktidar, Türkiye’yi demokrasi değerlerinden ve çağdaş dünyadan koparmaya yönelik uygulamalarını hızlandırmaya başladı.

Neler oluyor? Türkiye Nereye Gidiyor? gibi soruların sorulması ve bu sorulara verilecek yanıtlara dayalı politik tutumlar geliştirmek bugün için yaşamsal önem taşıyor.

Referandum koşulları

İşe referandum sonucuyla başlamak gerekir. Her şeyden önce referandum sürecinin, demokrasi iddiası olan ülkede düşünülemeyecek koşullarda, devletin tüm olanaklarının ve medyanın tek taraflı kullanılmasıyla ve hayırcıların toplantılarına, gösterilerine konulan yasaklarla geçtiğini vurgulamak gerekir. Bunlara, TBMM’de üçüncü parti durumunda olan HDP’nin işlemez hale getirilmesi için yapılan baskılar, eş başkanların, milletvekillerinin, belediye başkanlarının, binlerce il, ilçe başkanının tutuklanmaları eklendiğinde referandumun ne kadar eşitsiz bir ortamda yapıldığı görülür. Bütün bunlar, OHAL koşullarında referandum olmaz diyenlerin ne kadar haklı olduklarını göstermektedir.
Tüm bu olumsuz koşullara rağmen, Türkiye’nin 150 yıllık parlamenter demokrasi birikiminin heba edilmemesini, ülkemizin uygarlık ve demokrasi yolunu terk etmemesini isteyen milyonlarca yurttaşımız referandumda iyi sonuç almayı başardı. Bu başarı, farklı görüşten partililerin, partisiz yurttaşlarımızın, sivil toplum örgütlerinin işbirliği içerisinde gerçekleştirildi. Bu bir ilkti ve bu nedenle heyecan ve umut yaratan bir deneyim oldu.

İktidar aslında bu sonucu tahmin ediyordu.  O nedenle baştan beri referandum sonucunu “hayır”dan “evet”e dönüştürecek mekanizmaları devreye sokmayı planladı. YSK’nın referandum sonucunu “evet “olarak ilan etmesini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Yasanın açık hükümlerine rağmen, YSK’nın -kendi kararlarına da aykırı biçimde- 2,5 milyon kadar mühürsüz oyu geçerli saymasını başka türlü yorumlamak mümkün değildir. YSK’ya yapılacak itirazları ve onların karara bağlanmasını bile beklemeksizin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “atı alan Üsküdar’ı geçti” diyerek sonucun adeta “resmileştiğini” ilan etmesi de kabul edilmesi mümkün olmayan bir açıklamaydı.

Yapılması gereken, hukuk içerisinde kalmak ve mühürsüz 2,5 milyon oyu yeniden saymak ve hangi yönde kullandıklarını tespit etmek ve buna göre bir karar vermek olmalıydı. YSK bunu yapmayarak referandumu şaibeli hale getirdi. O nedenle, bu sonuca itiraz eden yurttaşlarımızın bunu demokratik gösterilerle, etkinliklerle teşhir etmesi ve değiştirilmesini talep etmesi son derece doğaldır. Bu, desteklenmesi gereken bir demokratik hak arama yoludur. Başta ana muhalefet partisi ve sonucu şaibeli olarak değerlendiren siyasi partilerin de bir yandan yurttaşların hak arayışlarına destek vermeli diğer yandan da konuyu ulusal ve uluslararası yargı organlarına taşımalıdır. Bu girişimler sonucunda alınacak muhtemel olumlu kararların kayda geçmesi, en azından hukuka bağlı seçim anlayışının yerleşmesi açısından değerli olacaktır.
Bazı yorumcular artık sonuçların “resmileştiğini” o nedenle tartışmayı uzatmamak gerektiğini söylemekteler. Evet, sonuçlar resmi gazetede yayımlandı ve “resmileşti.” Ancak bu, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, “resmileşen” sonucun meşru olarak kabul edilmesi anlamına gelmez. Ayrıca, şaibe olmasaydı ve sonuç gerçekten %51 “evet” olsaydı, referandum içerik bakımından yine tartışılacaktı. Çünkü anayasa bir toplumsal sözleşme olduğuna göre toplumun büyük bölümü tarafından benimsenmesi şarttır. Nitekim TBMM’de çok sayıdaki anayasa değişikliği milletvekillerinin büyük çoğunluğunun oyları ile (% 68-80 arası) gerçekleşmiştir. Çünkü o değişiklikler daha çok özgürlük, hukuk devleti ve daha çok demokrasi yönündeki değişiklikler oldukları ve farklı partilerden milletvekillerinin tartışması sonucu şekillendikleri için yüksek oylarla kabul edilmişlerdi. Oysa referandum ile getirilen değişiklikler özgürlükleri, parlamenter demokrasiyi göstermelik hale getiren ve tüm yetkiyi tek kişiye devreden değişikliklerdir. Bununla Türkiye 150 yıllık çağdaşlık / uygarlık ve demokrasi yolundan döndürmek istenmektedir.

Cumhurbaşkanlığı sistemi…

Dünya demokrasi tarihinde “cumhurbaşkanlığı sistemi” diye bir sistem yoktur. Başkanlık, yarı başkanlık ve parlamenter sistemler vardır. Kuvvetler ayrılığına dayalı, demokrasi içerisinde işleyen tek başkanlık sistemi ABD’dir. Fransa’daki yarı başkanlık sistemi de kuvvetler ayrılığına dayalıdır. Bu iki ülke dışındaki başkanlık sistemleri genelde tek adam diktatörlükleridir. Türkiye’de de getirilmek istenen kuvvetler ayrılığını yok eden, parlamentoyu göstermelik hale getiren “cumhurbaşkanlığı sistemi” bir tek adam rejimidir. Denetim ve denge mekanizmalarından “azade” olan böyle bir yönetimin otoriter, baskıcı bir yönetim olacağı ve totalitarizme kayacağı açıktır.

Değişikliklerle Türkiye’ye istikrar geleceği, ekonominin büyüyeceği, terörün son bulacağı vb şeklindeki ifadeler bir propagandadan ve manipülasyondan başka bir şey değildir. Türkiye’nin tüm bu sorunları çözmesi için ihtiyacı olan şey “tam demokrasi”dir. Yani insan haklarının, özgürlüklerin, kuvvetler ayrılığının, gösteri hakkının, hukuk devletinin, laikliğin kültürel çoğunluğun hakim olduğu demokrasidir.

Bunlar olmadan Türkiye’de istikrar, huzur, kardeşlik dayanışma olmaz. Gelişme tam tersi yönde olur. Referandumdan sonra yaşananlar da bunu gösteriyor. Toplum bugün dünden daha huzursuz. Erdoğan ve AKP, FETÖ ile mücadele adı altında tüm muhalifleri susturmaya ve tek boyutlu, tek sesli bir toplum yaratmaya hız vermiş bulunuyor. Cumhuriyet ve BirGün yöneticilerinin hukuksuz biçimde tutuklanmasının ardından şimdi de Sözcü yazarları tutuklanıyor. Muhalif yazarların, işinden atılan öğretmen ve akademisyenlerin,  kamu görevlilerinin yaşam hakları bile yok sayılıyor. OHAL kararnameleri ile bu insanların hukuk önünde hak aramaları engelleniyor. Adeta açlığa mahkum ediliyorlar. Demokratik haklarını kullanarak bu durumu –oturma eylemi, açlık grevi vb yoluyla- protesto eden insanlar tutuklanıyor. Onlarla dayanışma gösteren yurttaşlar sert polis müdahalesiyle karşılaşıyor. Diğer yandan idam cezası yeniden gündeme getiriliyor. Dış politikada da maceracı tutumlar sürüyor. Suriye’de yeni savaş cepheleri açılmaya çalışılıyor. OHAL sürekli kılınmak isteniyor. Fırsattan istifade işçilerin en önemli güvencesi olan kıdem tazminatı yok edilmek isteniyor.
Başka bir tehlike de kültür-sanat alanının yeni dönemde vesayet altına alınma çabalarıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ensar Vakfı kongresindeki konuşmasında açıkça gerekli işareti verdi: “14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız ama hala sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var” dedi ve de “medyadan sinemaya, bilim teknolojilerinden hukuka kadar pek çok alanda” etkin olan, başarılı işler yapan kişileri “ülkesine ve milletine yabancı zihniyet” olarak da tanımlayarak ötekileştirdi.

Bu anlayış ve toplum mühendisliği ile kültür-sanat alanının da vesayet altına alınmak istenmesi kabul edilemez tehlikeli bir niyettir. Daha önce de “muhafazakar sanat” güçlendirilecek denilerek, TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu) tasarısıyla tüm kültür-sanat alanının vesayet altına alınması denenmişti. Bu girişim sanatçıların, sanat kurumlarının ve muhalefetin direnişi sonucu durdurulmuştu. Anlaşılan Cumhurbaşkanı KHK’lar yoluyla bu vesayet projesini hayata geçirmek istiyor. Bunun gerçekleşmesi demek, Türkiye’de gelişmemesi demektir. Kültür-sanat alanı tek boyutluluğa, tek anlayışa, İslamcı muhafazakarlığa sığmaz. Kültürün en önemli öğesi olan sanatın özgürlüğü ve özerkliği olmadan kültür gelişemez, toplum ilerleyemez ve uygar dünyadan kopar. Buna izin verilmemelidir.

Diğer yandan 15 Temmuz darbe girişimini tüm unsurları ve ayrıntılarıyla ortaya çıkarmak için kurulan TBMM komisyonunun AKP’li üyeleri ve komisyonun geçmişte Fethullah Gülen’i öven ve TV ekranlarında Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarını cansiparane savunmuş olan başkanı 15 Temmuz’u aydınlatmaya değil örtmeye çalışmaktalar. O dönemin Genelkurmay ve MİT baş sorumlularının komisyon karşısında sorulara yanıt vermelerini sağlayamayan komisyon başkanı konuyu saptırmak ve sulandırmak için 50 yıl öncesinden sözde bir bağış makbuzundan medet umuyor. F. Gülen’in makbuz karşılığında CHP’ye 5 bin TL bağışta bulunduğunu söylüyor. Sahte olduğu aşikar olan ve komisyona kimin tarafından ne zaman sunulduğu belli olmayan sözde makbuzla yapılmak istenen konuyu çarpıtmaktır.
Burada amaçlananın F. Gülen cemaatinin asıl devlete kök saldığı 15 yıllık AKP iktidarının sorumluluğunu gölgelemeye çalışmak olduğu açıkça ortada. Oysa herkes ve özellikle AKP yöneticileri biliyor ki, bu süreçte F. Gülen cemaatiyle en yakın ilişkisi olanlar en üstten başlayarak AKP kadrolarıdır. Bu ilişkinin aynı zamanda derin bir işbirliğini doğurduğunu bilmeyen yok. Bu ortaklığın yüzlerce kanıtı var. Dönemin başbakanının “ne istediniz de vermedik” demesi, 2010’da Pensilvanya’ya teşekkür etmesi, Türkçe Olimpiyatları’nda yapılan övgü dolu konuşmalar, “Cemaat”in Türkçe Olimpiyatları’na özel hatıra para basılması, Pensilvanya’yı sürekli ziyaret eden AKP vekilleri, seçimlerde F. Gülen kontenjanından seçilen milletvekilleri, AKP’li belediyelerin F. Gülen cemaatine sağladığı imkanlar vb gibi olayları hatırlamak yeter.
Durum bu iken AKP yöneticileri ve Cumhurbaşkanı, FETÖ ile ilişkisi olmayan ama muhalif gördükleri herkesi FETÖ ile ilişkilendirmeye çalışmaktalar. Böyle yaparak FETÖ’nin devlet içinde örgütlenmesine bizzat imkan sağladıklarını saklamaya çalışıyorlar. Meclis Araştırma Komisyonu da hazırladığı raporlarda aynı şeyi yaptı. O nedenle Meclis Komisyon raporunun ciddiye alınacak yanı yok.

Sonuç olarak

Türkiye maalesef bir süre daha iktidarın baskıları, çarpıtmaları ile ve de zorluklarla mücadele etmek durumundadır. Ancak bu durum, birlikte % 49 çıkarmayı başaran halk kesimlerini yılgınlığa ve umutsuzluğa düşürmemelidir. Türkiye’nin yakın zamanda karanlıktan aydınlığa çıkacağına inanılması gerekir. Bunu sağlamanın yolu, referandumda getirilmek istenen otoriter tek adam rejimine karşı adeta kendiliğinden bir araya gelen kesimlerin önümüzdeki dönem de birlikteliğini pekiştirmesinden geçecektir.

Referandum sürecinde yaşanan büyük tecrübeden de yararlanarak “hayır”cıların bu kez, katılımcı ve eşitlikçi bir anlayışla belirlenecek somut ilkeler çerçevesinde, sahaya çıkmaları başarı için çok önemlidir. O nedenle öncelikle yapılması gereken şey, “hayır” bileşenlerinin hedef, ilkeler, strateji vb. temel konularda ortaklık gerçekleştirmesi olmalarıdır. Bu çalışmanın bir takvim çerçevesinde sürdürülmesi gerekir. Bu, başarılmak zorundadır. Sonrası kolaydır. Seçimlerin 2019 ya da 2018 yılında yapılması çok şey değiştirmez. Türkiye, önünde sonunda yeniden uygarlık ve parlamenter demokrasi rayına oturtulacaktır.

*SODEV Onursal Başkanı
ercan.karakas@hotmail.com

Bir Cevap Yazın